İskenderiye Dörtlüsü

Lawrence Durrell  ve İskenderiye Dörtlüsü.  Farklı insanlarla farklı zamanlarda okunması gerekiyor sanki. Bir de Avingnon Beşlisi var ama ben daha Fransa’ya uzanamadım Mısır’dan. Justine’e de 2066’ya başlamak için girmiştim zaten ama o da olmadı zaten daha. Neyse biz İskenderiye’deyiz şimdi ve başlıyoruz bu – puzzle gibi birbirini tamamlayan – quartet’a.

 Evet, neymiş bu Justine, kimmiş bu Durrell diye başlayacağınız bu kitapta kendinizi acayip bir rüyanın içinde buluyorsunuz hemen. Sarı, sıcak, tozlu, nemli, ama arkadan bağırıyor kentin şairi Konstantin Kavafis; bu şehir arkandan gelecek diye

Nereye giderseniz gidin kurtulamıyorsunuz İskenderiye’den ve bu kitaptan. Justine (kitap ve kadın) öylesine çekiyor ki sizi kendisine –benim gibi- aylar/yıllarca bıraksanız da bir yerde kalıyor, dönüyorsunuz ona tekrar. Hatta diğer kitapları okuyup tamamladığınızda bile Justine’in o ilk kitaptaki kollarına dönmek istiyorsunuz belki.

Neyse biraz teoriye döneyim – nicelik de var tabii. Dört kitap var totalde. Değişik tekniklerle yazılmış olduğu iddia edilse de bu dörtlünün tamamı,  isimsiz bir İngiliz yazarın dilinden yazılan ilk kitap diğerlerinden daha farklı biraz. Zaten asıl bu kitapta tanıyorsunuz Durrell’i. Gerçekten sanat eseri diyebileceğim az sayıda kitaptan biri. Belki Herman Broch gibi bir parça. Aşırı etkileyici yerler var alıntılarda da fark edebileceğiniz.

İkinci kitap  (Balthazar) biraz farkına varma içerikli, biraz da öne çıkardığı Pursewarden karakteri ile yazarın  “ bende aslında neler var da, işte imkanlar dahilinde bir şeyler yapmaya çalışıyoruz” demeye çalıştığı bir toparlama kitabı. İlk kitaptaki idealize edilmiş karakterler – özellikle Justine- biraz daha gerçekçi bir şekilde çıkıyor önümüze Balthazar’da. Kameradan sepya lensini çıkarıyoruz sanki. Anlatıcı yine aynı aslında, ama biraz daha fazla aydınlanma, biraz da yan materyaller ayaklarını bir parça yere bastırıyor.

Üçüncü kitapta Durrell bizi soğuk bir İngiliz subayına emanet ediyor (Mountolive). Justine gibi başka bir kıptiye aşık bir genç subayımızın hayatı 3. Tekil şahıs tarafından anlatılırken, 2. Dünya savaşı öncesi Mısır’ında olabildiğince politize olup, diğer kitaplarda hafiften sezdirilen şeylerin içyüzünü öğreniyoruz. Yalnız bu kitapta gerçeğe olabildiğince yaklaşırken İskenderiye’nin o ilk kitaptaki büyüleyici halinden olabildiğince uzaklaşıp kirli bir şehirle- ya da kendimizle- yüzleşiyoruz.

Son bölüm (Clea) ise adeta bir arınma kitabı. Clea gibi masum ve içe dönük. İlk üç kitaptan bir süre sonra geçiyor burada öykü. Anlatıcı yine baştaki yazar (isminin Darley olduğunu öğrendik gerçi ikinci ciltte). Ama biraz daha olgunlaşmış sanki, zaten bu bir nevi kabulleniş ve tamamlanışın öyküsü. Başlattığı şeyi (her ne kadar Pursewarden’a öykünse de) Mountlive gibi dengeli bir şekilde bir barışma duygusuyla bitiriyor Durrell. Biz de yumuşacık bir halde kapatıyoruz son sayfayı da.

Her ne kadar baştan sona yokuş aşağı tanımladıysan da seriyi, aslında her kitabın kendine özgü bir güzelliği var, hepsinde aşık olacağınız ya da küfredeceğiniz bölümle, defalarca okuyacağınız alıntılar mevcut. Yetenekli bir yazar Lawrence Durrell ve bunu göstermekten kaçınmamış bu ilk başyapıtında. Bu yüzden  – özellikle ilk kitabın – çok kolay okunduğu söylenemiyor. Nereye varacak modunda bırakmıştım ben de başlarda, işin gerçeği. Ama dediğim gibi bağırıyor insanın arkasından İskenderiye ve Justine, çağırıyor kendisine.  

Peki okunmalı mı bu kitaplar, yani ne verebilir insana? Evet, yazarın da “metafizik romans dediği bu dörtlü kolay okunur bir şey değil.  Gerçi en kötü durumda fazlasıyla etkili alıntılarınızla instagramda yıldızlaşabilirsiniz.  Ama belki de bu postmodern romanda, bu şehir romanında, en önemlisi bu göreceli aşk romanında siz de gerçeğin görece doğasını anlar, hafızanın ve anlatının nasıl şekillendirici olduğunu hisseder, aşkın, arzunun, yalnızlığın felsefi boyutlarını görürsünüz. Zamanla romana nasıl baktığınıza dair düşünmeye başlar, anlatıcıya olan güveninizi sorgularsınız. Belki de,  bir yaşam, bir aşkın ya da bir şehrin tek bir bakışla kavranamayacağını anlarsınız.

Evet, hayat kısa, kuşlar uçuyor ama o kuşları hiç birimiz aynı şekilde görmüyoruz. İyi okumalar herkese.

Yorum bırakın