Yerçekimi Gökkuşağı – (Gravity’s Rainbow -Thomas Pynchon) (Bölüm 1- Kısım 2 -İkinci Yarı )

2.Kısım İlk Yarı

3. Kısım

Emir eri1 Onbaşı Wayne’in sürdüğü vuruk yeşil bir Lagonda ile doğuya, Vauxhall Köprüsü’nün ötesine geçip yola koyuluyorlar. Güneş yükseldikçe sabah daha da soğuyor sanki. Sonunda bulutlar da toplanmaya başlıyor. Yakınlardaki bir enkazı temizlemeye giden bir grup Amerikalı istihkam eri, şu şarkıyı söyleyerek yola dökülüyor:

Hava...
Cadı memesinin ucundan bile soğuk!
Bir kova penguen bokundan bile soğuk!
Kutup ayısının götündeki kıllardan bile soğuk!
Şampanya kadehinin üzerindeki buğudan bile soğuk!

“Hayır, Narodnikmiş2 gibi yapıyorlar ama ben biliyorum; Yaş şehrinden bunlar, Codreanu’nun (Romen faşist lider) adamları, Lejyon’un3  adamları, onlar… onun için adam öldürürler—yeminleri var! Beni öldürmeye çalışıyorlar… Transilvanya Macarları4, büyü bilirler onlar… geceleri fısıldaşırlar…” Eh, hrrrump, heh, heh, işte Korsan’ın İlleti, her zamanki gibi hiç beklemediği bir anda sinsice üzerine çöküyor—burada dosyalarda Korsan Prentice olarak geçen ilginç yetenekten bahsetmekte fayda var-  başkalarının fantezilerinin içine sızmak, aslında tam olarak o fantezileri yönetme yükünü üstlenebilmek; bu durumda, çok yakın bir gelecekte ihtiyaç duyulabileceği değerlendirilen sürgündeki Romen bir kraliyetçinin fantezilerini… Bu, Şirket’in5 alışılmadık derecede faydalı bulduğu bir yetenek: Zira şu günlerde zihinsel sağlığı yerinde liderler ve diğer tarihi figürler vazgeçilmezdir. Onları aşırı kaygılarından arındırmak, ruhlarındaki iltihabı hacamat edip akıtmak için, birinin çıkıp onların o yorucu küçük gündüz düşlerini yönetme işini devralmasından daha iyi bir yol olabilir mi…tropik sığınaklarının o evcil yeşil ışıklarında yaşamak, kulübelerinden geçen esintileri solumak, o uzun içkilerini içmek, halka açık yerlerde giriş kapısını görebilecek şekilde koltuklarını çevirmek, masumiyetlerinin zaten yaşadığı kadarından fazla zarar görmesine izin vermemek… doktorların uygunsuz bulduğu düşünceler belirdiğinde onların yerine erekte olmak… Onların korkmaya güçlerinin yetmediği her şeyden, her şeyden korkmak… P. M. S. Blackett’ın6 “Bir savaşı duygu patlamalarıyla yönetemezsiniz.’ sözlerini hatırlayarak, sadece sana öğretilen o aptal küçük ezgiyi mırıldan ve eline yüzüne bulaştırmamaya çalış.

Evet—ben—o—
Başkalarının fantezilerini yaşayan herifim,
Aslında onların çekmesi gereken çileleri çeken—
Dizimde bir kız olsa ne fark eder—
Kruppingham-Jones çaya geç kalsa ne fark eder,
Çanlar kimin için çaldığını sorma şansım bile yok...
[Şimdi bir sürü tuba ve çok sesli trombonlar eşliğinde]
Tehlike olması hiç mi hiç fark etmiyor gibi,
Tehlike dediğin, çoktan düştüğüm o çatıdır benim —
Bir gün çıkıp gideceğim ve bir daha dönmeyeceğim,
Bana borçlu olduğun o acı birayı unut gitsin Jack,
Mezarıma işe ve şovu devam ettir yeter ki!

Bando ikinci nakarata girerken, Korsan dizlerini karnına çekerek bir o yana bir bu yana sekecek; elinde topuzu W. C. Fields’ın7 kafası, burnu ve silindir şapkası şeklinde olan, kesinlikle sihir yapma kabiliyetine sahip bir bastonu çevirecektir. Bu sırada, izleyicilerin başlarının üzerinden ekrana doğru akan, Hayal gücüyle bezenmiş ama bayağılığa kaçmayan bir satranç atının profilini andıran o zarif Victoria tarzı raylar üzerinde akan gerçek bir fantazmagori8 ona eşlik edecektir—görüntüler bir içeri bir dışarı fırlar, ölçekleri bazen o kadar hızlı ve öngörülemez şekilde değişir ki, ara sıra –dedikleri gibi- pembe düşlerinizin arasına fıstık yeşili lekeler karışmasına hazır olur. Sahneler, Korsan’ın ‘fantezi vekili’ olarak kariyerinden kesitlerdir; kafasının tam ortasından belirgin bir Moğol tipi çıkıntı şeklinde yükselen o ‘Gençlik Budalalığı’ nişanını gittiği her yere beraberinde taşıdığı günlere kadar uzanır,Bir süredir, gördüğü bazı rüya sahnelerinin kendisine ait olamayacağını biliyordu. Bu, içerik üzerine yapılmış titiz bir gündüz analizinden ziyade, sadece öyle olduğunu bildiği içindi. Ancak sonra bir gün, bizzat kendisinin, yani Korsan’ın gördüğü bir rüyanın gerçek sahibiyle ilk kez karşılaştı: Bir parktaki su sebilinin yanındaydı; çok uzun, düzenli bir bank sırası, küçük servilerin peyzajlı kenarının hemen ardında hissedilen deniz, yürüyüş yollarındaki gri kırma taşların bir fötr şapkanın siperliği kadar yumuşak görünüşü… Ve işte karşılaşmaktan en çok korkacağınız, düğmeleri kopuk, ağzından salyalar akan o düşkün, sebilin tazyiğini ayarlamaya çalışan iki kız izciyi izlemek için duraksadı. Öne eğilen cilveli tazeler, bembeyaz pamuklu külotlarının meşum şeritlerinin sergilediği bebeksi yağ dokusuyla kaplı kalça kıvrımlarının—ne kadar sersemlemiş olsa da— Cinsel Beyin’e indirdiği o darbeden habersizdiler. Serseri gülerek parmağıyla onları işaret etti, sonra dönüp Korsan’a baktı ve olağanüstü bir şey söyledi: “Ha? Kız izciler su pompalamaya başladı mı… senin sesin o cızırtılı gece olacak… ha?’” Artık numara yapmadan, doğrudan Korsan’ın gözlerinin içine bakıyordu. Korsan bu kelimelerin birebir aynısını, önceki sabah uyanmadan hemen önce rüyasında görmüştü; kapalı mekandaki bir kömür karası sokak müdahalesinden kalma… tam hatırlayamıyordu… kalabalıklaşan ve tehlikeli bir hal alan o Yarışma’daki ödüller listesinin bir parçasıydılar. Korkudan ödü kopan Korsan cevap verdi: ‘Git buradan, yoksa polis çağırırım!

Sorun o an için hallolmuştu. Ama eninde sonunda, yeteneğini keşfedecekti, bunu önemseyecek biri—Korsan’ın kendisine ait, Eugène Sue9 melodramlarını andıran, Dacoit haydutları10 ya da Sicilyalılar tarafından kaçırılıp ağza alınmaz amaçlar için kullanılacağı uzun soluklu bir fantezisi vardı. 1935 yılında, bilinen herhangi bir uyku hali dışındaki ilk atağını geçirdi—Kipling Dönemi’ndeydi11 ; gözün görebildiği her yer o lanet ‘Fuzzy-Wuzzy’12 yerlileriyle doluydu; birlikler arasında Medine Kurdu ve Şark Çıbanı13 kol geziyordu, bir aydır bira yoktu; bu korkunç zencilerin efendisi olmak isteyen diğer Güçler —Tanrı bilir neden— telsiz yayınlarını sabote ediyordu ve tüm o anlatılar, folklor yerle bir olmuştu; buralarda panç kaselerine gizlice fil ilacı boşaltıp orda burada şakalar yapan bir Gary Grant14 yoktu… …üzerinde hünerlerini sergileyeceğin, her askerin15 duyduğu o hüzünlü klasiklerdeki gibi ‘Koca Yağlı Burunlu Bir Arap’ bile yoktu… Karakolun tek gramofon plağının yetmiş yedi milyonuncu kez dönüp durduğu, Sandy MacPherson’ın orguyla ‘Nöbet Değişimi’ni çaldığı, sineklerin üşüştüğü o öğleden sonra saat dörtte, çürüyen kavun kabuklarının kokusu içinde ve gözleri fal taşı gibi açıkken, Korsan için şatafatlı bir Doğu macerası filizlenmesin de ne olsun: Çitlerin üzerinden tembelce ve ustalıkla atlayıp gizlice şehre, Yasak Bölge’ye giriverdi. Orada, henüz kimsenin tam olarak tanımadığı bir Mesih tarafından düzenlenen bir cümbüşün ortasına düşüverirsin; göz göze geldiğiniz o an anlarsın ki sen onun Vaftizci Yahya’sısın, onun Gazzeli Nathan’ısın16; onu Tanrılığına ikna etmesi gereken, onu başkalarına müjdelemesi gereken, onu hem dünyevi bir arzuyla hem de Temsil Ettiği Şey adına sevmesi gereken kişi sensin… Bu, H. A. Loaf’tan17  başkasının fantezisi olamazdı. Her birlikte en az bir tane Loaf bulunur; Müslüman inancına sahip olanların sokakta fotoğraflarının çekilmesinden pek haz etmediklerini sürekli unutan odur… Gömleğini ödünç alan, sigarası bitince cebindeki o yasaklı otu bulup öğlen vakti kantinin ortasında tüttürürken ortalıkta yalpalamaya başlar  ve gevşek bir gülümsemeyle Kırmızı Şapkalıların18 çavuşuna ön adıyla hitap eder. Haliyle, Korsan bu fanteziyi Loaf ile teyit etme hatasına düştüğünde, üst kademelerin bundan haberdar olması hiç de uzun sürmez. Olay dosyaya girer ve nihayetinde ‘Şirket’, o ‘pazarlanabilir yetenekler’ bulmak için yorulmak bilmez arayışında, onu trans halinde, yeşil çuhadan savaş meydanlarında ve o korkunç kağıt oyunlarında gözleri yuvalarında ters dönmüş, kendi göz çukurlarındaki o antik, mühür gibi kazınmış grafitileri okurken izleyebilmek için, Whitehall’un altındaki dehlizlere çağırır.

İlk birkaç seferinde hiçbir şey yerine oturmadı. Fantezilerde sorun yoktu ama önemli kişilere ait değillerdi. Fakat Şirket sabırlıdır; ne de olsa Kendilerini ‘Uzun Vade’ye adamışlardır. Nihayet, tam da Sherlock Holmes’vari bir Londra akşamında, Korsan’ın burnuna karanlık bir sokak lambasından o bariz gaz kokusu geldi ve ilerideki sisin içinden devasa bir organı andıran bir suret belirdi. Korsan, siyah ayakkabılarıyla adım adım, dikkatle bu şeye yaklaştı. Şey, bir salyangoz kadar yavaşça, parke taşlarının üzerinde ona doğru kaymaya başladı; arkasında sisten kaynaklanması mümkün olmayan sümüksü, parlak bir iz bırakıyordu. Aralarındaki boşlukta bir kesişme noktası vardı ve biraz daha hızlı olan Korsan oraya önce ulaştı. Dehşet içinde ,o ilk noktaya kadar savruldu—fakat böyle idrakler geri döndürülemez. Bu, devasa bir Geniz Eti’ydi! En az St. Paul Katedrali kadar büyüktü ve her saat genişliyordu. Londra, belki de tüm İngiltere, ölümcül bir tehlike altındaydı.

Bu lenf canavarı bir zamanlar, o dönemde Dışişleri Bakanlığı’nın Yenipazar masasında19 oturan Lord Blatherard Osmo’nun o asil yutağını tıkamıştı; bu, İngiltere’nin geçen yüzyıldaki Doğu Sorunu politikasının muğlak bir kefaretiydi zira bir zamanlar tüm Avrupa’nın kaderi bu ücra sancağa bağlıydı:

Kimse bilmez-nerede, haritada-bir-yer,
Kim derdi-buradan, kopacak-kıyametler?
Her bir Karadağlı, her bir Sırp da,
Bekler gökten-bir-şey, ansızın-burada—ah canım
Topla Gladstone-çantamı, fırçala-takımımı,
Yak o kocaman, şişman puromu—
Adresimi istersen, işte orada,
Şark Ekspresi’nde,
No-vi Pa-zar san-cağında!

Busby şapkaları20 ve askeri çizmeleriyle edepsizce giyinmiş bir grup körpe genç kadın bir süre burada dans eder; başka bir bölgede Lord Blatherard Osmo, Edward dönemi tıbbının açıklamakta tamamen aciz kaldığı hücre plazmasının korkunç bir dönüşümü olan  büyüyen kendi Geniz Eti tarafından asimile edilmeye devam etmektedir. Çok geçmeden, Geniz Eti amansız saldırısını sürdürürken, silindir şapkalar Mayfair meydanlarına saçılır, sahipsiz ucuz parfümler Doğu Yakası’nın meyhane ışıklarında asılı kalır, kurbanlarını rastgele yutmaz, hayır; bu iblisvari Geniz Eti’nin bir ana planı vardır, sadece işine yarayacak belirli kişilikleri seçmektedir—İngiltere’de İçişleri Bakanlığı’nı histerik ve sancılı bir kararsızlığa sürükleyen yeni bir ‘seçilim’, yeni bir hak iddiası ortaya çıkmıştır… Kimse ne yapacağını bilemez… Londra’yı tahliye etmek için gönülsüzce bir girişimde bulunulur; siyah faytonlar, devasa bir karınca konvoyu gibi kafes kirişli köprülerin üzerinden gürültüyle geçer. Gökyüzüne gözlem balonları yerleştirilir:“Hampstead Heath’te yakaladım onu, öylece durmuş nefes alıyor… içeri giriyor… ve dışarı..” “’Aşağıda herhangi bir ses var mı?” “Evet, korkunç… sümük çeken devasa bir burun gibi… bekle, şimdi… başlıyor… oh, hayır… Tanrım, tarif edemiyorum, tam bir canavar—“ Kablo kopar, yayın kesilir, balon turkuaz şafağa doğru yükselir. Cavendish Laboratuarı’ndan21 ekipler Heath’i devasa mıknatıslarla, elektrik ark terminalleriyle, üzerleri gösterge ve kol dolu siyah demir kontrol panelleriyle donatırlar. Ordu, en yeni ölümcül gazlarla dolu bombalarla tam teçhizat ortaya çıkar—Geniz Eti bombalanır, elektroşok verilir, zehirlenir; şurada burada renk ve şekil değiştirir, ağaçların tepesinde sarı yağ yumruları belirir… Basının toz flaşlı patlayan kameraları önünde, iğrenç yeşil bir ayaksı çıkıntı asker kordonuna doğru sürünür ve aniden Şlopp! Talihsiz adamların içinde sindirildiği iğrenç, turuncu bir mukus seliyle tüm bir gözlem noktasını yok eder—adamlar çığlık atmak yerine aslında gülmekte, hallerinden keyif almaktadırlar..Korsan/Osmo’nun görevi Geniz Eti ile irtibat kurmaktır. Durum artık durağanlaşmıştır; Geniz Eti tüm St. James’s bölgesini işgal etmiş, tarihi binalar yok olmuş, hükümet ofisleri taşınmıştır; ancak o kadar dağılmışlardır ki aralarındaki iletişim son derece belirsizdir—postacılar, Geniz Eti’nin floresan beyazı sert pütürlü dokunaçları tarafından görev başındayken kapılmakta, telgraf hatları Geniz Eti’nin en ufak bir keyfiyle kopuvermektedir. Her sabah Lord Blatherard Osmo silindir şapkasını takarak, evrak çantasını alıp o günkü diplomatik girişimleri gerçekleştirmek üzere Geniz Eti’nin huzuruna çıkmak zorundadır. Bu iş vaktinin o kadarını almaktadır ki Yenipazar’ı ihmal etmeye başlamıştır ve P.O.22 endişelidir. Otuzlu yıllarda ‘güç dengesi’ düşüncesi hâlâ oldukça baskındı; diplomatların hepsi Balkanosiis İlletine tutulmuştu; Osmanlı bakiyesi toprakların tüm istasyonlarında yabancı, melez isimli casuslar kol geziyordu; bir düzine Slav dilindeki şifreli mesajlar, operatiflerin çıplak üst dudaklarına dövmeyle kazınıyor, ardından bu mesajların üzerine bıyık bırakılıyordu; bu bıyıklar sadece yetkili kripto subaylarınca tıraş ediliyor ve mesajların üzeri Şirket’in estetik cerrahlarınca deri nakliyle örtülüyordu… Dudakları, gizli etlerden oluşan birer palimpsest23 gibiydi; o yara bere içindeki, yapay beyazlıktaki dudaklarından birbirlerini tanırlardı.

Her nasılsa, Yenipazar hâlâ Avrupa’nın avuç içindeki o mistik haç24 olmayı sürdürüyordu ve Dışişleri sonunda yardım için Şirket’e gitmeye karar verdi. Şirket ise tam adamını biliyordu. Tam iki buçuk yıl boyunca, her gün, Korsan o St. James Geniz Eti’ni ziyarete gitti. Bu durum onu neredeyse delirtiyordu. Geniz Eti ile iletişim kurabileceği bir karma dil25 geliştirmeyi başarmış olsa da, ne yazık ki burun yapısı bu sesleri tam olarak çıkarmaya uygun değildi ve bu iş korkunç bir külfete dönüştü. İkisi karşılıklı hırıldayıp dururken; yedi düğmeli siyah takım elbiseleri içindeki ruhbilimciler —ki Geniz Eti’nin haz etmediği Dr. Freud hayranlarıdır bunlar— yaratığın iğrenç grimsi böğrüne dayalı merdivenlerin tepesinde, yeni mucize ilaç kokaini küreklerle boşaltıyorlardı. Beyaz maddeyle dolu harç teknelerini nöbetleşe merdivenlerden yukarı taşıyıp, zonklayan bu bez-yaratığın üzerine ve oyuklarının içinde uğursuzca fokurdayan mikrop toksinlerine sürüyorlardı; fakat görünürde hiçbir etkisi olmuyordu (gerçi o Geniz Eti’nin ne hissettiğini kim bilebilir, değil mi?). Ama Lord Blatherard Osmo nihayet tüm vaktini Yenipazar’a adayabilmişti. 1939’un başlarında, Belirli Bir Vikontes’in evinde, içi tapyoka pudingi dolu bir küvette gizemli bir şekilde boğulmuş halde bulundu. Bazıları bunda Şirket’in parmağını gördü. Aylar geçti, İkinci Dünya Savaşı başladı, yıllar geçti; Yenipazar’dan bir daha haber alınamadı. Korsan Prentice, Avrupa’yı o yaşlı adamların yataklarında azametiyle başlarını döndüren o hayali Balkan Kıyameti’nden kurtarmıştı—tabii İkinci Dünya Savaşı’ndan değil. Ancak o vakte gelindiğinde Şirket, Korsan’a sadece minik, homeopatik huzur dozları veriyordu; savunmasını ayakta tutmaya yetecek kadar ama onu zehirleyip gevşetmeyecek kadar az.

2.Kısım İlk Yarı

3.Kısım

  1. Batman aynı zamanda emir eri demekmiş – Wayne göndermesi ↩︎
  2. 19. yüzyıl Rusyasında köylüleri örgütlemeye çalışan devrimci grup ↩︎
  3. Codreanu’nun faşist örgütü ↩︎
  4. Romanyanı kuzeyinde yaşayan bir topluluk ↩︎
  5. The Firm ↩︎
  6. Nobel ödüllü fizikçi ↩︎
  7. 1930’ların meşhur Amerikalı komedyeni ↩︎
  8. Eskiden fenerlerle duvara yansıtılan, hayaletimsi ve sürekli değişen görüntüler şovu. ↩︎
  9. 19. yüzyılın popüler Fransız tefrika roman yazarı ↩︎
  10. Hindistan ve Burma’ya özgü haydut çeteleri ↩︎
  11. O meşhur ‘White Men’s Burden’ zamanları ↩︎
  12. 19. yüzyılda İngilizlerin Sudanlı savaşçılara taktığı bir argo bir lakap ↩︎
  13. Tropik Hastalıklar ↩︎
  14. Cary Grant’in oynadığı bir karaktere gönderme ↩︎
  15. Tommy ↩︎
  16. 17. yüzyılda Sabetay Sevi’nin  peygamberi/müjdecisi olan figür ↩︎
  17. Half A Loaf, yarım dilim /baş belası asker ↩︎
  18. Askeri inzibat ↩︎
  19. Balkan Savaşları sırasında ve 1.Dünya Savaşı öncesinde bu sancak stratejik bir öneme haizdi ↩︎
  20. İngiliz Kraliyet askerlerinin giydiği uzun tüylü şapka ↩︎
  21. Cambridge Üniversitesinde atom ile ilgili çalışmların yapıldığı laboratuar ↩︎
  22. Korsan/Osmo ↩︎
  23. Üzerindeki yazı silinip tekrar yazılmış, ama eski yazıların izini taşıyan parşömen ↩︎
  24. El falında akıl çizgisi ile kalp çizgisi arasında kalan haç işareti ↩︎
  25. İki dilin karışımı ↩︎

1 thought on “Yerçekimi Gökkuşağı – (Gravity’s Rainbow -Thomas Pynchon) (Bölüm 1- Kısım 2 -İkinci Yarı )”

Yorum bırakın