Ya da İstiridyelerle Dolu Tüm Denizler- Avram Davidson (1958)

Adam F & O Bisiklet Dükkânı’na girdiğinde, Oscar onu içten bir “Selamlar!” ile karşıladı. Sonra, gözlüklü ve iş takımı giymiş orta yaşlı ziyaretçiye daha yakından bakınca alnı kırıştı ve kalın parmaklarını şıklatmaya başladı.

“Aa, durun, sizi tanıyorum,” diye mırıldandı. “Bay… şey… isminiz dilimin ucunda, hay aksi…” Oscar, geniş göğüslü bir adamdı. Turuncu saçları vardı.

“Elbette tanıyorsun,” dedi adam. Ceketinin yakasında bir Lion’s Kulübü rozeti vardı. “Hatırlasana, kızıma vitesli bir kız bisikleti satmıştın? Ortağının üzerinde çalıştığı o kırmızı Fransız yarış bisikleti hakkında laflamıştık—”

Oscar büyük elini yazar kasanın üzerine vurdu. Başını kaldırıp gözlerini yukarı devirdi. “Bay Whatney!” Bay Whatney gülümsedi. “Tabii ya. Yahu nasıl unuturum? Sonra karşıya geçip birer ikişer bira içmiştik. Ee, nasılsınız Bay Whatney? Sanırım bisiklet —İngiliz modeliydi, değil mi? Evet. Memnun kalmış olmalısınız, yoksa çoktan geri gelirdiniz, değil mi?”

Bay Whatney bisikletin iyi olduğunu, hem de çok iyi olduğunu söyledi. Sonra ekledi: “Duyduğuma göre bir değişiklik olmuş ama. Artık tek başınaymışsın. Ortağın…”

Oscar yere baktı, alt dudağını dışarı sarkıtıp kafa salladı. “Duydunuz demek, ha? Hı-hı. Artık tek başımayım. Üç ayı geçti.”

Ortaklık üç ay önce sona ermişti ama çatırdamaya başlayalı çok olmuştu. Ferd kitaplardan, uzunçalar plaklardan ve üst perdeden sohbetlerden hoşlanırdı. Oscar ise birayı, bovlingi ve kadınları severdi. Herhangi bir kadını. Herhangi bir zamanda.

Dükkân parkın yakınındaydı; piknikçilere bisiklet kiralayarak iyi iş yapıyorlardı. Eğer bir kadın, işte kadın denebilecek kadar büyümüş ya da  yaşlı denebilecek kadar da yaşlanmamışsa —veya bu ikisinin arasında herhangi bir yerdeyse— ve yalnızsa, Oscar hemen sorardı: “Altındaki makine nasıl hissettiriyor? Her şey yolunda mı?”

“Şey… sanırım öyle.”

Oscar başka bir bisiklet kapıp, “Dur bakalım, emin olmak için seninle biraz süreyim,” derdi. “Hemen dönerim Ferd.” Ferd her zaman kasvetle başını sallardı. Oscar’ın hemen dönmeyeceğini bilirdi. Daha sonra Oscar, “Umarım ben parkta ne kadar malı götürdüysem, sen de dükkânda o kadar iş yapmışsındır,” derdi.

Ferd, “Beni bunca zaman burada yapayalnız bıraktın,” diye homurdanırdı.

Oscar genellikle buna parlardı. “Tamam o zaman, bir dahaki sefere sen git, beni burada bırak. Bak bakalım senin iki parça eğlenceni kıskanıyor muyum?”

Ama elbette biliyordu ki —uzun boylu, zayıf, patlak gözlü— Ferd asla gitmezdi. Oscar, iman tahtasına vurarak, “Sana iyi gelir,” derdi. “Göğsünde kıl çıkar.”

Ferd, göğsünde ihtiyacı olandan fazla kıl olduğunu mırıldanırdı. Gizlice kollarının altına bakardı; kollarının üst kısmı pürüzsüz ve beyaz olsa da, alt kısımları uzun siyah kıllarla kaplıydı. Lisedeyken de böyleydi ve bazıları onunla dalga geçer, “Tüylü Ferdie” derlerdi. Bunun onu rahatsız ettiğini bilirler ama yine de yaparlardı. O zamanlar —hâlâ da öyle— merak ederdi; insanlar kendilerine hiçbir zararı dokunmamış birini kasten nasıl incitebilirlerdi? Bu nasıl mümkün olabiliyordu?

Başka şeylere de kafa yorardı. Her zaman.

“Komünistler…” Gazetenin başında başını iki yana salladı. Oscar, Komünistler hakkında kısa ve özlü bir küfür salladı. Ya da konu idam cezası olabilirdi. “Ah, masum bir adam idam edilirse ne korkunç bir şey olur,” diye inledi Ferd. Oscar, bunun o herifin şanssızlığı olduğunu söyledi.

“Uzat şu levyeyi,” dedi Oscar.

Ferd, başkalarının küçük dertlerini bile dert edinirdi. Mesela şu çiftin bebek sepetli tandem bisikletle geldiği zaman gibi. Sadece bedava hava basıp gideceklerdi; sonra kadın bebeğin bezini değiştirmeye karar verdi ve çengelli iğnelerden biri kırıldı.

“Neden hiçbir zaman çengelli iğne bulunmaz ki?” diye söylendi kadın, orayı burayı kurcalayarak. “Hiçbir zaman çengelli iğne olmuyor.”

Ferd sempati dolu sesler çıkardı, bakmaya gitti; ofiste birkaç tane olduğundan emin olsa da bulamadı. Sonunda bezin bir yanını kaba bir düğüm atarak öylece sürüp gittiler.

Öğle yemeğinde Ferd, çengelli iğne meselesinin ne kötü olduğunu söyledi. Oscar bir sandviçe dişlerini geçirdi, asıldı, kopardı, çiğnedi ve yuttu. Ferd sandviç soslarıyla deneyler yapmayı severdi —en sevdiği krem peynir, zeytin, ançüez ve avokadonun biraz mayonezle ezilmesiydi— ama Oscar her zaman aynı ucuz salamı yerdi.

“Bebekle zor olmalı,” diye geveledi Ferd. “Sadece yolculuk değil, onu büyütmek de.”

Oscar, “Amman be,” dedi. “Her blokta bir eczane var; okuman yoksa bile en azından onları tanıyabilirsin.”

“Eczaneler mi? Ha, çengelli iğne almak için diyorsun.”

“Evet. Çengelli iğne.”

“Ama… bilirsin ya… bu doğru… aradığın zaman asla çengelli iğne bulunmaz.”

Oscar birasının kapağını açtı, ilk yudumu ağzında çalkaladı. “Aha! Ama her zaman bir sürü elbise askısı vardır. Her ay atarsın onları, sonraki ay bakarsın aynı dolap yine onlarla dolmuş. Boş zamanlarında ne yapmak istersin bilmem ama şu elbise askılarından çengelli iğne yapan bir alet icat etsen iyi edersin.”

Ferd dalgınca kafa salladı. “Ama boş zamanlarımda Fransız yarış bisikleti üzerinde çalışıyorum…” Bu; hafif, yere yakın, hızlı, kırmızı ve parıl parıl parlayan harika bir makineydi. Üzerindeyken kendinizi bir kuş gibi hissederdiniz. Ama ne kadar iyi olursa olsun, Ferd onu daha iyi yapabileceğini biliyordu. İlgisi azalana kadar dükkâna gelen herkese onu göstermişti.

Doğa onun son hobisiydi; daha doğrusu doğa hakkında okumaktı. Bir gün parktan ellerinde teneke kutularla birkaç çocuk geçmiş, kutuların içindeki semenderleri ve kurbağaları gururla Ferd’e göstermişlerdi. Ondan sonra kırmızı yarış bisikleti üzerindeki çalışmalar yavaşladı ve Ferd boş zamanlarını doğa tarihi kitaplarına ayırmaya başladı.

“Taklitçilik!” diye bağırdı Oscar’a. “Harika bir şey!”

Oscar, gazetedeki bovling skorlarından kafasını ilgiyle kaldırdı. “Geçen gece televizyonda Edie Adams’ı gördüm, Marilyn Monroe taklidi yapıyordu. Of of, neydi öyle.”

Ferd sinirlendi, başını iki yana salladı. “O tür bir taklitçilikten bahsetmiyorum. Böceklerin ve örümceğimsilerin, kuşlar veya diğer böcekler ve örümceğimsiler tarafından yenmekten kurtulmak için yaprakların, dalların ve benzeri şeylerin şeklini taklit etmelerinden bahsediyorum.”

Oscar’ın ağır yüzünden bir inanmazlık ifadesi geçti. “Yani şekil mi değiştiriyorlar? Ne anlatıyorsun sen bana?”

“Hı-hı, bu doğru. Bazen bu taklitçilik saldırgan amaçlar için oluyor; tıpkı kaya gibi görünen Güney Afrika kaplumbağası gibi, balıklar ona doğru yüzüyor ve o da onları yakalıyor. Ya da Sumatra’daki o örümcek. Sırtüstü yattığında bir kuş pisliği gibi görünüyor. Kelebekleri bu yolla yakalıyor.”

Oscar iğrenmiş ve inanmazlık dolu bir sesle güldü. Bovling skorlarına geri dönerken sesi azalarak kayboldu. Bir eli cebini yokladı, geri çekildi, gömleğinin altındaki turuncu ormanı dalgınca kaşıdı, sonra arka cebini patpatladı.

“Nerede bu kurşun kalem?” diye mırıldandı, ayağa kalktı, ofise dalıp çekmeceleri hızla açtı. Onun yüksek sesli “Hey!” bağırışı Ferd’i küçücük odaya getirdi.

“Ne oldu?” diye sordu Ferd.

Oscar bir çekmeceyi işaret etti. “Hani bir keresinde burada hiç çengelli iğne olmadığını iddia etmiştin, hatırlıyor musun? Şuna bak, kahrolası çekmece tamamen bunlarla dolu.”

Ferd bakakaldı, başını kaşıdı, daha önce buraya baktığından emin olduğunu cılız bir sesle söyledi…

Dışarıdan kontralto bir ses, “Kimse var mı?” diye sordu.

Oscar çalışma masasını ve içindekileri anında unuttu, “Hemen geliyorum,” diye seslendi ve ortadan kayboldu. Ferd onu yavaşça takip etti.

Dükkânda oldukça iri yapılı, kaslı baldırları ve derin bir göğsü olan genç bir kadın vardı. Kendi bisikletinin selesini Oscar’a işaret ediyordu; Oscar ise “Hı-hı” diyor ve kadından çok başka şeylere bakıyordu. “Gördüğünüz gibi, biraz fazla önde (“Hı-hı”). Tek ihtiyacım olan bir İngiliz anahtarı (“Hı-hı”). Aletlerimi unutmam ne aptalcaydı.”

Oscar, “Hı-hı” diye otomatik olarak tekrarladı, sonra kendine geldi. “Şipşak hallederim,” dedi ve —kadının kendi başına yapabileceği konusundaki ısrarına rağmen— halletti de. Gerçi pek şipşak sayılmazdı. Para almayı reddetti. Sohbeti uzatabildiği kadar uzattı.

“Şey, teşekkür ederim,” dedi genç kadın. “Şimdi gitmeliyim.”

“Makine şimdi size iyi hissettiriyor mu?”

“Kusursuz. Teşekkürler—”

“Şöyle yapalım, sadece emin olmak için sizinle biraz süreyim—”

Armut şeklindeki kahkaha notaları genç kadının göğsünü kabarttı. “Ah, bana yetişemezsiniz ki! Benim makinem bir yarış bisikleti!”

Ferd, Oscar’ın gözünün köşeye kaydığını gördüğü an aklından geçeni anladı. Öne çıktı. “Hayır” deyişi, ortağının yüksek sesli, “Bence buradaki bu yarış bisikleti sizinkine yetişebilir!” bağırışında boğuldu.

Genç kadın işveli bir şekilde kıkırdadı; eh, buna bakacaklarını söyledi ve uzaklaştı. Oscar, Ferd’in uzanmış elini görmezden gelerek Fransız bisikletinin üzerine atladı ve gözden kayboldu. Ferd kapıda durmuş, gidonlarının üzerine eğilmiş iki figürün parkın içindeki yolda gözden kaybolmasını izledi. Yavaşça içeri döndü.

Oscar ancak akşama doğru, terli ama gülümseyerek geri döndü. Ağzı kulaklarına varıyordu. “Vay be, ne hatun ama!” diye bağırdı. Başını iki yana salladı, ıslık çaldı, el kol hareketleri yaptı, basıncı boşalan buhar gibi sesler çıkardı. “Of ulan of, nasıl bir öğleden sonraydı ama!”

“Ver şu bisikleti,” diye talep etti Ferd.

Oscar, “He, tabii,” dedi; bisikleti ona teslim edip yıkanmaya gitti. Ferd makineye baktı. Kırmızı minesi tozla kaplanmış, üzerine çamur, toprak ve kurumuş ot parçaları sıçramıştı. Kirlenmiş, onuru kırılmış görünüyordu. Onu sürerken kendini hızlı bir kuş gibi hissetmişti…

Oscar ıslak bir şekilde ve neşe saçarak dışarı çıktı. Dehşet dolu bir çığlık atıp koşarak geldi.

Ferd elindeki bıçakla işaret ederek, “Uzak dur,” dedi. Lastikleri, seleyi ve sele kılıfını defalarca, tekrar tekrar kesti.

“Çıldırdın mı sen?” diye bağırdı Oscar. “Kafayı mı yedin? Ferd, hayır, yapma, Ferd—”

Ferd tekerlek tellerini kesti, büktü, kıvırdı. En ağır çekici aldı ve kadroyu tamamen şekilsiz bir hale gelene kadar dövdü, sonra da nefes nefese kalana dek dövmeye devam etti.

Oscar acı bir şekilde, “Sadece deli değilsin,” dedi, “aynı zamanda iğrenç bir kıskançsın. Cehenneme kadar yolun var.” Ayaklarını yere vurarak oradan uzaklaştı.

Kendini hasta ve kaskatı hisseden Ferd, dükkânı kilitledi ve yavaşça evinin yolunu tuttu. Okumaya hiç hevesi yoktu, ışığı söndürdü ve yatağa girdi; gecenin hışırtılı seslerini dinleyerek ve hararetli, çarpık düşüncelere dalarak saatlerce uyanık yattı.

O günden sonra, işin gereklilikleri dışında günlerce birbirleriyle konuşmadılar. Fransız yarış bisikletinin enkazı dükkânın arkasında yatıyordu. Yaklaşık iki hafta boyunca ikisi de onu görmek zorunda kalacakları arka tarafa geçmek istemedi.

Bir sabah Ferd dükkâna geldiğinde, daha konuşmaya başlamadan şaşkınlıkla başını iki yana sallayan ortağı tarafından karşılandı. “Bunu nasıl yaptın, bunu nasıl becerdin Ferd? Vay canına, ne harika bir iş çıkarmışsın —hakkını vermeliyim— artık dargınlık yok, değil mi Ferd?”

Ferd onun elini sıktı. “Tabii, tabii. Ama sen neden bahsediyorsun?”

Oscar onu arka tarafa götürdü. Kırmızı yarış bisikleti, tek parça halinde, üzerinde tek bir iz veya çizik olmadan, minesi her zamanki gibi parlak bir şekilde orada duruyordu. Ferd’in ağzı açık kaldı. Çömelip onu inceledi. Bu onun makinesiydi. Yaptığı her değişiklik, her geliştirme oradaydı.

Yavaşça doğruldu. “Rejenerasyon…”

“Ha? Ne dedin?” diye sordu Oscar. Sonra, “Hey, evlat, bembeyaz olmuşsun. N’aptın, bütün gece ayakta kalıp hiç uyumadın mı? Gel içeri geç de otur. Ama bunu nasıl becerdiğini hâlâ aklım almıyor.”

İçeride Ferd yerine oturdu. Dudaklarını ıslattı. “Oscar—dinle—” dedi.

“He?”

“Oscar. Rejenerasyonun ne olduğunu biliyor musun? Hayır mı? Dinle. Bazı kertenkele türleri vardır, onları kuyruğundan yakalarsan kuyrukları kopar ve yenisini çıkarırlar. Bir ıstakoz kıskancını kaybederse, yenisini üretir. Bazı solucan türleri —hidralar ve denizyıldızları da— onları parçalara ayırdığında, her bir parça eksik kısımlarını yeniden büyütür. Semenderler kaybettikleri ellerini yenileyebilir, kurbağalar yeniden bacak çıkarabilir.”

“Hadi canım, Ferd. Ama, hıh, yani: Doğa. Çok ilginç. Ama şimdi şu bisiklet meselesine dönersek —onu bu kadar iyi tamir etmeyi nasıl başardın?”

“Ona hiç dokunmadım. Kendini yeniledi. Bir semender gibi. Ya da bir ıstakoz.”

Oscar bunu düşündü. Başını eğdi, kaşlarının altından Ferd’e baktı. “Şey, bak Ferd… Dinle… Nasıl oluyor da bozulan her bisiklet bunu yapmıyor?”

“Bu sıradan bir bisiklet değil. Yani, gerçek bir bisiklet değil.” Oscar’ın bakışını yakalayınca bağırdı: “Ee, doğru söylüyorum!”

Bu bağırış, Oscar’ın tavrını şaşkınlıktan inançsızlığa dönüştürdü. Ayağa kalktı. “Diyelim ki, sırf laf olsun diye söylüyorum, şu böcekler ve yılanbalıkları veya her ne zıkkımdan bahsediyorsan o söylediklerinin hepsi doğru. Ama onlar canlı. Bir bisiklet canlı değildir.” Zafer kazanmışçasına aşağı doğru baktı.

Ferd bacağını iki yana salladı, bacağına baktı. “Bir kristal de canlı değildir, ancak koşullar uygunsa kırık bir kristal kendini yenileyebilir. Oscar, git çalışma masasında çengelli iğneler hâlâ duruyor mu bir bak. Lütfen, Oscar?”

Oscar’ın homurdanarak çalışma masasının çekmecelerini çekişini, içlerini kurcalayışını, çarparak kapatışını ve ağır adımlarla geri dönüşünü dinledi.

“I-ıh,” dedi. “Hepsi gitmiş. O zamanlar o kadının dediği ve senin de söylediğin gibi, aradığında hiçbir zaman çengelli iğne bulunmaz. Ortadan kaybolm—Ferd? Ne yap—”

Ferd dolabın kapağını aniden açtı ve bir elbise askısı sürüsü şangırdayarak dışarı dökülürken geriye sıçradı.

“Ve senin de dediğin gibi,” dedi Ferd ağzını çarpıtarak, “öte yandan, her zaman bolca elbise askısı bulunur. Daha önce burada hiç yoktu.”

Oscar omuz silkti. “Nereye varmaya çalıştığını anlamıyorum. Ama herhangi biri buraya girip iğneleri almış ve askıları bırakmış olabilir. Ben yapmış olabilirim—ama yapmadım. Ya da sen yapmışsındır. Belki—” Gözlerini kıstı. “Belki uyurgezerken falan yapmışsındır. Bir doktora görünsen iyi edersin. Amman be, berbat görünüyorsun.”

Ferd geri dönüp oturdu, başını ellerinin arasına aldı. “Berbat hissediyorum. Korkuyorum, Oscar. Neden mi korkuyorum?” Gürültülü bir şekilde nefes aldı. “Sana anlatacağım. Daha önce açıkladığım gibi, vahşi yerlerde yaşayan şeylerin oradaki diğer şeyleri taklit etmesi gibi. Dallar, yapraklar… kayaya benzeyen kurbağalar. Peki, diyelim ki… insanların yaşadığı yerlerde yaşayan… şeyler var. Şehirlerde. Evlerde. Bu şeyler, insanların yaşadığı yerlerde bulabileceğin diğer türden şeyleri taklit edebilir—“

“İnsanların yaşadığı yerlermiş, Tanrı aşkına!”

“Belki de farklı bir tür yaşam formudurlar. Belki de besinlerini havadaki elementlerden alıyorlardır. Çengelli iğnelerin ne olduğunu biliyor musun—bunların diğer türlerinin? Oscar, çengelli iğneler pupa formları ve sonra, bir nevi, çatlıyorlar. Larva formlarına dönüşüyorlar. Onlar da tıpkı elbise askısı gibi görünüyor. Onlar gibi hissettiriyorlar hatta, ama değiller. Oscar, değiller, aslında değiller, gerçekten değiller, değil…”

Ellerinin arasına doğru ağlamaya başladı. Oscar ona baktı. Başını iki yana salladı.

Bir dakika sonra, Ferd kendini biraz toparladı. Burnunu çekti. “Polislerin bulduğu ve sahipleri ortaya çıksın diye tuttukları, sonra da sahipleri çıkmadığı için —çünkü zaten hiç sahipleri yok— mezatta bizim satın aldığımız bütün o bisikletler… Çocukların bize sürekli satmaya çalıştığı bisikletler de aynı; onları sadece bulduklarını söylüyorlar ve aslında gerçekten buluyorlar çünkü onlar hiçbir zaman bir fabrikada üretilmedi. Büyüdüler. Büyüyorlar. Onları parçalıyor ve çöpe atıyorsun, kendilerini yeniliyorlar.”

Oscar orada olmayan birine dönüp başını iki yana salladı. “Vay anasını,” dedi. Sonra Ferd’e dönerek: “Yani bir gün çengelli iğne varken, ertesi gün onun yerine elbise askısı mı oluyor diyorsun?”

Ferd, “Bir gün bir koza vardır; ertesi gün bir güve,” dedi. “Bir gün bir yumurta vardır; ertesi gün bir tavuk. Ama… bunlarla olan şeyler, görebileceğin şekilde açık güpegündüz olmaz. Ancak geceleri, Oscar—geceleri bunun olduğunu duyabilirsin. Geceleri çıkan bütün o küçük sesler, Oscar—”

Oscar, “O zaman nasıl oluyor da göbeğimize kadar bisiklete batmıyoruz?” dedi. “Eğer her elbise askısına karşılık bir bisikletim olsaydı—”

Ama Ferd bunu da düşünmüştü. Açıkladığına göre, eğer her morina balığı yumurtası ya da her istiridye yavrusu olgunluğa erişebilseydi, bir insan okyanusu baştan başa morina balıklarının ya da istiridyelerin sırtına basarak geçebilirdi. O kadar çoğu ölüyordu, o kadar çoğu yırtıcı yaratıklar tarafından yeniyordu ki, Doğa asgari miktarın olgunluğa erişmesine izin vermek için azami miktarda üretmek zorundaydı. Oscar’ın sorusu ise şuydu: peki o zaman, hıh, elbise askılarını kim yiyordu?

Ferd’in gözleri duvarın, binaların, parkın, daha fazla binanın ötesine, ufka odaklandı. “Resmin bütününü görmelisin. Gerçek iğnelerden ya da askılardan bahsetmiyorum. Diğerlerine bir isim buldum—onlara ‘sahte dostlar’ diyorum. Lise Fransızcasında, İngilizce kelimelere benzeyen ama aslında farklı olan Fransızca kelimelere dikkat etmemiz gerekirdi. Onlara ‘Faux amis’ derler. Sahte dostlar. Sahte-iğneler. Sahte-askılar… Onları kim mi yiyor? Kesin olarak bilmiyorum. Belki de sahte elektrikli süpürgeler?”

Ortağı yüksek sesli bir iniltiyle ellerini dizlerine şaplattı. “Ferd, Ferd, Tanrı aşkına,” dedi. “Senin derdin ne biliyor musun? İstiridyelerden bahsediyorsun ama onların ne işe yaradığını unutmuşsun. Dünyada iki tür insan olduğunu unutmuşsun. Kapat şu kitapları, şu böcek kitaplarını ve Fransızca kitaplarını. Dışarı çık, aralarına karış, insanlarla tanış. Biraz bira devir. Biliyor musun? Norma—şu yarış bisikletli hatunun adı—bir dahaki sefere buraya geldiğinde, kırmızı yarış bisikleti alıp onunla ormana git. Benim için sorun olmaz. Bence onun için de olmaz. O kadar da yani.”

Ama Ferd hayır dedi. “Kırmızı yarış bisikletine bir daha asla dokunmak istemiyorum. Ondan korkuyorum.”

Bunun üzerine Oscar onu ayağa kaldırdı, itirazlarına rağmen arka tarafa sürükledi ve Fransız makinesine binmeye zorladı. “Ondan korkunu yenmenin tek yolu bu!”

Ferd yola koyuldu; yüzü bembeyazdı, yalpalıyordu. Ve bir an sonra yerdeydi; yuvarlanıyor, çırpınıyor ve çığlık atıyordu.

Oscar onu makineden uzağa çekti.

“Beni üzerinden attı!” diye bağırdı Ferd. “Beni öldürmeye çalıştı! Bak—kan!”

Ortağı onu düşürenin bir tümsek olduğunu, bunun kendi korkusu olduğunu söyledi. Kan mı? Kırık bir tekerlek teli yanağını sıyırmıştı. Ve korkusunu yenmesi için Ferd’in tekrar bisiklete binmesinde ısrar etti.

Ama Ferd histeri krizine girmişti. Hiçbir insanın güvende olmadığını—insanlığın uyarılması gerektiğini bağırıyordu. Oscar’ın onu sakinleştirmesi, eve gidip yatağa girmesine ikna etmesi epey zaman aldı.

Tabii ki Bay Whatney’e bunların hiçbirini anlatmadı. Sadece ortağının bisiklet işinden bıktığını söyledi.

“Endişelenmenin ve dünyayı değiştirmeye çalışmanın kimseye faydası yok,” diye belirtti. “Ben hep olayları olduğu gibi kabul et derim. Bükemediğin bileği öpeceksin.”

Bay Whatney bunun tam da kendi felsefesi olduğunu söyledi. O zamandan beri işlerin nasıl gittiğini sordu.

“Şey… fena değil. Nişanlandım, biliyorsunuz. Adı Norma. Bisikletlere bayılıyor. Her şeyi hesaba katarsak, işler hiç de fena değil. Daha çok çalışıyorum, evet, ama her şeyi kendi bildiğim gibi yapabiliyorum, o yüzden…”

Bay Whatney başını salladı. Dükkâna şöyle bir göz attı. “Görüyorum ki hâlâ alçak kadrolu bisikletler satıyorlar,” dedi, “gerçi bu kadar çok kadın pantolon giyerken neden zahmet ediyorlar anlamıyorum.”

Oscar, “Valla bilmem,” dedi. “Benim bu hali bir nevi hoşuma gidiyor. Bisikletlerin tıpkı insanlar gibi olduğunu hiç düşündünüz mü? Yani, dünyadaki bütün makineler içinde sadece bisikletlerin erkeği ve dişisi vardır.”

Bay Whatney hafifçe kıkırdadı, bunun doğru olduğunu, daha önce hiç böyle düşünmediğini söyledi. Sonra Oscar, Bay Whatney’nin aklında özel bir şey olup olmadığını sordu — her zaman başının üstünde yeri vardı gerçi.

“Şey, elinizdekilere bir göz atmak istedim. Oğlumun doğum günü yaklaşıyor da—”

Oscar bilmiş bilmiş başını salladı. “Bakın şu alete,” dedi, “bunu buradan başka hiçbir yerde bulamazsınız. Müessesenin spesiyali. Fransız yarış bisikletiyle Amerikan standardının en iyi özelliklerini bir araya getiriyor ama tam olarak burada yapılıyor ve üç modeli var: Küçük, Orta ve Normal boy. Çok güzel, değil mi?”

Bay Whatney bunun tam da aradığı şey olabileceğini belirtti. “Bu arada,” diye sordu, “eskiden burada olan şu kırmızı Fransız yarış bisikletine ne oldu?”

Oscar’ın yüzü seğirdi. Sonra ifadesiz ve masum bir hal aldı; eğilip müşterisini dürttü. “Ha, o mu. İhtiyar Fransız? Onu damızlığa ayırdım!”

Ve güldüler, güldüler; birkaç hikâye daha anlattıktan sonra satışı tamamladılar, birkaç bira içtiler ve biraz daha güldüler. Sonra da zavallı Ferd’e, kendi dolabında boynuna sıkıca dolanmış, teli açılmış bir elbise askısıyla bulunan o zavallı eski Ferd’e ne kadar yazık olduğundan bahsettiler.

Yorum bırakın