Yerçekimi Gökkuşağı – (Gravity’s Rainbow -Thomas Pynchon) (Bölüm 1- Kısım 2 -İlk Yarı )

1.Kısım

2.Kısım 2.Yarı

Mavi fayanslı verandadan mutfağa açılan kapıdan içeri. Rutin: Geçen yaz Yank’tan1 kazanılan Amerikan blendırını prize  tak, bir poker masası, limitler, kuzeyde bir yerlerde B.O.Q.2, artık hatırlayamıyorum hiç… . Birkaç muzu doğra. Kahveyi kazanda yap. Soğutucudan süt kutusunu al. Muzları sütte püre yap. Harika. İngiltere’de içkiyle aşınan bütün midelerini kaplardım… Biraz margarin, hala kokusu yerinde, tavada erit. Daha fazla muz, uzunlamasına dilimle. Yağ cızırdıyor, uzun dilimler içine. Fırını yak, Vufff,  bir gün hepimizi havaya uçuracak oh, ha, ha, evet.  Soyulmuş bütün muzlar, fırın ısınır ısınmaz ızgaraya koy, lokumlar3 nerde… .

Teddy Bloat, kafasında Pirate’ın battaniyesiyle içeri sendeleyerek giriyor, bir muz kabuğuna basıp kıçının üstüne devriliyor. “Kendimi öldüreceğim,” diye mırıldanıyor.

“Almanlar senin yerine onu halleder. Bak çatıdan ne gördüm tahmin et.”

“Yoldaki o V-2 mi?”

“A4, evet.”

“Pencereden izledim. Yaklaşık on dakika önce. Tuhaf görünüyordu, değil mi? O zamandan beri hiç ses duymadın, değil mi? Menzili yetmemiş olmalı. Denize falan düşmüştür.”

” On dakika mı?”  Saatinden zamanı okumaya çalışıyor.

“En az.” Bloat yerde oturmuş, muz kabuğunu pijama yakasına bir yaka çiçeği gibi tutturmaya uğraşıyor.

Korsan nihayet telefona gidiyor ve Stanmore’u arıyor. O alışılagelmiş, uzun mu uzun prosedürleriden geçmek zorunda; ama gördüğü rokete inanmayı çoktan bıraktığını da biliyor. Tanrı, o havasız gökyüzünden4 roketi onun için çelik bir muz gibi koparıp almış.

“Prentice. Az önce Hollanda’dan sinyal gibi bir şey aldınız mı? Aha. Aha. Evet, biz de gördük.” Bu durum, insanın gün doğumlarına olan iştahını kaçırabilir. Telefonu kapatıyor.

“Kıyı şeridinde izini kaybetmişler. Prematüre Brennschluss5 diyorlar.”

“Neşelen biraz, diyor Teddy, parçalanmış karyolaya doğru geri emeklerken. “Dahası gelir.”

Eski dost Bloat, her zaman olumlu bir sözü vardır. Korsan, Stanmore’la konuşmayı beklediği o birkaç saniyede, ‘Tehlike geçti, Muz Kahvaltısı kurtuldu,’ diye düşünüyordu. Ama bu sadece geçici bir infaz ertelemesi. Değil mi? Gerçekten başkaları da olacak ve her biri onun tam tepesine inebilir. Cephenin iki tarafında da hiç kimse daha kaç tane kaldığını tam olarak bilmiyor. Gökyüzünü izlemeyi bırakmamız mı gerekecek?

Osbie Feel, ozanlar balkonunda dikilmiş, Korsan’ın en büyük muzlarından birini çizgili pijama altının önündeki açıklıktan dışarı fırlayacak şekilde tutuyor; diğer eliyle o sararmış kavisli devasa şeyi 4/4’lük ritme karşı üçlemelerle tavana doğru sıvazlarken, şafağı şu sözlerle selamlıyor:

Vakti geldi kıçını yerden kaldırmanın,
(bir muz ye de bak yoluna)
Dişleri fırçalayıp savaşa tıpış tıpış yollanmanın.
El salla o uykulu diyarlara,
Öperek veda et rüyalarına,
Bayan Grable’a6 de ki 'gelemem bugünlerde',
Ancak Zafer Günü’nde, oh!
Her şey şahane olacak sivil hayatta,
(bir muz ye de bak yoluna)
Köpüklü şaraplar, tatlı dudaklı kızlar karşında—
Ama hâlâ dövüşecek bir iki Alman var piyasada,
O yüzden bize şöyle parıl parıl bir gülüş fırlat da,
Ve sonra, daha önce de çıtlattığımız gibi hani—
Kaldır şu lanet olası kıçını yerden yani!"

İkinci bir kıta daha var ama daha oraya tam başlamadan, diğerleriyle beraber Bartley Gobbitch, DeCoverley Pox ve Maurice (‘Saksofon’) Reed neşeyle zıplayan Osbie’nin üzerine çullanıp, kısmen de o koca muzuyla, adamı bir güzel pataklıyorlar. Mutfakta, karaborsa marshmallowlar, Korsan’ın benmari tenceresindeki şurupta tembel tembel yüzüyor sonra da yoğun baloncuklar çıkarmaya başlıyorlar. Kahve demleniyor. Sarhoş bir Bartley Gobbitch tarafından bir gündüz baskınında cesurca yürütülen ve hâlâ oyma harflerle SNIPE AND SHAFT ibaresi okunan ahşap bir meyhane tabelasının üzerinde, Teddy Bloat devasa bir ikizkenar bıçakla muzları kıyıyor. Korsan, bir eliyle o telaşlı bıçağın altından sarı püreyi alıp, Osbie Feel’ın bu kış gerçek yumurtalardan bile nadir bulunan golf toplarıyla birebir takas ettiği taze yumurtalarla hazırladığı, esnek waffle hamuruna kürerken; diğer eliyle meyveyi bir tel çırpıcıyla, çok da hırpalamadan yediriyor. Bu arada somurtkan Osbie de, içinde Vat 69 viskisi ve su karışımı olan yarım litrelik süt şişesinden sık sık fırtlar çekerek, tavada ve ızgaradaki muzlarla ilgileniyor. Mavi terasa çıkan kapının yanında, DeCoverley Pox ve Joaquin Stick7, Jungfrau dağının betondan devasa bir maketinin başında dikiliyorlar; yirmili yıllarda bir meraklının, hiçbir kapıdan çıkamayacak kadar büyük olduğunu fark etmeden önce modellemek ve kalıba dökmek için koca bir yılını harcadığı o maketin… Korsan’ın muzlu frappéleri için buzları parçalamak amacıyla, ünlü dağın yamaçlarına buz küpleriyle dolu kırmızı kauçuk sıcak su torbalarıyla vuruyorlar. Geceden kalma sakalları, dağılmış saçları, kan çanağı gözleri ve o leş gibi nefesleriyle DeCoverley ve Joaquin, gecikmiş bir buzulu zorlayan tükenmiş tanrılar gibiler.

Dairenin başka yerlerinde, diğer içki arkadaşları battaniyelerinden kurtuluyor (biri battaniyesinden rüzgâr boşaltırken8 rüyasında bir paraşüt görüyor), banyo lavabolarına işiyor, çukur tıraş aynalarında kendilerine dehşetle bakıyor, seyrekleşen saçlarına ne yapacağını bilemeden su çarpıyor, Sam Browne’lara9 girmeye çalışıyor, günün ilerleyen saatlerindeki yağmura karşı ayakkabılarını—şimdiden yorulmuş el kaslarıyla—cilalıyor, ezgisini tam bilmedikleri popüler şarkılardan parçalar mırıldanıyor, pencere çıtaları arasından sızan yeni günışığı yamalarının kendilerini ısıttığına inanarak uzanıyor, bir saatten az bir süre içinde ne yapmaları gerekecekse ona alışmak için çekinerek işten güçten konuşmaya başlıyor, boyunlarını ve yüzlerini sabunluyor, esniyor, burunlarını karıştırıyor, dolaplarda ya da kitaplıklarda dün gece onları—durduk yere değil, ciddi bir kışkırtma ve uzun süreli bir alışkanlığın etkisiyle—ısıran o ‘köpeğin tüyünü’10 arıyorlar. Şimdiyse tüm odalarda, gecenin o bayat dumanının, alkolünün ve terinin yerini Kahvaltı’nın o narin, muzsu kokusu alarak büyüyor: Çiçeksi, her yere nüfuz eden, şaşırtıcı, kış güneşinin renginden bile daha baskın; herhangi bir kaba keskinlik ya da yoğunlukla değil de, moleküllerinin örülmesindeki o yüksek karmaşıklıkla kontrolü ele alıyor, bir sihirbazın sırrını – ölüme bu kadar açık bir şekilde siktir git dendiği pek görülmemesine rağmen- işte yaşayan genetik zincirlerin on ya da yirmi kuşak sonrasına bile bir insan yüzünü aktaracak kadar labirentimsi olduğunu kanıtlayan o sırrı paylaşıyor… işte aynı bu yapısal sağlamlıktan aldığı güçle, bu savaş sabahının muz kokusu da öylece kıvrıla kıvrıla dolaşıp her şeyi tekrar ele geçiriyor, galip geliyor. Tüm pencereleri açıp bu müşfik kokunun tüm Chelsea’yi bir battaniye gibi örtmesine izin vermemek için bir sebep var mı? Gökten düşen nesnelere karşı bir büyü olarak…

Sandalyelerin, ters çevrilmiş mermi kovanlarının, banklar ve pufların takırtılarıyla Korsan’ın güruhu, soğuk Corydon Throsp’un ortaçağ fantezilerinden bir iki tropik kuşak ötede bir güney adasının, o devasa yemekhane masasının kıyılarında toplanıyor. Ceviz ağacından yaylalarının o girdaplı koyu damarları üzerinde şimdi şunlar serili: Muzlu omletler, muzlu sandviçler, muzlu güveçler, şaha kalkmış bir İngiliz aslanı11 şeklinde kalıba dökülmüş muz ezmeleri, yumurtayla karıştırılıp Fransız tostuna harç yapılmış muzlar, bir krema torbasıyla muzlu peltenin12 titrek ve kremsi yüzeyi üzerine C’est magnifique, mais ce n’est pas la guerre13 (Korsan’ın kendi mottosu olarak benimsediği, Hafif Süvari Alayı’nın Saldırısı14 sırasında Fransız bir gözlemciye atfedilen o söz) yazacak şekilde sıkılmış muzlar…Muzlu waffle’ların üzerine sızdırılarak dökülecek soluk muz şurubuyla dolu uzun sosluklar; bu kış sabahı köpüklü kupalar dolusu muz şarabı çekilen, içinde doğranmış muzların yazdan beri karakovan balı ve misket üzümleriyle mayalandığı devasa sırlı bir çömlek… Muzlu kruvasanlar ve muzlu mantılar15, ve muzlu yulaf lapası ve muz reçeli ve muzlu ekmek; ve Korsan’ın geçen yıl Pireneler’de, gizli bir radyo vericisinin de olduğu bir mahzenden getirdiği o müzelik konyakla alevlendirilmiş muzlar…

Telefon sesi; odadaki akşamdan kalmalığı, el şakalarını, tabak çanak takırtısını, iş güç muhabbetlerini ve buruk kıkırdamaları, kaba ve metalik bir çift osuruk gibi16 kolayca yırtıp geçiyor; Korsan o telefonun kendisi için olduğunu biliyor. En yakındaki Bloat, şık bir tavırla havada tuttuğu bir çatal dolusu şekerlemeli muzu düşürmeden telefonu açıyor. Korsan kafaya son bir kepçe muz şarabı dikiyor; yutkunurken şarabın boğazından bir vanadan geçiyormuşçasına,  sanki zamanın kendisiymiş, o yaz dinginliğindeki zamanmış gibi akıp gittiğini hissediyor.

“İşverenin arıyor.”

“Adalet mi bu şimdi,” diye inliyor Korsan, ‘daha sabah şınavlarımı bile çekmedim.

Daha önce sadece bir kez duyduğu o ses —geçen yıl bir brifingde; elleri ve yüzü siyaha boyanmış, bir düzine diğer anonim dinleyici arasında otururken duyduğu o ses— şimdi Korsan’a, Greenwich’te bekleyen, doğrudan adına gönderilmiş bir mesaj olduğunu söylüyor.

“Pek hoş bir yolla geldi,” diyor o tiz ve somurtkan ses, “benim arkadaşlarımın hiçbiri o kadar zeki değildir. Benim bütün postalarım normal posta yoluyla gelir. Gelip alırsın artık, değil mi Prentice?” Ahize yuvasına sert bir darbeyle çarpıyor, bağlantı kesiliyor ve Korsan şimdi bu sabahki roketin nereye düştüğünü ve neden patlamadığını anlıyor. Gelen bir posta,  sahiden de. Günışığının oluşturduğu o payandaların arasından, masanın öbür ucunda, muz bolluğu içinde yuvarlanan ötekilere bakıyor; açlıklarının o koyu, damaksıl sesleri, onlarla kendisi arasında uzanan sabahın uzayıp giden o boşluğunda bir yerlerde kaybolup gidiyor. Bir anda, yüz millik bir mesafe giriyor araya. Bu savaşın ağları arasında bile yalnızlık, canı istediğinde onu kör bağırsağından yakalayıp, tıpkı şu anda olduğu gibi, sahiplenici bir tavırla dokunabiliyor. Korsan yine herhangi bir pencerenin diğer tarafında kalmış, kahvaltı eden yabancıları izliyor.

1.Kısım

2.Kısım 2.Yarı

  1. Amerikan Askeri ↩︎
  2. Bekar Subay Yatakhaneleri ↩︎
  3. Marshmallow o dönemde daha çok lokum benzeri şeker gibiymiş ↩︎
  4. V2 roketlerinin tepe noktaları uzay sınırına ulaşmaktaydı ↩︎
  5. Yakıtı tepe noktaya ulaşamadan bitmiş ↩︎
  6. Betty Grable, Amerikalı Film Yıldızı ↩︎
  7. İsimlerin hemen hepsinde gönderme ya da kelime oyunu var tabii ↩︎
  8. Spilling wind-bir paraşütçülük terimi ↩︎
  9. Askeri göğüs kemeri ↩︎
  10. Akşamdan kalmalığa iyi gelecek bir yudum içki ↩︎
  11. Kraliyet armasındaki arslan ↩︎
  12. Blancmange ↩︎
  13. Muazzam, ama bu savaş değil. ↩︎
  14. Kırım Savaşı esnasında bir muharebe, Tenyyson’ın bununla ilgili bir şiiri de var ↩︎
  15. Kreplach ↩︎
  16. İngiltere’de telefonlar o dönem ikili çalıyormuş ↩︎

1 thought on “Yerçekimi Gökkuşağı – (Gravity’s Rainbow -Thomas Pynchon) (Bölüm 1- Kısım 2 -İlk Yarı )”

Yorum bırakın