5.Kısım
Sonrası. Her sabah —başlarda— Sivil Savunma’dan birileri ACHTUNG birimine dünkü isabetlerin listesini gönderirdi. Liste en son Slothrop’a ulaşırdı; o da kurşun kalem lekeli o sevk pusulasını ayırır, motorize birlikten her zamanki o köhne Humber’ı1 alır ve turlarını atardı; Canavar’ın dışkılarını, yani var olmayan Alman donanım parçalarını deşelemeye giden, iş işten geçtikten sonra sahneye çıkmış bir Aziz George2 gibi… defterlerine bomboş özetler yazardı —iş terapisi. ACHTUNG’a gelen veriler hızlandıkça, sık sık arama ekiplerine yardım edecek vakitte olay yerine varmaya başladı— huzursuz kaslı RAF3 köpeklerini takip ederek alçı kokusunun, sızan gazın, eğilmiş uzun kıymıkların ve sarkan tellerin, o yüzükoyun kapaklanmış burunsuz karyatidlerin4, çivilerde ve çıplak vida dişlerinde çoktan birikmiş pasın içine girerdi; ‘Hiçlik’in tozdan elinin silip geçişi, tavus kuşlarının yelpazelerini çok eski zamanlardaki o güvenli pırnal meşesi korularına, Georgian tarzı evlerin derin bahçelerine doğru açtığı duvar kağıtlarının üzerinde fısıldıyordu… Sessizlik çağrılarının ardından, onları bekleyen bir ele ya da bir ten parıltısına, bir sağ kalana ya da bir kurbana doğru giderlerdi. Yardım edemediği zamanlarda uzak durur, başlarda, diğer Blitz’den5 bu yana ilk kez, yaşamın kazanması için geleneksel bir şekilde Tanrı’ya dua ederdi. Ama ölenlerin sayısı o kadar çoktu ki, bir süre sonra bunun bir anlamı olmadığını görüp vazgeçti. Dün, şans eseri iyi bir gündü. Bir Morrison sığınağının6 altında yarı boğulmuş halde, sağ salim küçük bir kız çocuğu buldular. Sedye beklerken Slothrop, kızın soğuktan morarmış minicik elini tuttu. Sokakta köpekler havlıyordu. Kız gözlerini açıp onu görünce ilk kelimeleri şunlar oldu: ‘Sakız var mı ahbap?'”7 Orada iki gün boyunca sakızsız mahsur kalmıştı ve Slothrop’un ona verebileceği tek şey Thayer marka kaygan karaağaç boğaz pastiliydi. Kendini aptal gibi hissetti. Onu götürmeden önce kız yine de elini öpmek için kendine çekti; ışıldakların altında kızın ağzı ve yanağı buz gibiydi, etraflarındaki şehir ise bir anda kokusu bayatlamış, içinde bir daha asla sürpriz barındırmayacak devasa, ıssız bir buz dolabına dönüştü. Tam o anda kız, çok hafifçe gülümsedi ve Slothrop beklediği şeyin bu olduğunu anladı; vay be, bir Shirley Temple gülümsemesi; sanki bu gülümseme, onu içinde buldukları tüm o yıkımı tam olarak siliyordu. Ne büyük bir aptalık. Soyunun o gürültülü çığının, üç yüz yıllık Batı bataklık Yankee’lerinin en dibinde asılı duruyor ve Takdir-i İlahi ile ancak gergin bir ateşkes, bir detant8 yürütebiliyor. Her gün bakmaya gittiği yıkıntıların her biri, dünyevi kibrin üzerine birer vaaz niteliğinde. Haftalar geçtikçe roketlerden en ufak bir parça bile bulamaması, ölümün ne kadar bölünemez olduğunu vaaz ediyor… Slothrop’un İlerlemesi: Seküler şehir Londra ona akıl veriyor: Hangi köşeyi dönerse dönsün, kendini bir kıssanın içinde bulabilir.9
Üzerinde kendi adının yazılı olduğu bir roket fikrine saplanıp kalmıştı —eğer gerçekten onu ele geçirmeye kararlılarsa (ki bu ‘Onlar’, Nazi Almanya’sının çok ama çok ötesindeki olasılıkları kapsıyordu), en emin yol buydu; her birinin üzerine onun adını yazmak onlara bir kuruşa bile mal olmazdı, değil mi?
‘Evet, şey, bu işe yarayabilir,’ dedi Dörtnala, ona tuhaf bir bakış atarak, ‘değil mi, özellikle çarpışma anında böyle bir şeye… bilirsin işte, inanıyormuş gibi yapmak. Bayağı faydalı. Adına “operasyonel paranoya” diyebilirsin. Ama—’
‘İnanıyormuş gibi yapmak mı?’ diye sordu Slothrop bir sigara yakıp dumanın arasından alnına düşen saçlarını silkeleyerek, ‘Hadi be, Dörtnala, dinle, seni üzmek istemem ama… yani demek istediğim, ben zaten dört yıl gecikmişim, her an olabilir, bir sonraki saniye, değil mi, bir anda… siktir… sadece sıfır, koca bir hiçlik… ve…”
Görebileceği ya da elini sürebileceği bir şey değil bu—ani gazlar, yukarıda havada bir şiddet ve sonrasında hiçbir iz yok… kulağına hiçbir uyarı verilmeden söylenen bir Kelâm, ardından sonsuz bir sessizlik. Görünmezliğinin ötesinde, o çekiç darbelerinin ve kıyamet çatırtılarının ötesinde, asıl dehşeti burada yatıyor; kusursuz Alman özgüveniyle ona ölümü vaat edip alay ediyor, Dörtnala’nın o sessiz ve vakur erdemlerine kahkahalarla gülüyor… hayır, hayır, kanatçıklı bir mermi falan değil bu, dostum… sadece Kelâm değil günün dokusunu yırtıp atan tek Kelâm bu… Geçen Eylül’de bir Cuma akşamı işten çıkmış, Bond Sokağı metro istasyonuna doğru yollanmıştı; aklında önündeki hafta sonu ve birbirlerinden haberleri olmaması gereken o iki WREN, Norma ve Marjorie vardı; tam burnunu karıştırmak üzereyken, aniden gökyüzünde, millerce arkasında ve nehrin yukarısında bir mementomori10 nidası gibi keskin bir çatlama ve arkasından yuvarlanıp gelen, gök gürültüsünü andıran ağır bir patlama duyuldu. Ama tam olarak gök gürültüsü de değildi. Saniyeler sonra, bu kez ön tarafından aynı şey tekrarlandı: Şehrin her yerinde, gür ve net. Kıskaç altına alınmıştı11. Vızıltı bombası değildi bu, Luftwaffe de değildi. ‘Gök gürültüsü de değil,’ diye mırıldandı şaşkınlıkla, yüksek sesle.
“Lanet olası gazz şebekesi,” dedi elinde yemek çantası olan, günün yorgunluğundan gözleri şişmiş bir kadın; geçerken Slothrop’un sırtına dirsek atarak.
“Hayır hayır, Almanlar bunlar,” dedi ekose eşarbının altından sarı lüleleri fırlamış olan arkadaşı; burada bir canavar taklidi yapıp ellerini Slothrop’a doğru kaldırarak: “Onu almaya geliyorlar, özellikle yağlı, etli butlu Amerikalılara bayılırlar—” bir dakika içinde elini uzatıp yanağından bir makas alacak ve sağa sola çekiştirecek.
“Selam, afet,” dedi Slothrop. Adı Cynthia’ydı. Kız el sallayıp “atta!” diyerek iş çıkışı kalabalığına karışıp uzaklaşmadan önce bir telefon numarası koparmayı başardı. Londra’nın o muazzam demir öğleden sonralarından biriydi: Sarı güneş, utanmazca yukarı doğru yaltaklanıp nefes alan binlerce bacanın tarafından baştan çıkarılıyordu. Bu duman, günün nefesinin daha fazlasıydı, karanlık kuvvetin çok daha fazlası; yaşayan ve hareket eden emperyal bir varlıktı. İnsanlar caddeleri ve meydanları geçiyor, her yere dağılıyorlardı. Yüzlerce otobüs; yılların acımasız kullanımıyla lekelenmiş, içinde zerre keyif barındırmayan o uzun beton viyadüklerden geçerek pus grisine, gres karasına, sülyen kırmızısına ve soluk alüminyuma doğru; apartman blokları kadar yüksek hurda yığınlarının arasından, askeri konvoylarla, diğer yüksek otobüslerle, brandalı kamyonlarla, bisiklet ve arabalarla tıkanmış yollara doğru gıcırdayarak ilerliyordu. Buradaki herkesin varış noktası ve başlangıcı farklıydı; hepsi akıyor, arada bir takılıyorlardı; tüm bunların üzerinde ise fabrika bacaların, baraj balonlarının, elektrik hatlarının ve yaşlanan iç mekan ahşapları gibi kahverengileşmiş bacaların arasında güneşin o devasa gaz cehennemi duruyordu; o kahverengi gitgide koyulaşıyor ve bir anlığına—belki de gün batımının asıl kırılma noktasında—senin için şarap kıvamında, şarap gibi teselli veren bir siyaha bürünüyordu
O an, BDST12 ile 18:43:16’ydı: Gökyüzü Ölüm’ün davulu gibi dövülmüş, hâlâ uğulduyordu ve Slothrop’un kamışı—o da ne? Evet, bakın hele, Amerikan ordusu malı donunun içinde sinsi bir sertleşme kıpırdanıyor, fırlamaya hazır—yüce Tanrım, bu da nereden çıktı şimdi?
Geçmişinde ve muhtemelen, Tanrı yardımcısı olsun, dosyasında; gökyüzünde açığa çıkan şeylere karşı tuhaf bir hassasiyet mevcut. (Ama bir sertleşme?) Memleketi Mingeborough, Massachusetts’teki Kongregasyonel kilisesinin bahçesinde duran o eski şist mezar taşında, bir bulutun içinden Tanrı’nın eli uzanır; figürün kenarları orada burada mevsimlerin 200 yıllık ateş ve buzdan keskileriyle aşınmıştır ve yazıtta şunlar okunur:
1766 Mart ayının 4’ünde,
yaşının 29. yılında ölen
Constant Slothrop’un anısına.
Ölüm ödenmesi gereken bir borçtur doğaya
Ben ödedim, sen de girmelisin bu sıraya
Constant, o seküler bulutların arasından çıkan, kenarları dayanılmaz bir ışıkla çevrelenmiş ve doğrudan kendisine işaret eden taş eli sadece kalbiyle değil, gözleriyle de gördü; tıpkı oğlu Variable Slothrop’un13, hatta bir şekilde tüm Slothrop kanının, geriye doğru dökülen, içe doğru dallanan o dokuz-on neslin göreceği gibi: İlk ataları William hariç hepsi; dökülmüş yaprakların, yaban nanelerinin ve mor aklarotlarının, bataklık kıyısındaki mezarlıkta üzerine serin karaağaç ve salkım söğüt gölgelerinin düştüğü o uzun bayırın altında çürümüş, süzülmüş ve toprakla bütünleşmiş şekilde yatıyordu. Mezar taşlarında köpek burunlu, yuvarlak yüzlü melekler; dişlek ve derin göz çukurlu kurukafalar, Masonik amblemler, çiçekli vazolar, dik duran ya da kırılmış tüylü salkım söğütler, tükenmiş kum saatleri, ufuk çizgisinden birer ‘Kilroy’ gibi dikizleyen14 doğmak ya da batmak üzere olan güneş suratları vardı. Anıt mısraları ise Constant Slothrop’unki gibi dümdüz ve dobra olanlardan başlıyor, Teğmen Isaiah Slothrop’un karısı Bayan Elizabeth (ölümü 1812) için yazılmış ‘Star Spangled Banner’ın15 o yerinde duramayan ritmine kadar uzanıyordu:
Elveda sevgili dostlar, bu mezara geldim ben,
Gözü doymaz Ölüm’ün orağıyla buradayım.
Mesih dönüp evlatlarını kurtarana dek yeniden,
Kutsal Kelâm'ın emrettiği üzere toprak altındayım.
Ey okuyucu, feryadımı duy! Çevir zihnini gökyüzüne ,
Bil ki ölüm seni yakalar, onca refahın ortasında bile
Yukarıda karanlıkta, koca Tezgahı’nı dokurken Tanrımız,
Sadece O’nun Sevgisinin ilmekleri, aşağıdaki sınavımız,
Şimdiki Slothrop’un büyükbabası Frederick’e (ölümü 1933) gelince; o, kendine has kinayesi ve kurnazlığıyla, mezar taşı yazısını Emily Dickinson’dan—kaynak belirtme gereği bile duymadan—yürütüvermişti:
Her biri sırasıyla doğaya olan borcunu ödedi ve fazlasını bu ismin zincirindeki bir sonraki halkaya devretti. Kürk tüccarları, ip yapımcıları, tuzcular ve pastırma tütsüleyicileri olarak başladılar; cam üreticiliğine geçtiler, belediye meclis üyeleri, tabakhane kurucuları ve mermer ocakçıları oldular. Kilometrelerce uzanan o taşra bir nekropole16 dönüştü; Cumhuriyet’in dört bir yanında yükselen o sahte Atina anıtlarının nefesi, hayaleti olan mermer tozuyla griye boyandı. Her zaman başka yerlerde yükseliyordu o anıtlar. Para, herhangi bir soyağacından çok daha karmaşık olan hisse senedi portföyleri aracılığıyla sızıp dışarı akıyordu: Berkshire’da evde kalan her şey ise orman arazilerine yatırılıyordu; o azalan yeşil menziller dönüm dönüm kağıda dönüştürülüyordu —tuvalet kağıdına, banknot kağıdına, gazete kağıdına— yani bokun, paranın ve Kelâm’ın mecrasına ya da zeminine. Onlar aristokrat değildi; hiçbir Slothrop Sosyal Sicili’ne17 ya da Somerset Kulübü’ne () giremedi —işlerini sessizlik içinde yürüttüler; yaşarken çevrelerini kuşatan o dinamiğe, tıpkı öldüklerinde kilise bahçesindeki toprağa karışacakları gibi, tamamen asimile oldular. Bok, para ve Kelâm; bu üç Amerikan gerçeği, Amerikan hareketliliğine güç veriyor, Slothrop’ları sahipleniyor ve onları temelli ülkenin kaderine mühürlüyordu.
Ölüm için duramadığımda ben,
O nazikçe duruverdi benim için.
Fakat zenginleşemediler… tek yaptıkları varlıklarını sürdürmekti —her ne kadar Emily Dickinson, pek de uzak olmayan bir yerlerde şunları yazarken onlar için her şey bozulmaya başlasa da:
Yıkım resmidir, şeytanın işi,
Ardışık ve yavaş ilerleyen—
Hiç kimse bir anda düşmez,
Kaymaktır çakılmanın kanunu,
Yine de devam ederlerdi. Diğerleri için gelenek açıktı, herkes bilirdi—madeni çıkar, işlet, bitene kadar alacağını al ve sonra Batı’ya ilerle, orada daha fazlası var. Fakat Slothrop’lar, bir tür gerekçelendirilmiş ataletle, inatla Doğu’da, Berkshire’da;, imzalı birer itirafname gibi bıraktıkları su basmış ocakların ve ağaçları tıraşlanmış yamaçların dibindeki o bozulmuş, zeytin kahvesi, küflenen cadı diyarında kalmayı sürdürdüler. Kârlar azalıyor, aile ise durmadan çoğalıyordu. Çeşitli numaralandırılmış tröstlerden gelen faizler, Boston’daki aile bankaları tarafından her iki veya üç nesilde bir, uzun bir rallentando18 ile, terim terim, her defasında biraz daha sönümlenerek, sonsuz bir dizi halinde başka bir tröste devrediliyordu… ama asla tam olarak sıfıra ulaşamadan…
Büyük Buhran geldiğinde, zaten süregelmekte olan şeyi onamış oldu sadece. Slothrop; batan işletmelerin, uçsuz bucaksız zenginlere ait mülkleri çevreleyen çitlerin, New York’tan gelen ve artık yeşil bir yabana ya da saman ölümüne geri dönen o yarı-efsanevi yazlıkçıların tepelerdeki ıssızlığında büyüdü; o kristal pencerelerin her biri, istisnasız her biri tuzla buz olmuştu; Harrimanlar ve Whitneyler gitmişti, çimler saman olacak kadar uzamıştı ve sonbaharlar artık uzaklardan gelen fokstrotların, limuzinlerin ve lambaların zamanı değildi; sadece o alışıldık cırcır böcekleri, yine elmalar, sinek kuşlarını kovan erken donlar, doğu rüzgarı, Ekim yağmuru: sadece kışın o kaçınılmazlıkları kalmıştı. Büyük Aspinwall Oteli Yangını’nın olduğu 1931 yılında, genç Tyrone, Lenox’taki amcasını ve halasını ziyarete gitmişti. Mevsimlerden Nisandı, ama yabancı bir odada, merdivenlerden aşağı inen irili ufaklı kuzenlerinin ayak patırtılarıyla uyanırken bir iki saniyeliğine kışı düşündü; çünkü uykusunun tam bu saatinde babası ya da Hogan tarafından sık sık böyle uyandırılmış, rüya katmanlarının arasından gözlerini kırpıştırarak, Kutup Işıkları’nı izlemek için soğuğa, dışarıya çıkarılmıştı. Işıklar ödünü patlatıyordu. O ışıltılı perdeler tam açılmak üzere miydi? Kuzey’in o şatafatlı giysiler içindeki hayaletleri ona ne gösterecekti?
Ama bu bir bahar gecesiydi ve gökyüzünde kızıl, sıcak turuncu bir rüzgar vardı; sirenler Pittsfield, Lenox ve Lee vadilerinde uluyordu—komşular dağ yamacına yağan kıvılcım sağanağını izlemek için verandalarına çıkmışlardı… “Meteor yağmuru gibi,” diyorlardı, “4 Temmuz’daki közler gibi…” Yıl 1931’di ve kıyaslamalar böyleydi. Çocuklar uyuklarken, yetişkinler kahvelerini içip eski yıllardan yangın hikayeleri anlatırken o korlar beş saat boyunca yağmaya devam etti.
Peki bunlar neyin Işıklarıydı? Komuta hangi hayaletlerdeydi? Ya bir sonraki an, her şey, gece tamamen kontrolden çıkıverse ve perdeler aralanıp bize kimsenin tahmin edemeyeceği bir kış gösterseydi… 18:43:16 BDST — şu an gökyüzünde aynı açılış gerçekleşiyor, patlak vermek üzere, Slothrop’un yüzü o ışıkla derinleşiyor, her şey uzaklaşıp gitmek üzere ve o da kendini kaybetmek üzere, tıpkı memleketinin her daim ilan ettiği gibi… tüm o sonbahar yamaçlarında aşağı yukarı dizilmiş ince kilise kuleleri, ateşlenmek üzere olan beyaz roketler; geri sayımın bitmesine sadece saniyeler kalmış; Pazar ışığını içine çeken, kürsülerin üzerindeki yüzleri yücelten ve yıkayan, lütfu tanımlayan o gül pencereler, bunun tam da böyle gerçekleştiğine yemin ediyor—evet, bulutun içinden uzanan o devasa, parlak el….
5.Kısım
- İngiliz araba markası ↩︎
- Bir ejderha öldürdüğüne inanılan İngiltere’nin koruyucu azizi ↩︎
- Kraliyet Hava Kuvvetleri ↩︎
- Kadın heykeli şeklinde sütun ↩︎
- Yıldırım saldırısı-V2 roketleri için de kullanılıyor ↩︎
- Savaş zamanı evlerin içine konulan kafes tipi çelik korunak ↩︎
- “Any gum chum’- Savaş dönemi İngiliz çocukların Amerikan askerlerine sorduğu meşhur soru ↩︎
- Uluslar arası ilişkilerde yumuşama ↩︎
- John Bunyan’ın Pigrim’s Process kitabına gönderme ↩︎
- Öleceğini hatırla ↩︎
- Bracketed-top atışında hedefi önlü arkalı sıkıştırmak ↩︎
- İngiliz Çift Yaz Saati -Savaş döneminde İngiltere’de uygulanmıiş bir saat dilimi ↩︎
- Yine Pychnon isimleri, Constant (Sabit) ve Variable (Değişken) ↩︎
- 2.Dünya savaşı sırasında Amerikan askerleri arasında popüler bir duvar resmi- ‘Kilroy was here’ ↩︎
- Amerikan Ulusal Marşı ↩︎
- Ölüler şehri ↩︎
- Amerikan yüksek sosyete üyelerinin listelendiği bir yayın ↩︎
- Müzikte yavaşlama ↩︎
[…] 4.Kısım 2. Yarı […]
BeğenBeğen