Sinekkuşu ya da Rüzgar Olmak

Sıkıntıyla kıpırdanıyordu olduğu yerde adam. İlk defa böyle bir yere gelmişti. Çok izlemişti dizilerde, filmlerde. Ama nasıl olacağını bilmiyordu gerçekten bu işin Türkiye’de. Her şeyimizle özenti bir ülkeyiz diye düşündü, psikologlarımız neden farklı olacak ki. Irvin Yalom kitaplarını hatırladı. Yo Divan’ı değil, o son dönemde yazdığı genellikle yaşlılıklarla ilgili olan psikozları anlattığını. Neydi adı. Hatırlayamadı. Pencereden baktı, deli gibi lodos vardı dışarıda. Yüksek yerler daha çok esiyor diye düşündü.Bir yazı okumuştu zamanında, yazar bir şeyler arasında kararsız kalıyor, en sonunda onlardan apayrı olarak lodos olmak istiyordu. Ama lodos onu kabul etmiyordu. Lodos olmak, ne saçma bir şeydi. Neden bir rüzgar olmak istesindi ki. Buraya gelmeye belki o yazarın ihtiyacı var, diye düşündü. Sonra hemen utandı kendinden. Öyle birisi değildi o. Psikologların deli doktoru olduğunu söyleyenlerden çok farklıydı. Buradaydı işte, hangisi bu cesareti gösterebilirdi ki o konuşanların. Kendisi niye buradaydı peki, meraktan mı? Öyle söyleyecekti soranlara tabi, açık görüşlü olduğunu herkese göstermek ergenliğinden beri en  kayda değer faaliyeti olmuştu. Rize’de doğmuştu. İyi insanlardı ailesi, çevresi hep. İyilerdi ama ilkokul’u bitirdikten sonra onlardan farklı olduğunu anlamıştı. Onlar bulundukları yerde mutluydular, cahillikleri batmıyordu kimsenin gözüne. Babasına bir soru sorduğunda , babası hiç kızmıyordu ona. Ama anlamıyordu neden bahsettiğinden. Arkadaşları da genelde alay ediyorlardı onunla, okuduğu kitaplarla. O da uzaklaşmaya başlamıştı insanlardan. Ortaokulda küçük bir arkadaş çevresi yapmıştı. Sonra İstanbul’da bir okul kazanmıştı lisede. Konuşması da değişmişti biraz zamanla. hafif de olsa lehçesi fark ediliyordu, ama sempatiklik katıyordu ona. Üniversite, sonra hep orada kalmıştı. Bir kaç yıl sonra, uzun yıllardır beraber okuduğu kız arkadaşı ile evlenmiş nispeten mutlu bir yuva kurmuştu. ailesinin bütün ısrarlarına rağmen Rize’de düğün değil, sade bir nikah yapmıştı, çok yakın tanıdıkların katıldığı. Babası üzülmüş ama yine bir şey dememişti. İyi adamdı. Çocuklar olunca da gitmedi Rize’ye. Öğretim üyesi olmuştu okuduğu üniversitede. İşi başından aşkındı zaten. Annesi bazen arıyordu, bir kardeşi hala Rize’deydi. Diğer ikisi   farklı şehirlerdeydi, memuriyette. Çevresindeki herkes tarafından ileri görüşlü birisi olarak tanınırdı. İstanbul’a ilk geldiği dönemde kendisine yapılan karadenizli esprileri de tükenmişti artık. Nasıl da geçirmişti hayatını gözlerinin önünden, kendi kendine alay etti. Bu haftaya kadar her şeyi planladığı gibi gitmişti. Babasının haberini almıştı ama bu hafta. Rize’ye dönmek zorunda kalışına kızmıştı, ama yapacak bir şey yoktu. babasıydı sonuçta, iyi adamdı. Yetişemedi. Ölmüştü babası gittiğinde. O gün defnettiler. Annesini teskin etti, İstanbul’a gelmesini teklif etti. Annesi kalacaktı. sağlık olsundu. Kardeşleriyle dertleşti. 3 gün boyunca kederli halini hiç bozmadı olması gerektiği gibi, cenazede bir kaç damla yaş bile gelmişti gözünden. Şimdi niye buradaydı peki. Normale dönmüştü hayat. Doçentlik sınavları geçen ay bitmişti. Rahatlamıştı da. Babasına üzülmüştü biraz ama o kadar. Uzaktaydı ne zamandır sonuçta. Küçükken de öyle çok iyi tanımıyordu ki. Eşi göndermişti (Karısı dememeye özen gösteriyordu)onu. Geceleri geç yatmaya başladığı için son üç- dört gündür. Uyuyordu aslında, ama Sibel gözlerinin kan çanağına döndüğü konusunda ısrar ediyordu. Açık fikirli biri olduğu için de fazla itiraz etmemişti. Sonuçta kendisine verebilecek bir şeyi yoktu her hangi bir doktorun. Doktorluk eğitimi bile almamış bir adam, en fazla özenti olabilirdi, o dizilerdeki amerikan psikologları gibi. Hiç bir şey vermeden sorularla kendisini meşgul edecek ve saatlik ücretini hak ettiğini düşünecekti kesin. bir seferlik olacak artık , söz verdim Sibel’e diye düşündü. Dergilere bakmaya başladı. İşte Türkiye’de oldukları belliydi. Psikoloji dergisi filan bile yoktu. Bir, iki tane psikiyatri ile ilgili şey vardı, gerisi gezi magazin dergileri. Saate baktı. Karşısındaki duvar saati ilginç geldi. Çoğu doktorda saat göremezdi. Birden ismini duydu, baktı. Doktor. Onu bekliyordu. Girişte konuştuğu sekreter yoktu piyasada. Bir yerlere gitmiş olmalıydı, Amerika’da olmayacak başka bir şey. İlk intibah önemli diye düşündü ve Doktor’un odasına girdi. Tıpkı tahmin ettiği gibi bir odaydı, bir kanepe ve bir koltuk. diğer tarafta iki koltuk daha, herhalde uzanmak istemeyen müşterileri buraya alıyor diye düşündü. “Müşteri” Güldü içinden .  Doktor kanepeyi göstermesine rağmen koltuğa doğru yürüdü. Takip etti doktor da onu. Oturdular. Psikolog konuşmaya başladı, doktor dememesi gerekiyordu adama herhalde. Bildik karşılama cümlelerinden sonra neden burada olduğunu sordu adama. Ama adam dalmıştı, dinlemiyordu. Pencere’den dışarıdaki ağacın üzerindeki sinek kuşuna bakıyordu. Bir şey çok tanıdık geldi o an. Doktor sorusunu tekrar etti, Adam baktı. “Ben rüzgar olmak istiyorum” dedi “Yo, rüzgar değil Poyraz, Poyraz olmak istiyorum”. İlk defa bu kadar özgür hissediyordu kendini. Güldü doktora gözleriyle, doktor da gülerek baktı adama. Sinek kuşuna tekrar baktı gidiyordu, o da açık pencereden ayağını attı dışarı doktorun korkulu gözleri önünde. “Teşekkürler” dedi ve gitti.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s