Çay ve Rıhtım ve Piyano ile Kaybetmek

“Mersin limanında, rıhtımdaki Romen bandıralı konteyner gemisine yükleme yapılırken, kilidi kırılan konteynerden düşen bir piyano, oradan geçen çay yüklü bir kamyonun kontrolünü kaybederek denize uçmasına sebep oldu. Kayıp ve arama çalışmaları devam ediyor”

Ne kadar saçma bir haber dedim kendi kendime ve televizyonu kapattım. Suratımda başarmanın verdiği tatmin nedeniyle oluşan çarpık bir gülümseme olsa da, o zaman neyi başardığımın farkında değildim henüz.

Kimse yoktu evde, son bir yıldır benden başka kimse yaşamıyor zaten burada. Eşim kendisini aldattığımı öğrenince çocukları da alıp terk etti beni. Aslında tam aldatma değildi ya, öyle sandı. Hani insanın hayatında değişik dönemler olur, farklı şeyler hissetmek ister ara sıra. Anlayamıyor işte herkes, siz de anlamazsınız eminim beni. Anlatmaya da çalışmayacağım zaten kendimi boşu boşuna. Yalnız olduğumu bilseniz yeter.

İnternet’ten 10 Numara sonuçlarına baktım, kaybetmiştim her zamanki gibi. “Neden hep kaybetmek zorundayım” dedim kendi kendime. Birisi cevap verecek mi diye baktım etrafıma, gerek yoktu. Biliyordum, kaybetmeye mahkumdum, üyesiydim ben de o kulübün.

Kızıma bir hevesle aldığımız piyanonun başına oturup, bir şeyler çıkarmaya çalıştım. Müzik kulağı vardı bende, daha doğrusu öyle söylüyordu herkes, duyduğum her şeyi çıkarabiliyordum. Ama piyanoyla, yani bir müzik aletiyle bu yaşlarda tanışabildiğim için ancak, bir işime yaramıyordu – hiç bir özelliğimin bir işime yaramadığı gibi. “Çayelinden Öteye”yi, “Aaa, ne kadar kolay çalınıyormuş bu” deyip çıkardıktan sonra, kapattım onun da kapağını.

Film mi seyretsem dedim kendi kendime, şöyle klasiklerden. Yalnızsanız sıkılmazsınız aslında hiç, yapacak çok şeyiniz vardır. Sadece yalnız yaparsınız o şeyleri, gerçi evliyken de (Aslında teorik olarak hala evliydim) fazla yalnız olmadığım söylenemezdi, ama görüntüde birileri vardı sonuçta yanımda.

Baktım Netflix’e, severim Marlon Brando’yu, baba adamdır (bir an tiksindim kendimden, kaybeden olman normal dedim kendime). Rıhtımlar Üzerinde vardı, normal dedim – başka türlü olamazdı zaten. Açtım bilgisayarda, seyretmeye başladım. Dalmışım bir kaç dakika sonra, gözlerimi açtığımda film daha bitmemişti. Karl Malden piyano çalıyordu karşımda, daha doğrusu “Çayelinden Öteye”nin notalarını çıkarmaya çalışıyordu. Beceremiyordu bir türlü. Garip bir şey vardı.

Kapattım ani bir tepkiyle filmi. Etrafıma baktım, aynıydı her şey. Sadece mutfaktan bir ses geliyordu. İki üç saat önce koyduğum çayın suyu bitmek üzere, kendi kendine kaynıyordu. Kapattım altını hemen, bilgisayarın yanına baktım, bitirdiğim Jack orada duruyordu piyanonun üstünde. Ben çayı ne zaman koymuştum ki?

Saate baktım, yarım olmuştu. Uykum yoktu bir türlü, kitaplığa baktım. Yekta Kopan’ın “Aile Çay Bahçesi”, ne zaman aldığımı hatırlayamadım bir türlü. Alkol kötü bir şey, aldım kitabı elime, telefonda “Again”i açtım, “Archive”den. Okumaya başladım, gecenin bir yarısından sonra.

“Komiser Ahmet, liman girişinde, müziği kısıp, görevlilere kazanın olduğu rıhtımı yerini sordu. Oldum olası alışamamıştı gemicilere. Sorusuna cevap alınca teşekkür bile etmeden ayrıldı yanlarından. Açtı tekrar radyoyu, “Çayımın Şekeri” çalıyordu. Seviyordu doksanların şarkılarını, özellikle de Ayna’yı. Birkaç dakika sonra düşen piyanonun yanına gelmişti. Kamyonun lastik izleri çok net bir şekilde görünüyordu, bu kirli zeminde bile. “

Attım kitabı elimden, bir şeyler oluyordu, gerçek olamazdı hiç bir şey. Rüyaydı, evet her zaman rüya olurdu bu- kitaplarda, filmlerde, her şeyde. Bana hiç denk gelmemişti ama böyle acayip rüyalar. Filmlerden öğrendiğim şekilde bir çimdik attım koluma. Acıdı tabi, rüya olsa da acırdı zaten diye düşündüm önce, sonra da çimdiğin gereksizliğini.

Nasıl uyanacaktım peki gerçekten rüyaysa -ki hiç kuşkusuz öyleydi- uykumdan. Hiç deneyimlememiştim böyle bir şeyi, kastım biraz kendimi- zorladım, ıkındım. I ıh, olmuyordu. Böyle bir şey değildi uyanmak. Her zaman yaptığım gibi akışına bırakacaktım her şeyi. Madem bu bir rüya, keyfini çıkarmalıydım. Ne düşünürsem olurdu mesela. Birisini düşündüm hemen, gelmedi yanıma haliyle.Rüyada bile imkansız dedim demek ki, o zaman.

Sonra dışarı çıktım, rüyadaydım nasılsa, şu kazanın olduğu rıhtıma gitme isteği duydum. Mersin’de bile oturmuyordum halbuki. Rüyalarda kaybeden olmaz nasılsa diye düşündüm, biraz önceki hayal kırıklığımı görmezden gelerek. Cep telefonuma mesaj geldi o zaman. Bir sevkıyat çıkmıştı Mersin’e. Evin önündeki Çay Kamyonuna atlayıp sürmeye başladım oraya doğru. Ben kamyon şoförü müydüm , C sınıfı ehliyetim var mıydı hiç bilmiyorum. Ama anahtarı cebimdeydi kamyonun, demek ki doğruydu.

Yolda iki ayrı antitez birbiriyle çarpışıyordu kafamda. “Ömürün bitip yolun bitmemesi” ile “Rüyalardaki şeylerin su gibi akıp geçmesi” kavramları kafamın iki yanından baskı yapıyorlardı bana. Ama ben dirayetli birisiydim her zaman. Yolda bir yerde mola verip düşündüm, tipik bir kamyoncu mola yeriydi burası. Karl Malden piyano’da “Çayelinden Öteye”yi çalıyordu, bu kez beceriyordu kerata. Sonra Mahsun isimli bir kamyoncu kendisini itip “One More Cup of Coffee’”ye başlayınca, rüyanın sonlarına doğru yaklaştığımı anladım. Hemen kalkıp devam ettim yola ve ömrümden pardon rüyamdan önce bitirdim.

Mersin limanına girerken radyoda Ayna çalmaya başlamıştı, Çayımın şekeri. Şekersiz içerim çayımı gerçi ben, sevdiğimden değil ama, öyle alıştım artık dört beş yıldır. İlk bırakınca şekeri diyorlardı, çayın gerçek tadını alacaksın diye. Bilmiyorum çayın tadını aldım mı gerçekten, ama o zamandır hayatın tadını kaybettim ben.

Rıhtıma vardığımda büyük bir vinç, konteynerları Romanya bayraklı bir gemiye yüklüyordu. Geminin ismine baktım, Elia Kazan’dı. Yine gülerek kamera olduğunu farz etiğim rüyanın dışına doğru baktım. Bu dördüncü duvar olayına alışmıştım rüyaya başladığımdan beri. Tahminlerim doğruysa birazdan piyano düşecek, rüya da sona erecekti. Hızlandım, hızla geçtim vincin altından, durdum sonra. Bir şey olmamıştı. Geri geri gittim, tekrar denedim – hala yoktu.

Durdum indim aşağıya, baktım yukarı, o anda köşeden bir araba çıktı. Üzerime doğru süratle gelirken bangır bangır çalıyordu Ayna’dan “Çayımın Şekeri”. Ben şekersiz içerim aslında, ama bir umut atladım arabanın önüne. Sert bir frenle yanımda durdu ne yazık ki. Uzun boylu kalıplı bir adam çıktı arabadan dışarı. Komiser Ahmet olduğunu söyleyip, kaza hakkında bir şeyler sormaya başladı.

Raydan çıkmıştı her şey, rüyaların bile bir mantığı olması gerekiyordu, yoksa niye görmek için çaba sarf edelim ki diye düşündüm. Zamanlar, insanlar , kavramlar iyice karışmaya başlamıştı ki, Komiser Ahmet bağırarak sertçe itti beni. Yere düşerken son gördüğüm Ahmet’in başının üstündeki dev kuyruklu piyanoydu.

Korkarak açtı gözlerini Ahmet, uzun zamandır böyle garip bir rüya görmemişti. Baktı sağına, hala uyuyordu eşi, öptü yanağından. İçeri geçti mutfağa, bir bardak sallama çay koydu kendine. Gülümsedi çayı düşününce. Neden böyle olduğunu biliyordu aslında, bütün gece bir şeyler düşünmüştü. Telefonda açtı 1000kitap uygulamasını. Al işte, 11 kişi yazmıştı bile hikayelerini, kendisi de bir şeyler bulacaktı yakında biliyordu. Rüya olmazdı ama çok saçmaydı. Şu etkinliği düzenleyen adama küfrederek kapattı uygulamayı. Tuvalete gitti, Kayıp Rıhtım dergisindeki hikayeleri incelemeye başladı telefonunda.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s