6. Kısım
Uzaktaki bir odada, şansın pek de payı olmayan bir taç ve çıpa1 masasının karşısında; duman bulutları ve laklaklar, BBC’de çalınan Falkman ve Apaçi Orkestrası’nın bastırılmış sesi, tıknaz bira bardakları ve ince şeri kadehleri, pencerelerdeki kış yağmuru eşliğinde gerçekleşiyor bu talim. Köşesine çekilip gazlı şömine odunları, soğuk geceye karşı şallar; genç hanımınla veya emektar eşinle ya da burada Snoxall’s’ta olduğu gibi, iyi bir dost meclisinde keyif çatma vakti. Burası bir sığınak—belki de bu uzun savaş zamanında, tamamen askeri çıkarlar için toplanılmayan birkaç gerçek huzur noktasından biri. Korsan Prentice bunu, aslında biraz sınıf kaynaklı bir gerginlik üzerinden, dolaylı yoldan hissediyor: Buradaki insanların arasında sırıtan çehresini bir falanx2 gibi taşıyor. Bu gülüşü filmlerden öğrenmiş—Dennis Morgan3 tipindeki o adamların, düşürdükleri her ‘tavşan dişli sarı sıçan’dan4 kusan siyah dumanlara bakarken yüzlerine kondurdukları o muzip İrlandalı gülüşünün tıpkısı.
Malum, istediklerini elde etmek için herkesi: hainleri, katilleri, sapkınları, Zencileri, hatta kadınları bile kullanan Teşkilat’a o ne kadar faydalıysa, bu da onun için o kadar faydalı. Başlarda Korsan’ın kullanışlılığından pek emin olmasalar da, sonraları durum geliştikçe Onlar da Korsan’dan gerçekten olduça emin olacaklardı.
“Tümgeneralim, buna gerçekten destek veremezsiniz.”
“Onu günün yirmi dört saati izliyoruz. Fiziksel olarak tesislerden kesinlikle ayrılmıyor.”
“O zaman bir işbirlikçisi var. Bir şekilde—hipnozla, uyuşturucuyla, bilmiyorum—adamına ulaşıp onu uyuşturuyorlar. Tanrı aşkına, bir sonraki adımda herhalde burç yorumlarına danışacaksınız.”
“Hitler danışıyor.”
“Hitler ilham alan bir adam. Ama siz ve ben sadece çalışanlarız, unutmayın…”
O ilk ilgi dalgasından sonra, Korsan’a atanan kişilerin sayısı biraz azaldı. Şu an için kendini rahat hissettiği bir vaka yükü taşıyor. Ama asıl istediği bu değil. Onlar anlamayacaklar; S.O.E.’nin o nazikçe yetiştirilmiş manyakları… ah çok iyi, Yüzbaşı durrapları5 şakırdatıyor, postallarını yere sürüyor, Hükümet gözlüklerinden akseden görüntüler; ne kadar da güzel, neden bunu bir ara Kulüpte bizim için yapmıyorsun…
Korsan Onların güvenini; Onların o sert sevgisinin iyi-viski-ve-terbiye-edilmiş-Lazkiye-tütünü kokusunu istiyor. Kendi takımından anlayış bekliyor; Snoxall’s’taki bilime bu denli adanmış, bu kadar dehşet verici derecede hoşgörülü olan bu kitap kurdu heriflerden ve rasyonelleşmiş ucube takımı arasından değil—ki (tüm kalbiyle pişmanlık duyarak söylüyor) burası savaş imparatorluğunun menzili içinde kendini bir yabancıdan daha fazlasıymış gibi hissettiği tek yer olabilir…
“Hiç net değil,” diyor Roger Mexico, “ne düşündükleri hiç net değil; Büyücülük Yasası6 200 yıldan daha eski, bambaşka bir çağın, başka bir düşünce biçiminin kalıntısı. Bir de bakıyoruz 1944’teyiz ve sağdan soldan mahkûmiyet kararları yağıyor. Bizim Bay Eventyr,” odanın diğer ucunda genç Gavin Trefoil ile sohbet eden medyumu işaret ederek, “her an baskına uğrayabilir—pencerelerden içeri doluşup, tehlikeli ve sert Eventyr’ı, aslında-bulunduğu-yerde-ölen-kişilerin-ruhlarını-hazır-bulundurmak-ve-bu-ruhların-orada-bulunan-yaşayan-kişilerle-iletişim-kurmasını-sağlamak-için-bir-tür-büyü-kullanıyormuş-veya-kullanmaya-yelteniyormuş-gibi-yapmak suçundan yaka paça Scrubs’a7 götürebilirler; aman Tanrım, tam bir embesil Faşist zırvalığı…”
“Dikkatli ol Mexico, yine o eski nesnelliğini kaybediyorsun—bir bilim insanı bunu istemez, değil mi? Hiç de bilimsel değil, öyle değil mi?”
“Ahmak. Sen onların tarafındasın. Bu gece kapıdan girerken hissetmedin mi? Burası tam bir paranoya bataklığı.”
“İşte benim yeteneğim de bu,” diyor Pirate; fazla kestirip attığını fark edince, bu parlamayı törpülemek için ekliyor: “O çoklu şeylerin üstesinden gelebileceğimden pek emin değilim…”
“Ah. Prentice.” Ne bir kaş oynuyor ne bir dudak kıpırdıyor. Hoşgörü. Ah.
“Bu kez aşağıya gelip bizim Dr. Groast bir EEG’yle8 bunu kontrol ettirmelisin.”
“Ah, eğer buralardaysam” diyor belli belirsiz. Burada bir güvenlik sorunu var. Gevşek ağzın gemisi batar9 ve Mexico’ya bile tam olarak güvenemez. Mevcut operasyonda dahili ve harici çok fazla çember var. Hedef tahtasının tam merkezine doğru halka halka ilerledikçe dağıtım listeleri daralıyor; ‘İmha Edilecek Talimatlar’ yavaş yavaş her bir kırıntıyı, boş notu, daktilo şeridini kapsamına alıyor.
En iyi ihtimalle Mexico sadece, Teşkilat’ın Kara Kanat Operasyonu olarak bilinen son çılgınlığına ara sıra, gelen yabancı moral verilerini analiz etmek gibi konularda istatistiksel bir destek veriyordu. Ancak operasyonun ancak çeperlerinde bir yerlerdeydi; tıpkı Korsan’ın bu gece burada kendini Mexico ve oda arkadaşı Teddy Bloat arasında bir aracı olarak bulması gibi.
Bloat’un bir yerlere gidip bir şeylerin mikrofilmini çektiğini, sonra bunu Pirate aracılığıyla genç Mexico’ya aktardığını biliyor. Oradan da anladığı kadarıyla Beyaz Ziyaret’e iletiliyor. Burası PISCES —Teslimiyeti Hızlandırmak İçin Psikolojik İstihbarat Planları— adıyla bilinen, her türden işin döndüğü bir kuruma ev sahipliği yapıyor. Kimin teslimiyetinden bahsedildiği ise pek net değil.
Korsan, Mexico’nun; Amerikalılar ve sürgün edilen bir düzine hükümetin taşınmasından beri Londra’nın dört bir yanında mantar gibi türeyen o binlerce tekinsiz “Müttefikler-Arası Gözetleme Planından” birine daha bulaşıp bulaşmadığını merak ediyor. Bu planlarda Almanlar, ilginç bir şekilde önemini yitiriyor. Herkes omzunun üzerinden birbirini kolluyor; Özgür Fransızlar, Vichy hainlerinden10 intikam alma peşinde, Lublin Komünistleri11, Varşovalı gölge bakanları hedeflerinde tutuyor, ELAS Yunanlıları12 kralcıların izini sürüyor… Her dilden geri gönderilmesi imkansız o hayalperestler; iradeyle, yumrukla ya da duayla kralları, cumhuriyetleri, taht taliplilerini, hatta ilk mahsul bile alınmadan yok olup giden o yazlık anarşizmleri geri getirmeyi umuyorlar…bazıları East End’deki bomba çukurlarının buz ve kar kaplı yüzeyleri altında perişan halde, isimsizce can veriyor ve bahara kadar da bulunamıyor; bazıları günün yenilgilerini atlatabilmek için müzmin sarhoş ya da afyonla sersemlemiş bir halde; çoğu bir şekilde ruhlarını, ellerinde ne varsa kaybetmiş, kimseye güvenemez bir durumda; oyunun bitmek bilmeyen dırdırına, günlük özeleştirilerine, tam dikkat isteyen taleplerine yakalanıyor… Ve Korsan’ın aklındaki o “yabancı” tam olarak kimdir; eğer kendi aynasındaki o vatansız leşker13, o sürgünlerin en yoksulu değilse…
Pekâlâ: Onlar’ın Mexico’yu da muhtemelen Amerikalılarla, belki de Ruslarla ilgili böyle Bizans usulü karmaşık bir oyunla kumpasa düşürdüklerini tahmin ediyor. Psikolojik harbe adanmış olan Beyaz Ziyaret, bünyesinde her türden adam barındırıyor; şurada bir Davranışçı, orada bir Pavlovcu… Bu Korsan’ın işi değil. Fakat her film teslimatında Roger’ın coşkusunun arttığını fark ediyor. Sağlıksız, hem de çok sağlıksız: Bir bağımlılığa tanıklık ediyormuş hissine kapılıyor. Dostunun, şu geçici savaş dönemi dostunun, pek de düzgün olmayan bir şeyler için kullanıldığını hissediyor.
Ne yapabilir ki? Eğer Mexico bu konuda konuşmak isteseydi, güvenlik kuralları olsun olmasın bir yolunu bulurdu. Onun bu çekingenliği, Korsan’ın Kara Kanat Operasyonu’nun çarklarına karşı duyduğu o isteksizliğe de benzemiyor. Daha çok utanç gibi görünüyor. Mexico bu gece zarfı alırken yüzünü öteye çevirmemiş miydi? Gözleri odanın köşelerini son sürat tarıyordu; tıpkı porno dükkanındaki birinin refleksleri gibi… Hımm. Bloat’u tanıdığına göre, belki de mesele tam olarak budur; genç bir hanımın, boylu poslu genç bir adamla oynaşması, birkaç poz—bu savaşta şimdiye dek fotoğrafladığı her şeyden daha sağlıklı… en azından hayata dair… İşte Mexico’nun kızı, tam şu anda odaya giriyor. Korsan onu hemen fark ediyor; kızın etrafındaki o berraklığı, dumanın ve gürültünün yokluğunu… Yoksa artık auraları mı görmeye başladı?
Roger’ı fark edince gülümsüyor, gözleri kocaman… koyu kirpikli, makyajsız ya da en azından Korsan’ın görebildiği kadarıyla öyle; saçları omuzlarına kadar rulo şeklinde toplanmış—bu kızın karma bir uçaksavar bataryasında14 ne işi var Allah aşkına? Bir NAAFI15 kantininde kahve fincanlarını dolduruyor olmalıydı. Korsan birdenbire, o sarsak ve ahmak haliyle, teninde bir sızı hissediyor; ikisine karşı duyduğu, güvenliklerinden başka hiçbir şey içermeyen saf bir sevgi bu; ama her zaman olduğu gibi bunu başka bir şeymiş gibi tanımlamayı başaracak—“endişe” gibi, bilirsiniz işte, “muhabbet… .”
1936 yılında Korsan (Korsan bu dönemi “T. S. Eliot tarzı bir Nisan”16 diye anıyordu, oysa mevsim çok daha soğuktu), bir yöneticinin karısına aşıktı.. Kız, Scorpia Mossmoon adında, incecik ve yerinde duramayan dal gibi bir taze idi. Kocası Clive ise plastik uzmanıydı ve Cambridge’de Imperial Chemicals için çalışıyordu. Askerliği bir kariyer olarak gören Korsan, dışarıda sivil hayatta bir iki yıllık bir nüksetme ya da kaçamak yaşıyordu. Süveyş’in doğusunda, Bahreyn gibi yerlerde görev yaparken; Muharrak’ın karşısında, bitmek bilmeyen ham petrol kokusu içinde kendi ter damlalarıyla sulanmış birasını içerken ve gün batımından sonra kışlaya hapsedilmişken —zaten zührevi hastalık oranı %98’di— Şeyh’i ve petrol parasını Manş Denizi’nin doğusundan gelecek her türlü tehdide karşı koruyan kuvvetin, güneş yanığı içinde hırpani bir birimi olarak; abazanlıktan kırılırken, bitlerin ve isiliğin kaşıntısından delirirken (bu şartlar altında mastürbasyon yapmak enfes bir işkencedir) ve her daim zehir zemberek sarhoşken… İşte o zaman bile, hayatın yanından akıp gittiğine dair bulanık bir şüphe Korsan’ın içine sızmıştı.
Siyah-beyaz filmlerden çıkma, inanılmaz Scorpia; o çok uzak kaldığı, ipek baldırların boy gösterdiği şatafatlı “gerçek İngiliz dünyasına” dair pek çok Korsansal fanteziyi doğrulamıştı. Clive, tam da bütün yerler arasından Bahreyn’de, ICI17 adına bir sorun çözme görevindeyken bir araya geldiler. Bu durumdaki simetri, Korsan’ın biraz olsun vicdan yapmamasına yardımcı oldu. Partilere birbirine yabancı iki kişi gibi katılırlardı; her ne kadar Scorpia, (sanki birinin çalışanı değilmiş de oraya aitmiş gibi davranmaya çalışan) Korsan’ı odanın bir ucunda aniden gördüğünde ona karşı gardını almayı hiçbir zaman öğrenememiş olsa da.
Scorpia, Korsan’ın her şeye dair —partilere, aşka, paraya— olan cehaletini dokunaklı buluyordu; imparatorluk disipliniyle yoğrulmuş ve şekillenmiş (Korsan 33 yaşındaydı) bu adamın içindeki çocukluk anına karşı kendini dünyayı görmüş geçirmiş ve çaresizce şefkat duyar halde hissediyordu. Bu, Korsan’ın “Kemer Sıkma Dönemi” öncesindeki “Son Kaçamağı” idi; her ne kadar Scorpia bunu, hatta Korsan gibi “Dancing in the Dark” 18 şarkısının sözlerinin aslında ne anlama geldiğini bilemeyecek kadar genç olsa da…
Ona bunu asla söylememe konusunda son derece dikkatli davranacaktı. Ama Scorpia’nın Clive’ı terk etmeyeceğini bile bile ayaklarına kapanıp, “Sen benim son şansımsın… Eğer sen olmazsan artık vakit kalmadı…” diye yalvarmamak için kıvrandığı anlar oldu. Her şeye rağmen, o zavallı Batılı adamın zaman çizelgesini19bir kenara bırakabilmeyi istemez miydi hiç… Ama bir adam nasıl yapar bunu… 33 yaşında nereden başlar bile…
“Ama mesele de tam bu işte,” diyerek gülerdi Scorpia; sorunun gerçekdışılığına sinirlenmekten ziyade (gülüyordu işte ) eğlenerek— kendisi de Korsan’ın o manik eşiğinde, her an çarpışmaya hazır, onu adeta yarıp geçen (zira Basra Körfezi’nde ordu battaniyesine boşalmaktan çok daha fazlasıydı bu; şimdi penisini, tüm benliğini saran aşkın ısırgan otlarından bir tasma vardı) o doyurulamaz halinin içinde kaybolmuştu, Korsan’ın bu hali, Scorpia’nın bu çılgınlığa teslim olmaması için fazla şiddetli; ama gerçekten Clive’a bir ihanet olarak görülemeyecek kadar da akıl dışıydı.
Onun için ne kadar da rahattı aslında. Roger Mexico da şimdi Jessica ile aşağı yukarı aynı şeyleri yaşıyor; bu vakadaki “Diğer Adam” ise Kunduz olarak biliniyor. Korsan tüm bunlara şahit oldu ama Mexico ile bu konuyu hiç konuşmadı. Evet, Roger için de sonun aynı olup olmayacağını görmek için bekliyor; içindeki bir parça —başkasının talihsizliği karşısında asla bu kadar neşeli olmamış bir yanı— Kunduz’un ve onun (tıpkı Clive gibi) temsil ettiği her şeyin galip gelmesi için tezahürat yapıyor. Fakat başka bir parçası —alternatif bir benliği mi?— “düzgün” diye adlandırmak için acele etmemesi gereken o yanı, sanki Roger için kendisinin kaybettiği şeyi istiyor…
“Sen bir korsansın,” diye fısıldamıştı Scorpia son gün —ikisi de bunun son gün olduğunu bilmiyordu— “gelip beni korsan gemine kaçırdın. İyi aileden gelen ve alışılagelmiş baskılarla büyümüş bir kızı. Bana tecavüz ettin. Ben de Engin Denizlerin Kızıl Kancığıyım…” Harika bir oyun. Korsan, keşke bunu daha önce akıl etseydi diye geçirdi içinden. Son günün (gerçekten de sonuncuydu) ışığını öğleden akşama kadar sevişerek tükettiler; deli gibi sevdikleri için bir türlü çözülüp ayrılamadıkları saatlerce süren bir sevişme; ödünç aldıkları odanın nasıl da bir gemi gibi yalpaladığını fark ettiler; tavan nezaket gösterip 30 santim kadar alçaldı, lambalar yuvalarında sallandı, Thames kıyısındaki trafiğin bir kısmı suyun üzerinden gelen tuzlu haykırışlar ve gemi çanları gibi tınladı…
Ancak geride, alçalan gökyüzü-denizlerinin ardında, Hükümet’in tazıları iz üzerindeydi—yaklaşıyorlardı; devriye botları20 geliyorlardı, devriye botları ve kanunun o sinsi, melez tekneleri21 gibi her kalıba giren ajanları geliyordu; bu eski kurtlar, kızın sağ salim dönmesiyle yetinecek, onun idamı ya da yakalanması için ısrarcı olmayacaklardı. Mantıkları sağlamdı: Ona yeterince ağır bir yara verin, o nasıl olsa yola gelecektir; dünyanın bu katılaşmış bayat yumurtasına ve zaman çizelgelerine, geceden taviz verilmiş başka bir geceye devreden o döngüsüne geri dönecektir…Scorpia’yı Waterloo İstasyonu’nda bıraktı. Orada şenlikli bir kalabalık vardı; Fred Roper’ın Cüce Harikalar Kumpanyası’nı Johannesburg, Güney Afrika’daki bir imparatorluk fuarına yolcu ediyorlardı. Koyu renk kışlık kıyafetleri, zarif küçük elbiseleri ve dar belli paltoları içindeki cüceler istasyonun dört bir yanında koşturuyor, veda çikolatalarını mideye indiriyor ve haber fotoğrafları için sıraya giriyorlardı. Scorpia’nın pudra beyazı yüzü, o son pencerenin arkasından, o son kapının ötesinden kalbine inen bir darbe gibiydi. Muhteşem Cüceler ve hayranlarından bir kıkırtı ve iyi dilek dalgası yükseldi. “Pekâlâ,” diye düşündü Korsan, “sanırım Orduya geri döneceğim…”
6. Kısım
- İngiliz denizcileri arasında popüler bir zar oyunu ↩︎
- Kalkanlı Antik Yunan askeri ↩︎
- Dönemin bir Hollywood yıldızı ↩︎
- Japon uçağı ↩︎
- Durum Raporu ↩︎
- O tarihte hala yürürlükte olan 1735 tarihli yasa ↩︎
- Wormwood Scrub- Londra’da hapishane ↩︎
- Elektroensefalografi – Beyin sinyallerini kontrol etmek için bir cihaz ↩︎
- 2.Dünya Savaşı sırasında kullanılan bir slogan ↩︎
- Nazi işbirlikçisi Vichy hükümeti ile De Gaul’leün Özgür Fransası ↩︎
- Polonyalı Sovyet destekli Lublin Komunistleri ↩︎
- Yunanistan Kominist Direniş Ordusu ↩︎
- Lascar- Avrupa gemilerinde çalışan Hint ya da arap kökenli denizcilere deniyormuş ↩︎
- Kadınlar ve erkeklerin birlikte görev yaptığı bir hava savunma birimi ↩︎
- Deniz, Kara ve Hava Kuvveti Teşkilatları ↩︎
- Çorak Ülke’ye atıf/Nisan ayların en zalimidir ↩︎
- Imperial Chemicals Industies ↩︎
- Bruce Springsteen’inki değil tabii ki, 1931 tarihli hayatın anlamsızlığından bahseden bir şarkı ↩︎
- Batı ile özdeşleşmiş yaşam planı, dakikliki, planlalama, kariyer, emeklilik vb. ↩︎
- Cutters ↩︎
- Hermafrodites ↩︎
[…] 5.Kısım İkinci Yarı […]
BeğenBeğen