Yerçekimi Gökkuşağı – (Gravity’s Rainbow -Thomas Pynchon) (Bölüm 1- Kısım 6 )

5.Kısım İkinci Yarı

7. Kısım

Şimdi doğuya doğru yol alıyorlar; Roger direksiyonun başında, Burberry trençkotunun içine Dracula misali gömülmüş, gözlerini yola dikmiş; Jessica’nın ise o donuk yünlü ceketinin omuzlarında ve kollarında, milyonlarca parlak damlacık hâlâ yumuşak bir ağ gibi asılı duruyor. Bir arada, yatakta, huzur içinde ve aşkla olmak istiyorlar; oysa bu gece istikamet doğu, Thames’in güneyi; St. Felix’in saati biri vurmadan önce o üst sınıf dirikesim uzmanıyla1  randevuları var. Ve fareler saatten aşağı kaçıştığında, kim bilir, belki de bu gece bir daha dönmemek üzere kaçmışlardır? 2

Jessica’nın buğulanmış cama yaslı yüzü, başka bir donukluğa, kışın başka bir ışık oyununa dönüşmüş durumda. Kadının ötesinde, yağmurun beyaz kırılmaları akıp gidiyor.  “Neden gidip bütün köpeklerini şahsen aşırıyor ki? O bir yönetici değil mi? Bir çocuk falan tutamaz mıydı bu iş için?”

“Onlara ‘personel’ diyoruz,” diye yanıtlıyor Roger, “ve Pointsman’in yaptığı hiçbir şeyin nedenini bilmiyorum, o bir Pavlovcu sevgilim. Kraliyet Cemiyeti üyesi o. Bu tür insanlar hakkında ne bilmemi bekliyorsun ki? Hepsi de Snoxall’daki o tayfa kadar zor tipler.”

Her ikisi de bu gece aksi ve huysuzlar; düzgün tavlanmamış cam levhalar kadar esnek, belirsiz bir gerilim matrisi içinde3 en ufak bir dokunuşla tuzla buz olmaya hazırlar—

“Zavallı Roger, zavallı kuzucuk, savaşı çok berbat geçiyor.”

“Pekâlâ,” diyor kafasını sallayarak; patlamayı reddeden dumanlı bir b ya da p sesi gibi4, “ah, çok zekisin değil mi,” diye sayıklıyor Roger, kelimelerin çıkmasına yardımcı olmak için ellerini direksiyondan çekmiş, silecekler ise tık tık çalışmaya devam ediyor, “arada sırada o tuhaf uçan bombalardan birine karşılık verebildin ya, sen ve erkek arkadaşın sevgili Nutria5—”

“Kunduz.”

 “Çok doğru, o meşhur ve muazzam birlik ruhunuzla ne kadar övünseniz az ama son zamanlarda pek de fazla roket düşüremediniz, değil mi, hah ha!” Roger, buruşmuş burnu ve gözlerine inat, en kinci ve büzülmüş gülümsemesiyle suratını ekşitiyor, “ne ben yapabildim bunu, ne de Pointsman; o halde bu günlerde kim kimden daha pirüpak oluyor ha, aşkım?” deri koltukta aşağı yukarı zıplıyor.

Şu ana kadar kadının eli uzanmış, omzuna dokunmak üzere. Jessica yanağını kendi koluna yaslıyor, saçları dökülmüş; uykulu gözlerle onu izliyor.

Onunla düzgün bir tartışma yürütmek imkânsız. Roger ne yollar denedi oysa. Jessica, sessizliklerini, onu başka yöne saptırmak, odaların köşelerini, yatak örtülerini, masaların üzerini—yani o tesadüfi mekânları— susturmak için birer okşayış gibi kullanıyor;… Tanıştıkları gün, o berbat ‘Going My Way’6 filmini izlerken bile, kadının eldivensiz ellerinin her bir beyaz gezintisini görmüş; o zeytin, o kehribar, o kahve rengi gözlerinin her bir sakkadını7 cildinde hissetmişti. Sırf kadının yüzünde neler olup bittiğini görebilmek için, sadık Zippo’sunu çakıp dururken litrelerce tiner harcadı; çakmağın kömürleşmiş fitili, o bir zamanlarki dirayetini tutumluluğa bırakmış, bir küçücük bir uca kadar tükenmiş, o mavi alev karanlığın içinde —pek çok çeşit  karanlık içinde—kıvılcımlar saçıyordu. Her yeni alev, yeni bir yüz. Ve son zamanlarda daha da sıklaşan o anlar oldu —yüz yüze geldiklerinde hangisinin hangisi olduğunu ayırt etmenin hiçbir yolunun kalmadığı zamanlar. Her ikisinin de aynı anda hissettiği aynı ürkütücü kafa karışıklığı… kazara aynaya bakmak gibi bir şey ama… ondan da ötesi, gerçekten birleşmiş olma hissi… ne kadar sonra —kim bilir? iki dakika mı, bir hafta mı?— yeniden ayrıldıklarında, neler olup bittiğini, Roger ve Jessica’nın, kendinden bihaber tek bir müşterek yaratığa dönüştüklerini fark ettikleri o anlar… Gözlemlenebilir olanın ötesine inanma ihtiyacı duyduğu için defalarca lanetlediği bir hayatta, işte ilk, gerçek anlamdaki ilk sihir: Tartışarak yok sayamayacağı bir veri.

Hollywood’un o meşhur tabiriyle “sevimli bir karşılaşma”ydı bu; Tunbridge Wells  şehir merkezinin o düzenli 18. yüzyıl dokusunun kalbinde… Roger, emektar Jaguar’ıyla Londra’ya doğru sürmekteydi; Jessica ise yol kenarında bozulmuş bisikletiyle hoş bir mücadele içindeydi; ATS’nin  kasvetli yün eteği gidonun üzerine kadar sıyrılmış, haki çorapların üzerinde yönetmeliğe hiç de uygun olmayan siyah bir kombinezon ve inci berraklığında uyluklar, yani—

“Bak buraya tatlım,” diye seslendi Roger, yüksek bir gıcırtıyla frene basarak, “burası eski Windmill’in8 kulisi falan değil, biliyorsun değil mi?”

Biliyordu. “Hımm,” dedi Jessica; bir bukle saç, burnunu gıdıklamak ve cevabına her zamankinden biraz daha fazla asit katmak için aşağı düşüyordu: “Küçük çocukları öyle yerlere alıyorlar mıydı ya, hiç haberim yoktu.”

“Pekâlâ, kimse henüz,” dedi Roger, görünüşü hakkındaki yorumlarla yaşamayı çoktan öğrenmiş biri olarak, “Kız İzcileri de çağırmadı herhalde, değil mi?”

“Yirmi yaşındayım ben.”

“Yaşasın, bu seni şu gördüğün Jaguar’la ta Londra’ya kadar bir yolculuğa hak sahibi yapar.”

“Ama ben ters yöne gidiyorum. Battle’ın9 yakınlarına”

“Ah, gidiş-dönüş elbette.”

Saçlarını yüzünden geriye doğru savurarak, “Annen senin böyle dışarı çıktığını biliyor mu bari?”

“Benim annem savaştır,” diye beyan ediyor Roger Mexico, kapıyı açmak için yana eğilerek.

“Söylenecek ne tuhaf bir şey,” diyor Jessica; çamurlu küçük ayakkabılarından biri basamağın üzerinde kararsızca dururken.

“Hadi gel bakalım tatlım, görevi aksatıyorsun; bırak o aleti olduğu yerde, binerken eteğine dikkat et, burada Tunbridge Wells sokaklarının ortasında ağza alınmayacak bir cürüm işlemek istemem—”

Roketin düştüğü o an. Tatlı, çok tatlı. Tok bir gümbürtü, boğuk bir trampet solosu. Şehrin öbür ucunda, güvenli sayılabilecek kadar uzak ama kadını o yüz millik mesafeden alıp bu yabancının yanına fırlatacak kadar yakın ve gürültülü: Uzun bir dalışla, bir balerin edasıyla o muazzam yuvarlak kalçası dönüp yan koltuğa yerleşiyor; saçları bir anlığına yelpaze gibi açılıyor, eli o ordu renkli eteğini bir kanat kadar zarif bir şekilde altına topluyor; tüm bunlar patlama hâlâ yankılanırken olup bitiyor.

Roger, kuzeyde yükselen, bulutlardan daha derin ya da daha hızlı değişen, boğumlu ve heybetli bir şeyleri gördüğünü sanıyor. Acaba şimdi ona tatlı tatlı sokulup kendisini korumasını isteyecek mi? Roket olsun olmasın, kadının arabaya bineceğine bile inanmamıştı; dolayısıyla şimdi Pointsman’in Jaguar’ını birinci vites yerine bir şekilde geriye takıyor; evet, bisikletin üzerinden geri geri geçerek büyük bir çatırtıyla onu hurda metalden başka bir işe yaramayacak hale getiriyor.

“Artık senin insafına kaldım,” diye haykırıyor kadın. “Tamamen.”

“Hımm,” diyor Roger, nihayet vitesi bulup pedalların arasında dans ederek; rrrn, bir hırıltı ve Londra’ya doğru yola çıkıyorlar. Ama Jessica onun insafına falan kalmış  değil.

Ve savaş; evet, o gerçekten de Roger’ın annesiydi; Roger’ın o mika ışıltısı altındaki mineralden ibaret, mezar taşına dönmüş benliğine serpilmiş tüm o yumuşak umut ve övgü kalıntılarını söküp almış, hepsini inleyerek uzaklaşan gri gelgitlerinde yıkayıp götürmüştü. Altı yıl oldu; savaş hep gözünün önünde, tam görebileceği yerde. İlk cesedini ya da yaşayan birinin ölüşüne ilk kez ne zaman tanık olduğunu çoktan unuttu.Öylesine uzun zamandır sürüyor ki bu. Sanki ömrünün büyük bir kısmı böyle geçmiş gibi. Bugünlerde ziyaret ettiği şehir artık Ölüm’ün bekleme odası: Tüm evrak işlerinin tamamlandığı, kontratların imzalandığı, günlerin sayıldığı o yer… Çocukluğunun o görkemli, bahçelerle dolu, macera fışkıran başkentinden eser kalmamış. Roger artık ‘Beyaz Ziyaret’ın  Asık Suratlı Genç Adam’ı, sayıların ağlarını birbirine bağlayan o örümcek olup çıkmış.Bölümün geri kalanıyla arasının iyi olmadığı herkesçe bilinen bir sır. Nasıl iyi olabilir ki? Onların hepsi vahşi yetenekler- geleceği görenler ve çılgın büyücüler, telekinetikler, astral seyyahlar, ışık toplayıcıları… Roger ise sadece bir istatistikçidir. Hiç kehanet dolu bir rüya görmedi, hiç telepatik bir mesaj gönderip almadı, Öte Dünya’ya hiç doğrudan dokunmadı. Eğer orada bir şey varsa, deney verilerinde, sayılarda kendini gösterir, değil mi?… Ama onun o dünyaya yaklaşabileceği veya onu görebileceği en net mesafe bu. Bodrum katındaki koridorunda aşağı yukarı gezinen o kesinlikle ” 3σ”lık10 tayfaya, Psi Bölümü’ne karşı biraz gıcık olmasına şaşmamalı, değil mi? Tanrı aşkına, siz olsanız olmaz mıydınız?

Onların o apaçık ortada olan tek ihtiyaçları Roger’ı çileden çıkarıyor… Kendi ihtiyacı da öyle, tamam. Ama kendi faniliğin sürekli seni dürterken, o ki-kare hesaplarının11 hemen dışında, Zener kartlarının12 her çevrilişi ile medyumun o kalın, yoğun sözleri arasındaki sessizliklerin ortasındayken; “psişik” olan herhangi bir şeyi nasıl bilimsel bir temele oturtacaksınız ki? Daha sakin anlarında, denemeye devam etmenin kendisini cesur kıldığını düşünüyor. Ama çoğu zaman, atış kontrol biriminde çalışmadığı ya da bombardıman filoları için “Ton Başına Standartlaştırılmış Ölüm Oranları” grafikleri çizmediği için kendine küfrediyor… O dokunulmaz Ölüm’ün işlerine bu şekilde nankörce burnunu sokmak dışında her şeye razı…

Çatılar üzerindeki bir parıltıya doğru yaklaşmışlardı. İtfaiye araçları aynı yöne doğru gürleyerek yanlarından geçti. Burası tuğla sokakların ve sessiz duvarların olduğu boğucu bir bölgeydi.

Roger; istihkâmcılar, itfaiyeciler, beyaz geceliklerinin üzerine koyu renkli paltolar giymiş komşular ve gece düşüncelerinde İtfaiye Teşkilatı için özel bir yer ayırmış yaşlı kadınlardan oluşan kalabalığın önünde frene bastı: hayır lütfen o koca hortumu üzerimde kullanmayacaksınız değil mi… aman Tanrım… o korkunç lastik çizmeleri bile çıkarmayacak mısınız… evet-evet işte—

Askerler her birkaç metrede bir, gevşek bir kordon oluşturmuş, kıpırtısız, biraz da doğaüstü bir halde dikilmekteydi. Britanya Savaşı13 bile bu kadar resmi değildi. Ancak bu yeni robot bombalar14, henüz kimsenin söyleyemediği bir halk dehşeti ihtimalini de beraberinde getiriyordu. Jessica, yan sokaklardan birinde, içi koyu takım elbiseli sivillerle dolu kömür karası bir Packard15 fark etti. Beyaz yakalar gölgelerin içinde kaskatı duruyordu.

“Kim bunlar?”

Roger omuz silkti; “onlar” demek yeterli. “Pek dost canlısı bir ekip değiller.”

“Bak şu konuşana.” Ama gülümsemeleri eski, alışıldık bir gülümsemeydi. Bir zamanlar yaptığı iş kadını bir parça delirtmişti: uçan bombalar üzerine şirin mi şirin küçük albümler, ne tatlı… Ve Roger’ın o bezgin iç çekişi: Jess, beni soğuk ve fanatik bir bilim adamıymışım gibi abartma…

Ateşin içine su sıkıldığında, insanın gözlerini yakan sarı bir sıcaklık yüzlerine vuruyor. Çatının kenarına iliştirilmiş bir merdiven, şiddetli hava akımında sallanıyor. Yukarıda tepede, gökyüzüne karşı duran gamseleli figürler yerini sağlamlaştırıp, kollarını sallıyor, emirleri iletmek için birlikte hareket ediyorlar. Yarım blok ötede işaret fişekleri, ıslak kömürleşmiş enkazdaki kurtarma çalışmalarını aydınlatıyor. Römork pompalardan ve ağır ünitelerden gelen kanvas hortumlar basınçla şişip; aceleyle birbirine geçirilmiş bağlantı yerlerinden, alevler sıçradığında sarı sarı parlayan, dondurucu ve acı soğuklukta su zerreleri saçılıyor. Telsizden bir yerden bir kadın sesi geliyor; Yorkshirelı sakin bir kız, diğer birimleri şehrin başka bölgelerine sevk ediyor. Bir zamanlar Roger ve Jessica bunun için bekleyebilirlerdi. Ama her ikisi de Britanya Savaşı’ndan mezunlar; her ikisi de o erken siyah sabahlara, merhamet çığlıklarına, parke taşlarının ve kirişlerin o dilsiz ataletine, o günlerdeki derin merhamet kıtlığına sevk edildiler… Roger bir keresinde öfkeyle ve yorgunlukla ona, “İnsan ἠ-inci kurbanı ya da bir kurbanın parçasını ἠ’inci enkaz yığınından çıkardığında,” demişti, “bu iş artık o kadar kişisel olmaktan çıkıyor… ἠ’in değeri her birimiz için farklı olabilir ama üzgünüm: Er ya da geç…”

Ve bu tükenmişliğin ötesinde bir de şu var: Savaş halinden tam olarak kopamamış olsalar bile, en azından nazik bir geri çekilmenin başlangıcını buldular… Bunu konuşacak yerleri veya zamanları hiç olmadı, belki buna gerek de yoktu; ama her ikisi de net bir şekilde biliyor ki; bir arada, birbirine sokulmuş halde olmak, Cephe Gerisi’nin16 o kâğıtlarına, yangınlarına, hakisine ve çeliğine geri dönmekten daha iyidir. Aslında Cephe Gerisi denen şeyin, onları ayırmak; aşkı işin, soyutlamanın, zorunlu acının ve acı ölümün lehine bozmak için pek de ince olmayan bir şekilde tasarlanmış bir kurgu ve yalandan ibaret olduğunu biliyorlar. Londra’nın güneyindeki baraj balonlarının altında, giriş yasağı olan bölgede bir ev buldular. 1940’ta boşaltılan kasaba hâlâ “denetim altında” —yani hâlâ Bakanlık listesindeydi. Roger ve Jessica burayı yakalanmadıkları sürece asla ölçemeyecekleri bir meydan okumayla, yasadışı bir şekilde işgal ettiler. Jessica yanında eski bir oyuncak bebek, deniz kabukları ve teyzesinin dantelli külotlar ve ipek çoraplarla dolu çantasını getirdi. Roger boş garajda yuva yapmaları için birkaç tavuk bulmayı başardı. Burada ne zaman buluşsalar, biri mutlaka bir ya da iki taze çiçek getirmeyi akıl ediyor. Geceler patlamalarla ve motorlu araç sesleriyle dolu; rüzgâr ise tepelerin üzerinden onlara denizin son bir tokadını getiriyor. Gün, Roger’ın kahverengi sicimle geçici olarak tamir ettiği, bacağı zayıf küçük bir masanın başında içilen sıcak bir fincan çay ve sigara ile başlıyor. Pek konuşmuyorlar; sadece dokunuşlar, bakışlar, birlikte gülümsemeler ve ayrılık vaktine edilen küfürler var. Bu biraz sıradışı, aç, soğuk —çoğu zaman ateş yakma riskini göze alamayacak kadar paranoyaklar— ama bu, ellerinde tutmak istedikleri bir şey; öyle ki onu korumak için propagandanın onlardan talep ettiğinden çok daha fazlasını göze alacaklar. Onlar âşık. Savaşın canı cehenneme.

5. Kısım İkinci Yarı

7. Kısım

  1. Canlı hayvanlar üzerinde cerrahi deneyler yapan kimse ↩︎
  2. Eski bir tekerlemeye gönderme, Hickory Dickory Dock” ↩︎
  3. Süreklilik mekaniğinde bir değişken ↩︎
  4. Patlamalı ünsüzler ↩︎
  5. Koypu- Bir kemirgen türü ↩︎
  6. 1944 yapımı neşeli bir müzikal ↩︎
  7. Saccad-gözün sağa sola hızlı hareketi ↩︎
  8. Londra’da revü gösterileriyle ünlü bir tiyatro salonu ↩︎
  9. İsmini bölgedeki bir muhrebeden almış yakınlardaki bir kasaba ↩︎
  10. 3-sigma -İstastik terimi,  standart sapmanın için bir nevi sınır ↩︎
  11. İstatistikte, gözlemlenen değerlerle beklenen değerler arasındaki farkın tesadüfi olup olmadığını test etmek için kullanılır ↩︎
  12. Parapsikoloji deneylerinde duyular dışı algı testlerinde kullanılan kartlar ↩︎
  13. 1940’ta Almanya’nın İngiltere’ye karşı başlattığı büyük hava saldırısı ↩︎
  14. V-2’ler ↩︎
  15. Lüks bir araç markası ↩︎
  16. Sivil halkın toplumsal toplum olarak seferberliği ↩︎

1 thought on “Yerçekimi Gökkuşağı – (Gravity’s Rainbow -Thomas Pynchon) (Bölüm 1- Kısım 6 )”

Yerçekimi Gökkuşağı – (Gravity’s Rainbow -Thomas Pynchon) (Bölüm 1- Kısım 5 -İkinciYarı ) – SAÇMANIN BAĞLADIKLARI için bir cevap yazın Cevabı iptal et