Tanrının Dokuz Milyar Adı- Arthur C. Clarke (1954)

“Kitaba adını veren bu öykü, yapacak daha iyi bir işim olmadığından, Roosevelt Oteli’nde yağmurlu bir hafta sonu boyunca yazıldı. Öykünün temel aritmetiği daha sonraları J. B. S. Haldane tarafından sorgulandı; ancak durumu, şu an mahiyeti hafızamdan silinmiş olan bazı alfanümerik kaçamaklarla kurtarmayı başardım. ‘J. B. S.’ ayrıca bu öykü ve ‘Yıldız’ hakkında şu yorumda bulunmuştu: ‘Tanrı hakkında orijinal bir şeyler yazmış olan hayattaki çok az kişiden birisin. Aslına bakarsan birbirine zıt birkaç farklı şey yazdın. Eğer tek bir teolojik hipoteze sadık kalsaydın, toplum için ciddi bir tehlike arz edebilirdin.’ Bu çelişkimden memnunum; küçük harfle başlayan bir peygamber olmayı tercih ederim. Yine de, kalıcı bir mit yaratmışım gibi görünüyor: Çok uzun zaman önce değil, BBC’deki bir radyo programında bu öykünün girişindeki durumdan yaşanmış bir gerçek gibi bahsedildi. Ve artık IBM bilgisayarları kutsal metin araştırmaları alanına girdiğine göre, belki de bu tema gerçekliğe biraz daha yaklaşıyordur.”

“Bu biraz sıra dışı bir talep,” dedi Dr. Wagner, takdire şayan olduğunu umduğu bir soğukkanlılıkla. “Bildiğim kadarıyla, ilk kez birinden bir Tibet manastırına Otomatik Sıralama Bilgisayarı tedarik etmesi isteniyor. Meraklı görünmek istemem ama—ee—müessesenizin böyle bir makineye pek ihtiyacı olacağını düşünmezdim. Bununla tam olarak ne yapmayı planladığınızı açıklar mısınız?”

“Memnuniyetle,” diye yanıtladı lama; ipek cübbesini düzelterek ve döviz hesaplamaları için kullandığı sürgülü hesap cetvelini dikkatlice yerine koyarken. “Sizin Mark V Bilgisayarınız, on haneye kadar olan her türlü rutin matematiksel işlemi gerçekleştirebiliyor. Ancak bizim çalışmamızda sayılarla değil, harflerle işimiz var. Çıkış devrelerini modifiye etmenizi istediğimiz için, makine sayı sütunları yerine kelimeler yazdıracak.”

“Pek anlayamadım…”

“Bu, üzerinde son üç yüzyıldır çalıştığımız bir proje—aslına bakarsanız manastır kurulduğundan beri. Sizin düşünce yapınıza biraz yabancı, bu yüzden açıklarken beni açık bir zihinle dinlemenizi umuyorum.”

“Elbette.”

“Aslında oldukça basit. Tanrı’nın mümkün olan tüm isimlerini içeren bir liste derliyoruz.”

“Efendim? Anlayamadım?”

Lama istifini bozmadan devam etti: “Tüm bu isimlerin, bizim tasarladığımız bir alfabeyle en fazla dokuz harf kullanılarak yazılabileceğine inanmak için sebeplerimiz var.”

“Ve bunu üç yüzyıldır mı yapıyorsunuz?”

“Evet; görevi tamamlamamızın yaklaşık on beş bin yıl süreceğini tahmin ediyorduk.”

“Ah,” Dr. Wagner’in kafası biraz karışmış görünüyordu. “Şimdi neden makinelerimizden birini kiralamak istediğinizi anlıyorum. Peki ama bu projenin tam olarak amacı nedir?”

Lama saniyenin küçük bir parçası kadar tereddüt etti; Wagner onu gücendirip gücendirmediğini merak etti. Öyleyse bile, verilen yanıtta en ufak bir rahatsızlık izi yoktu.

“İsterseniz buna ritüel deyin ama bu bizim inancımızın temel bir parçasıdır. Yüce Varlık’ın bilinen tüm o isimleri—Tanrı, Yehova, Allah vs. —bunlar yalnızca insan yapımı etiketlerdir. Burada tartışmaya niyetli olmadığım oldukça güç bir felsefi problem mevcut; ancak mevcudiyet bulabilecek tüm o muhtemel harf kombinasyonlarının bir yerlerinde, Tanrı’nın gerçek isimleri diyebileceğimiz şeyler gizli. Harflerin sistematik permütasyonuyla, biz de bunların hepsini listelemeye çalışıyoruz.”

“Anlıyorum. AAAAAAA…’dan başlayıp ZZZZZZZZ…’ye kadar ilerliyorsunuz.”

“Tam olarak öyle; gerçi biz kendimize has özel bir alfabe kullanıyoruz. Elektromatik daktiloları buna göre modifiye etmek elbette basit bir iş. Asıl ilginç olan problem ise, saçma kombinasyonları eleyecek uygun devreleri tasarlamak. Örneğin, hiçbir harf art arda üç kereden fazla geçmemeli.”

“Üç mü? Şüphesiz iki demek istediniz.”

“Üç, doğrudur. Korkarım nedenini açıklamak, dilimizi anlıyor olsaydınız bile çok uzun sürerdi.”

“Eminim öyledir,” dedi Wagner aceleyle. “Devam edin.”

“Neyse ki Otomatik Sıralama Bilgisayarınızı bu işe uyarlamak basit bir mesele olacak; zira makine bir kez düzgünce programlandığında, her harfi sırasıyla dizecek ve sonucu yazdıracaktır. Bizim on beş bin yılımızı alacak bir işi, o yüz günde bitirebilecektir.”

Dr. Wagner, aşağıda çok uzaklarda kalan Manhattan caddelerinden gelen zayıf seslerin pek farkında değildi. Başka bir dünyadaydı; insan yapımı değil, doğal dağların dünyasında. Bu keşişler, kuşaklar boyu uzak kartal yuvalarında sabırla çalışmış, manasız kelimelerden oluşan listelerini derlemişlerdi. İnsanoğlunun çılgınlıklarının bir sınırı var mıydı? Yine de içindeki düşünceleri belli etmemeliydi. Müşteri her zaman haklıydı…

“Mark V’i bu türden listeler yazdıracak şekilde modifiye edebileceğimizden hiç şüphem yok,” diye yanıtladı doktor. “Beni daha ziyade kurulum ve bakım problemleri düşündürüyor. Bugünlerde Tibet’e ulaşmak pek kolay olmayacak.”

“Onu biz halledebiliriz. Parçalar uçakla taşınabilecek kadar küçük; makinenizi seçme nedenlerimizden biri de buydu zaten. Eğer onları Hindistan’a ulaştırabilirseniz, oradan ötesi için ulaşımı biz sağlayacağız.”

“Ve iki mühendisimizi mi kiralamak istiyorsunuz?”

“Evet, projenin süreceği o üç ay boyunca.”

“Personel biriminin bunu ayarlayabileceğinden eminim.” Dr. Wagner masasındaki not defterine bir şeyler karaladı. “Yalnızca iki nokta daha var—”

O cümlesini bitiremeden lama küçük bir kağıt parçası uzattı.

“Bu, Asya Bankası’ndaki onaylı kredi bakiyem.”

“Teşekkür ederim. Görünüşe göre—ee—yeterli. İkinci mesele o kadar önemsiz ki sözünü etmeye çekiniyorum ama bariz olanın ne kadar sık gözden kaçırıldığına şaşarsınız. Ne tür bir elektrik enerjisi kaynağınız var?”

“Yüz on voltta elli kilovat sağlayan bir dizel jeneratör. Yaklaşık beş yıl önce kuruldu ve oldukça güvenilir. Manastırdaki hayatı çok daha konforlu hale getirdi; fakat elbette aslen dua çarklarını döndüren motorlara güç sağlamak için kurulmuştu.”

“Elbette,” diye eşlik etti Dr. Wagner. “Bunu düşünmeliydim.”

Korkuluktan aşağıya bakmak baş döndürücü olsa da zamanla insan her şeye alışıyordu. Üç ayın sonunda George Hanley, uçuruma doğru 700 metrelik o ani dalıştan veya aşağıdaki vadide dama tahtası gibi uzanan uzak tarlalardan artık etkilenmiyordu. Rüzgarın aşındırıp pürüzsüzleştirdiği taşlara yaslanmış, isimlerini öğrenme zahmetine hiç girmediği uzak dağlara asık suratla bakıyordu.

George’a göre bu, başına gelen en çılgınca şeydi. Laboratuvardan şakacı biri buna “Shangri-La Projesi” adını takmıştı. Haftalardır Mark V, anlamsız saçmalıklarla dolu dönümlerce kağıt kusuyordu. Bilgisayar; sabırla, amansızca harfleri tüm olası kombinasyonlarıyla yeniden diziyor, bir sınıfı bitirip diğerine geçiyordu. Sayfalar elektromatik daktilolardan çıktıkça, keşişler onları dikkatle kesip devasa defterlere yapıştırıyorlardı. Bir hafta sonra, Tanrı’ya şükürler olsun ki bitirmiş olacaklardı. Keşişleri; on, yirmi ya da yüz harfli kelimelerle uğraşmalarına gerek olmadığına ikna eden o anlaşılmaz hesaplamalar her neyse, George bunu bilmiyordu. Tekrar eden kâbuslarından biri de planın değişmesi ve (doğal olarak Sam Jaffe1 adını taktıkları, oysa ona hiç benzemeyen) Baş Lama’nın aniden projenin yaklaşık M.S. 2060 yılına kadar uzatıldığını duyurmasıydı. Bunu yapabilecek kapasitedeydiler.

George, Chuck yanına korkuluğa çıktığında rüzgarda çarparak kapanan ağır ahşap kapının sesini duydu. Chuck, her zamanki gibi onu keşişler arasında bu kadar popüler yapan o purolardan birini içiyordu; anlaşılan keşişler hayatın küçük zevklerinin tamamını, büyük zevklerinin ise çoğunu kucaklamaya dünden razıydılar. Bu onların lehine bir puandı: Deli olabilirlerdi ama sofu ya da dar kafalı değillerdi. Örneğin, köye yaptıkları o sık ziyaretler…

“Dinle George,” dedi Chuck telaşla. “Başımıza bela açacak bir şey öğrendim.”

“Sorun ne? Makine mi arıza yaptı?” Bu, George’un hayal edebileceği en kötü ihtimaldi. Dönüşünü geciktirebilirdi ve hiçbir şey bundan daha korkunç olamazdı. Şu anki ruh haliyle, bir televizyon reklamı görmek bile gökten inen bir kudret helvası gibi gelirdi ona. En azından evle bir bağ kurmuş olurdu.

“Hayır, öyle bir şey değil.” Chuck, normalde yükseklikten korkmasına rağmen alışılmadık bir şekilde korkuluğun üzerine yerleşti. “Tüm bu olan bitenin asıl sebebini öğrendim.”

“Ne demek istiyorsun? Bildiğimizi sanıyordum.”

“Elbette; keşişlerin ne yapmaya çalıştığını biliyoruz. Ama neden yaptıklarını bilmiyorduk. Bu duyacağın en çılgınca şey—”

“Bana yeni bir şey söyle,” diye homurdandı George.

“—ama bizim ihtiyar Sam ağzındaki baklayı çıkardı. Her öğleden sonra sayfaların çıkışını izlemek için nasıl uğradığını biliyorsun. Pekala, bu kez oldukça heyecanlı görünüyordu, ya da en azından olabileceği kadar heyecanlıydı. Ona son döngüde olduğumuzu söylediğimde, o şirin İngiliz aksanıyla, ne yapmaya çalıştıklarını hiç merak edip etmediğimi sordu. ‘Tabii ki’ dedim; o da anlattı.”

“Devam et, dinliyorum.”

“Şöyle ki; Tanrı’nın tüm isimlerini listelediklerinde —ki bunların yaklaşık dokuz milyar tane olduğunu hesaplıyorlar— Tanrı’nın amacının gerçekleşeceğine inanıyorlar. İnsan ırkı, yaratılış amacını tamamlamış olacak ve devam etmenin hiçbir anlamı kalmayacak. Hatta, devam etme fikrinin kendisi bir nevi küfür sayılıyor.”

“Peki ne yapmamızı bekliyorlar? İntihar mı edelim?”

“Ona gerek yok. Liste tamamlandığında Tanrı araya giriyor ve her şeyi bir güzel sona erdiriyor… bom! Her şey bitiyor.”

“Ah, anladım. Biz işimizi bitirdiğimizde dünyanın sonu gelecek.”

Chuck sinirli bir kahkaha attı.

“Sam’e ben de aynen böyle söyledim. Ne oldu biliyor musun? Bana sınıftaki aptal bir öğrenciymişim gibi tuhaf bir bakış fırlattı ve ‘O kadar önemsiz bir şey değil,’ dedi.”

George bir an bunu düşündü.

“Ben buna ‘Geniş Perspektif’ten Bakmak’ derim işte,” dedi bir süre sonra. “Peki sence bu konuda ne yapmalıyız? Bizim için en ufak bir fark yaratacağını sanmıyorum. Sonuçta deli olduklarını zaten biliyorduk.”

“Evet ama ne olabileceğini görmüyor musun? Liste tamamlandığında ve o Sur Borusu —ya da her ne bekliyorlarsa— çalmadığında, kabak bizim başımıza patlayabilir. Kullandıkları bizim makinemiz. Bu durumdan zerre kadar hoşlanmadım.”

“Anlıyorum,” dedi George yavaşça. “Haklılık payın var. Ama bilirsin, bu tarz şeyler daha önce de yaşandı. Ben Louisiana’da çocukken, dünyanın önümüzdeki pazar son bulacağını söyleyen çatlak bir vaizimiz vardı. Yüzlerce insan ona inanmış, hatta evlerini barklarını satmışlardı. Yine de hiçbir şey olmayınca, beklediğin gibi saldırganlaşmadılar. Sadece vaizin hesaplamalarda bir hata yaptığına karar verdiler ve inanmaya devam ettiler. Sanırım bazıları hâlâ inanıyordur.”

“Pekala, fark etmediysen söyleyeyim; burası Louisiana değil. Biz sadece iki kişiyiz, onlardan ise yüzlerce var. Onları seviyorum ve hayatının eseri elinde patladığında ihtiyar Sam adına üzüleceğim. Ama yine de, şu an başka bir yerde olmayı dilerdim.”

“Bunu haftalardır diliyorum. Fakat sözleşme bitmeden ve bizi buradan uçuracak nakliye aracı gelmeden yapabileceğimiz hiçbir şey yok.”

“Aslında,” dedi Chuck düşünceli bir tavırla, ” küçük bir sabotajı her zaman düşünebiliriz.”

“Hadi oradan, sakın ha! Bu işleri daha da beter yapar.”

“Benim kastettiğim şekilde değil. Bak şimdi; makine, günde yirmi saatlik çalışma düzeniyle işini dört gün sonra bitirecek. Nakliye uçağı ise bir hafta içinde gelecek. Tamam işte; tek yapmamız gereken, bakım dönemlerinden birinde değiştirilmesi gereken bir şeyler bulmak—işleri birkaç gün aksatacak bir şeyler. Onu tamir ederiz elbette, ama çok çabuk değil. Zamanlamayı doğru ayarlarsak, son isim sicilden çıktığı anda biz havaalanına varmış oluruz. O zaman bizi yakalayamazlar.”

“Bundan hoşlanmadım,” dedi George. “Bu hayatımda ilk kez bir işi yarım bırakıp kaçışım olacak. Üstelik bu onları şüphelendirir. Hayır, oturup başımıza gelecekleri bekleyeceğim.”

“Hâlâ hoşlanmıyorum,” dedi George, yedi gün sonra dayanıklı küçük dağ midillileri onları virajlı yoldan aşağı taşırken. “Ve sakın korktuğum için kaçtığımı sanma. Sadece yukarıdaki o zavallı yaşlı adamlar için üzülüyorum ve ne kadar saf olduklarını anladıkları sırada orada olmak istemiyorum. Acaba Sam bunu nasıl karşılayacak?”

“Tuhaf olan şu ki,” diye yanıtladı Chuck, “onunla vedalaşırken sanki onu yarı yolda bıraktığımızı biliyormuş gibi bir hisse kapıldım. Ve bu umurunda bile değildi; çünkü makinenin tıkır tıkır çalıştığını ve işin yakında biteceğini biliyordu. Ondan sonrası… Pekala, onun için ‘Ondan Sonrası’ diye bir şey yok zaten.”

George eyerinde döndü ve dağ yoluna geri baktı. Burası, manastırın net bir şekilde görülebileceği son noktaydı. Alçak, köşeli binalar gün batımının kızıllığına karşı birer silüet gibi duruyordu; orada burada yanan ışıklar, bir transatlantiğin yan tarafındaki lumbuzlar gibi parıldıyordu. Elektrik ışıklarıydı bunlar; elbette Mark V ile aynı devreyi paylaşıyorlardı. George, “Daha ne kadar paylaşacaklar?” diye merak etti. Keşişler öfke ve hayal kırıklığıyla bilgisayarı parçalayacaklar mıydı? Yoksa sadece sessizce oturup hesaplamalarına en baştan mı başlayacaklardı?

Şu anda yukarıda, dağda tam olarak neler olduğunu biliyordu. Baş Lama ve yardımcıları ipek cübbeleri içinde oturmuş, genç keşişler daktilolardan aldıkları sayfaları devasa ciltlere yapıştırırken onları inceliyorlardı. Kimse tek kelime etmiyordu. Duyulan tek ses, tuşların kağıda vuran durmak bilmez tıkırtısı, o hiç bitmeyen yağmur fırtınasıydı; zira Mark V’in kendisi, saniyede binlerce hesaplama yaparken tamamen sessizdi. George, üç ay boyunca buna maruz kalmanın insanı çileden çıkarmaya yeteceğini düşündü.

“İşte orada!” diye seslendi Chuck, vadiyi işaret ederek. “Güzel görünmüyor mu?”

George, kesinlikle öyle, diye düşündü. Hırpalanmış eski DC32, pistin sonunda gümüşten küçük bir haç gibi yatıyordu. İki saat içinde onları özgürlüğe ve akıl sağlığına doğru taşıyor olacaktı. Bu, kaliteli bir likör gibi tadı çıkarılmaya değer bir düşünceydi. George, midillisi sabırla yokuş aşağı yürürken bu fikri zihninde evirip çevirdi.

Yüksek Himalayalar’ın hızla çöken gecesi neredeyse üzerlerindeydi. Neyse ki yol, o bölgenin şartlarına göre oldukça iyiydi ve ikisinin de yanında fenerleri vardı. En ufak bir tehlike yoktu, sadece dondurucu soğuğun getirdiği bir huzursuzluk vardı. Başlarının üzerindeki gökyüzü tamamen berraktı ve tanıdık, dost yıldızlarla ışıl ışıldı. George, “En azından,” diye düşündü, “hava şartları yüzünden pilotun havalanamama riski olmayacak.” Geriye kalan tek endişesi de buydu.

Şarkı söylemeye başladı ama bir süre sonra vazgeçti. Her yanda beyaz kapüşonlu hayaletler gibi parıldayan bu devasa dağ arenası, böylesi bir neşeyi pek teşvik etmiyordu. Bir süre sonra George saatine göz attı.

“Bir saate orada oluruz,” diye seslendi omzunun üzerinden Chuck’a. Sonra bir son dakika düşüncesiyle ekledi: “Acaba bilgisayar işini bitirdi mi? Tam bu vakitlerde bitmiş olması gerekiyordu.”

Chuck cevap vermeyince George eyerinde arkaya doğru döndü. Chuck’ın yüzünü, gökyüzüne dönmüş beyaz bir oval şeklinde hayal meyal seçebiliyordu.

“Bak,” diye fısıldadı Chuck. George gözlerini göğe dikti. (Eninde sonunda, her şeyin sonu gelir)

Yukarıda, sessiz sedasız, yıldızlar sönüyordu.

  1. 1937 yapımı Lost Horizon filminde Baş Lama karakterini oynayan aktör. ↩︎
  2. 1930-40’larda kullanılan bir nakliye uçağı ↩︎

Yorum bırakın