Merhabalar, Yerçekimi Gökkuşağı’nın ilk kısmına başlıyoruz, bölümü okumadan gelenler için aşağıya çeviri linkini de bıraktım, isteyenler oradan okuyabilir. Ama önce kitapla ilgili kısa bir iki şey daha söyleyeyim.
Yaklaşık 900 sayfa ve 4 bölümden oluşan bu kitap İkinci Dünya Savaşı’nın son döneminde geçiyor, tam bir tarih vermek gerekirse 18 Aralık 1944 ile 14 Eylül 1945 arasında. Bu dört bölümün başlangıç ve bitiş tarihleri çeşitli Hıristiyan kutsal günleri, pagan bayramları ya da önemli tarihlerle belirlenmiş bir mandala çarkı gibi tanımlanıyor. (Bu ve bunun gibi bir çok konuda detaylı bilgi almak için Steven
Weisenburger’in A Gravity’s Rainbow Companion kitabına bakabilirsiniz. Ulysses sözlüğü gibi bir şey yapmış Weisenburger) Pynchon aşırı detaycılığını tarih konusunda da göstermiş. Yakın dönemde geçen kitabın dakikliği kusursuz, hava durumuna kadar bir çok şey gerçekle tam uyumlu. Yağmur, füze saldırısı veya radyo programları gibi şeylerin o gün o saatte o bölgede gerçekleştiğini Times gibi kimi kaynaklardan doğrulayan insanlar mevcut. (Evet, bu kitabın böyle fanatikleri de var)

Kitabın ismi de –tanıtım yazısında da bahsettim üzere- bu son dönemde Almanlar tarafından İngiltere üzerine bolca yağdırılan V-2 roketlerinin havadaki parabolik eğrisini anlatıyor. Kitabı temasına da roketler deyip geçebilir miyiz? Hayır tabii ki, Çok fazla şey var ve hepsini elimden geldiğince açıklamaya çalışacağım buralarda.
İlk bölüm Sıfırın Ötesinde. Sıfırın ötesi yeni başlangıçlarla açıklanabileceği gibi roketin sıfır noktasından yani tam tepede motorun sustuğu ve düşüşün başladığı nokta üzerinden de açıklanabiliyor. Ya da isterseniz sıfırın ötesindeki birinci bölüme başlayalım.

Giriş epigrafı V-2’lerin mucidi Wernher von Braun’ın dönüşüm ve ölüm sonrası (Sıfırın Ötesi) ile ilgili ilginç bir söze yer veriyor “Doğa yok olmayı bilmez. ; tek bildiği dönüşümdür. Bilimin bana öğrettiği ve öğretmeye devam ettiği her şey, ölümden sonra manevi varlığımızın sürekliliğine olan inancımı güçlendiriyor.” Bu bilim ile doğaüstünün iç içe geçtiği bir söz. Belki bir aşırı okumayla yorumlarsak; evet doğa yok olmayı bilmiyor, milyonlarca yıl önce yaşamış canlılar şimdi fosile ve kömüre, petrole dönüşüyor. Ve bunlar V-2 roketi ile insanların üstüne ölüm olarak yağıyorlar. Biz de belki farklı bir şekilde ölüme dönüşeceğiz. Ya da başka bir şey, bilmiyorum 🙂
Neyse , nihayet ilk kısma geçebiliriz. Bana İsmail deyin gibi en bilinen başlangıçlardan biri var önümüzde. Gökyüzünden Bir Çığlık Yaklaşıyor olarak çevirdim ben, herkesin aklına gelen bu çığlık elbetteki V-2’den başka bir şey olamaz değil mi. Oysa ilerde (milyonlara defa ) göreceğimiz gibi V-2 roketleri sesten hızlı (O dönem için fazlasıyla fantastik bir şey), yani ses aslında roket düştükten sonra patlamadan bir iki saniye sonra geliyor. Ölürsen bir şey duymadan ölüyorsun, sadece yaşayanlar bu sesi duyabiliyor. Farklı bir dehşet türü, o zaman bu çığlık yaklaşan ölümün sesi mi, başka bir şey mi bilemiyorum.
Evet, bu kısım bir rüya sahnesiyle açılıyor (Bakmayın öykü atölyelerinde rüyayla yazıya başlanmaz dendiğine) Kapkaranlık bir ortam , roketler havada uçuşuyor, Şehir (Londra) tahliye ediliyor, insanlar (seçilmemişler) bilmedikleri bir yere doğru belirsiz bir şekilde hareket ediyor. (Bu tahliyeler ilk V-1 bombalarıyla gerçekten de yapılmış, yaklaşık 1.5 milyon kişi kentten çıkarılmış, tüm şehrin tahliyesi planlıymış ama bomba yükleri beklenen kadar yıkıcı olmayınca plan yavaşlatılmış) Fazlasıyla klostrofobik, karanlık ve kitlelerin yalnızlığını içeren bu rüya sahnesi günün ilk ışıklarıyla kapanıyor.
Kahramanımız Yüzbaşı Geoffrey “Pirate” Prentice. Pynchon’un isimler konusunda bir takıntısı var. Bütün isimler bir şeyle alakalı görünüyor. Korsan çırağı gibi bir anlama gelen bu isim de eski bir İngiliz opera şarkısına gönderme olarak görünüyor. Birazdan üstüne düşecek Teddy Bloat’un ismi de görünümü hakkında bir fikir veriyor. Neyse ki uyanmaya çalışan korsanımızın üstüne V-2 roketi gibi inen Bloat’dan çevik bir hareketle sıyrılıp adamın emniyetle yere inmesini sağlıyor.

Kalabalık bir ortam, bekar evi modunda herkes her yerde, rüya sekansının aksine oldukça renkli- bölüme muzun rengi olan sarı hakim. Zaten bu savaşın kıtlık döneminde terasta Londra soğuğunda yaklaşık 45 santimlik muzları yetiştiren birisi korsan ve Pynchon da “bakterilerin politikaları”,”yalnızca Tanrı’nın açıklayabileceği ağlarının oluşturduğu halkalar ve zincirler” gibi metaforlarla onu doğaya hükmeden bir “simyacı” gibi göstermekte kararlı. Zaten o muzlar da dillere destan bir kahvaltıya dönüşmek üzere.
Ama önce toplamak gerek onları. Buradaki döner merdivenden yukarı çıkış sahnesi Ulysses girişini hatırlattı bana, o sarman babaç Buck Mulligan’lı yeri:) Kasten mi yapmıştır bilemem ama.

Evet, yukarıda temiz hava, bol gıda ve romanın asıl kahramanıyla nihayet karşılaşıyoruz, Çok Gizli, Alman roket bombasıyla. Günün “diğerlerinden daha kötü olmayacağını” umarken o korkunç sessiz ölümün gökyüzünde belirişini izliyoruz korsanla birlikte. Ama bizim başta anlamadığımız şeyi korsan (ki kendisi Özel Harekât biriminde (Gerçekte de var olan bir birim) çalışıyor) gördüğü bir öğretici filmden hatırlıyor. Daha sonra karakterin zihnindeki o panik dolu mantık yürütme sürecine davet ediliyoruz. Korsanın altı doldurulmuş paniği, teknik dehşetin ve korkuyla harmanlanmış hesaplamaların ardından kaçınılmaz olanla uğraşmayı bırakıyor.
En fazla beş dakika zamanı var ve yapabileceği tek şey rutinine devam etmek, Kafasında bir yerlerde roket olsa da (korkudan altına yapmak üzere) muzları toplamaya devam ediyor. Battı balık yan gider. Kahvaltılık muzları aldıktan sonra son bir bakış , son bir sigara ve bölüm biterken aşağıya iniyor. Yukarıdaki o ses patlama ilişkisi açıklanıyor tekrar.
Evet, başka ne söyleyebilirim bu kısa başlangıç hakkında: Rüyadaki o kafkaesk ortam , Kalvinist görüşteki İkinci Koyun(Seçilmişler, geride kalanlar) mantığı, Mutlak Sıfır ve Pynchon’un entropi takıntısı, Çatıdaki bananery’deki (Pynchon kelime uydurmayı da çok seviyor) tuhaf bionom, Muzların yarı dünya turu güzergahı, fazla karmaşık olmayan fazla düzensiz balistik hesaplamalar, teknik konusunda dilin yetersiz kaldığı anlar, beş dakikanı farklı tarifleri (köşedeki çay ocağına yürüyüş kadar… ya da güneş ışığının aşk gezegenine ulaşması süresi), dehşeti gündelik olanla boğma tekniği ve bomba patlamıyor herhalde,yoksa kitap devam etmezdi herhalde:)

Ya da belki de Londra’nın boşaltıldığı o garip yerdeki umutsuzluk:
Ayaklarının altında şehrin en eski kirleri, tüm şehrin inkar ettiği, tehdit ettiği, çocuklarına yalan söylediği son kristalleşmeler çıtırdıyor. Her biri, yalnızca kendisiyle konuştuğunu sandığı bir ses duyuyor: ” Gerçekten kurtarılacağına inanmadın. Hadi, artık hepimiz kim olduğumuzu biliyoruz. Kimse seni kurtarma zahmetine hiçbir zaman girmeyecekti, eski dostum…”
Bu kadar, ama diğer bölümler (haliyle) daha uzun olacak. Şimdiden iyi okumalar.
Çeviri Başlangıç Bölüm 1-Kısım 1
İnceleme Bölüm 1- Kısım 2
[…] Başlangıç Bölüm 1-Kısım 1 […]
BeğenBeğen
[…] Birinci Kısım İnceleme […]
BeğenBeğen