13. Kısım
Almanya’da, sonumuz yaklaşırken, o bitmek bilmeyen duvar yazılarında şunlar okunuyor: WAS TUST DU FÜR DİE FRONT, FÜR DEN SİEG? WAS HAST DU HEUTE FÜR DEUTSCHLAND GETAN?1 Beyaz Ziyaret’te ise duvarlarda sadece buz okunuyor. Güneşsiz günün buzdan grafitileri; kararan kan rengi tuğlaları ve pişmiş toprak yüzeyleri, sanki ev berrak bir müze plastiğinden bir zar içinde, havasız bir ortamda korunacak bir mimari belgeymiş, kullanımı unutulmuş eski moda bir aygıtmışçasına parlatıyor. Değişken kalınlıkta, dalgalı, bulanık buzlar; kışın efendileri, bölgenin Buzulbilimcileri tarafından deşifre edilerek dergilerinde üzerine tartışılacak bir efsane gibi. Tepede, denize doğru, kar; çatısı çok uzun zaman önce VIII. Henry’nin manyakça bir hevesiyle sökülmüş olan o kadim Manastır’ın2 rüzgar alan tüm kenarlarında ışık gibi birikiyor. Azizsiz pencere boşluklarıyla tuzlu rüzgarı hafifleten duvarlar ayakta kalıyor; rüzgar estikçe, mevsimler çimenli zemini yeşilden sarıya, sarıdan kara devasa perçemler halinde yeniden tarıyor. Kasvetli ve alacakaranlık bir çukurun dibindeki Palladyan üsluplu evden3 bakınca görülen tek manzara bu: Manastır ya da yukarıdaki düzlüğün yumuşak, geniş ve yer yer lekeli kavisleri. Deniz manzarası esirgenmiş, gerçi bazı günlerde ve gelgitlerde denizin, tüm o aşağılık atalarının kokusunu alabiliyorsun. 1925’te, Beyaz Ziyaret sakinlerinden Reg Le Froyd kaçıyor; kasabanın yukarı kısımlarından geçip uçurumun kenarında sendeleyerek duruyor; saçları ve hastane önlüğü rüzgarda uçuşuyor, güney kıyısında dalgalanan kilometreler, solgun tebeşir kayalıkları, iskeleler ve gezinti yolları sağda solda tuzlu bir sisin içinde silikleşiyor. Arkasından, meraklı bir kalabalığın başında Polis Memuru Stuggles geliyor. “Atlama!” diye bağırıyor memur.
“Bunu hiç düşünmemiştim,” diyor Le Froyd, denize doğru bakmayı sürdürerek.
“O zaman ne işin var burada? Ha?”
“Denize bakmak istedim,” diye açıklıyor Le Froyd. “Onu hiç görmedim. Ben, bilirsin, denizle kan bağına sahibim, onunla akrabayım.”
“Öyle mi,” diyor kurnaz Stuggles, bir yandan da ona doğru sinsice sokularak, “akrabalarını ziyarete geldin demek, ne hoş.”
“Denizler Efendisi’ni duyabiliyorum,” diye haykırıyor Le Froyd, hayret içinde.
“Bak sen, peki adı neymiş?” Her ikisinin de yüzü ıslak, rüzgara karşı bağırıyorlar.
“Ah, bilmiyorum,” diye bağırıyor Le Froyd, “güzel bir isim ne olabilir?”
“Bert,” diye öneriyor polis memuru; bir yandan da sağ elin sol kolu dirsek üzerinden mi, yoksa sol elin mi ötekini kavrayacağını hatırlamaya çalışarak…
Le Froyd dönüyor ve ilk kez adamı ve kalabalığı görüyor. Gözleri yuvarlaklaşıyor ve yumuşuyor. “Bert iyidir,” diyor ve boşluğa bir adım atıyor. Ick Regis kasabalılarının bu savaş patlak verene dek Beyaz Ziyaret’ten teselli niyetine alabildikleri tek şey bu; Brighton’dan taşan pembe ya da güneş çilli kalabalıklara bakıp durdukları yazlardan, radyo tarihinin her gününü şarkıya döken ‘Flotsam ve Jetsam’ ikilisinden4, kordondaki gün batımlarından, şu an gökyüzünde bir hırçın bir dingin görülen deniz ışığı için sürekli değişen objektif açıklıklarından ve uyumak için içilen aspirinlerden arda kalan yegâne eğlence Le Froyd’un o sıçrayışı oluyor. Polonya’nın yenilgisiyle birlikte, gece yarısının her saatinde bakanlık konvoyları küçük tekneler kadar sessiz, egzozları iyice susturulmuş halde Beyaz Ziyaret’e giriş yapıyor—yıldız ışığı varsa parıldayan, aksi takdirde hatırlanmak üzereyken, hatırlama eylemiyle birlikte çok uzaklara doğru silikleşen bir yüzün kamuflajına bürünen o kromsuz, siyah makineler… Ardından Paris’in düşüşüyle uçurumun kenarına, antenleri Anakara’ya çevrilmiş, sıkıca korunan bir radyo verici istasyonu kuruluyor; esrarengiz bir şekilde malikaneye dönen yer hatları, tepeler boyunca gece gündüz devriye gezen köpeklerce korunuyor—insan yaklaşması durumunda öldürme refleksine kapılmaları için özel olarak ihanete uğratılmış, kemerlerle bağlanmış ve aç bırakılmış köpekler bunlar. En Üsttekiler’den biri daha da mı yükseğe çıkıyor—yani sıyırıyor mu? Bizim Taraf, Alman Canavarı’na delilerin rastgele düşüncelerini yayınlayarak onun moralini bozmaya mı, o meşhur gündeki Polis Memuru Stuggles’ın geleneğine uyup onun için o derin, o pek az görülen şeyi isimlendirmeye mi çalışıyor? Cevap evet; yukarıdakilerin hepsi ve daha fazlası.
Beyaz Ziyaret’tekilere, BBC’nin o belagâtli Myron Grunton’ın büyük planını sorun; Grunton’ın o erimiş şekerleme kıvamındaki sesi, yıllardır radyo hoparlörlerinin yıpranmış pas rengi buklet kumaşlarından süzülüp İngiliz rüyalarına, sisli yaşlı kafalara, dikkatin sınırlarında gezen çocuklara sızıyor… Planını sürekli ertelemek zorunda kalıyor; başlangıçta elinde gerçekten ihtiyaç duyduğu veriler yok, sadece tek başına bir ses, destek yok; eline ne geçerse—savaş esiri sorguları, Dışişleri Bakanlığı el kitapları, Grimm kardeşler, kendi turistik anıları (Dawes Planı5 yıllarının uykusuz anı kırıntıları; Ren Nehri’nin güney vadi yamaçlarını sakal gibi kaplayan güneşli, yemyeşil üzüm bağları; geceleri başkentin dumanlı ve ağır yünlü kabarelerinde karanfil sıraları gibi uzanan fırfırlı uzun jartiyerler, her biri incecik birer ışık taramasıyla parıldayan ipek çoraplar…)—onunla Alman ruhuna ulaşmaya çalışıyor. Ama sonunda Amerikalılar ve SHAEF6 denilen o düzenleme ile birlikte akıl almaz bir para çıkageliyor.
Planın adı ‘Kara Kanat Operasyonu’. Beş yıllık bir emeğin ürünü olan ne kadar da titiz bir yapı bu. Hiç kimse planın tamamının kendisine ait olduğunu iddia edemiyor, Grunton bile. Kontrol edici ana hatları, yani “gerçeklik stratejisi”7 fikrini ortaya atan General Eisenhower oluyor. Ike, “gerçek” bir şey üzerinde diretiyor: Hikâyenin üzerine asılacağı, savaşın delik deşik infaz duvarında duran bir çengel. S.O.E.’den Korsan Prentice, Almanya’da gerçekten de Afrikalıların, yani Güneybatı Afrika’dan gelme eski sömürge yerlileri olan Hereroların bulunduğu ve bir şekilde gizli silah programında aktif rol aldıklarına dair ilk somut istihbaratla dönüyor. Bundan ilham alan Myron Grunton, bir gece yayında tamamen doğaçlama olarak, sonradan ilk Kara Kanat direktifine girecek olan o pasajı dile getiriyor: “Almanya bir zamanlar kendi Afrikalılarına sert ama sevgi dolu bir üvey baba gibi davranıyordu; gerektiğinde onları cezalandırıyor, çoğu zaman da öldürüyordu. Hatırladınız mı? Ama o çok uzaktaki Südwest’teydi8. ve o zamandan beri bir nesil gelip geçti. Şimdi Herero, üvey babasının evinde yaşıyor. Belki siz, şu an dinleyenler, onu gördünüz. Artık sokağa çıkma yasaklarından sonra da ayakta kalıyor ve üvey babası uyurken onu izliyor; kendi rengi olan gecenin koruması altında, görünmez halde. Hepsi ne düşünüyor? Hererolar bu gece nerede? Şu an, tam şu saniye ne yapıyorlar, sizin o karanlık, gizli çocuklarınız?”
Ve Kara Kanat, kendi ülkesindeki ırksal sorunların aydınlatılmasına yardım etmesi için hafif narkoz altına girmeyi kabul eden Amerikalı bir Teğmen Slothrop bile buluyor. Paha biçilemez bir ek boyut. Sonlara doğru, yabancıların moral durumuna dair daha fazla veri gelmeye başlıyor—panoları ve gıcırdayan yeni kar botları veya galoşlarıyla Yanki anketörler, hakikatin antik insanların tahmin ettikleri gibi fırtına sırasında, yıldırımın çaktığı o anda oluşurlar o nadir trüf mantarlarını eşeleyip çıkarmak için karla yumuşamış özgürleştirilmiş yıkıntıları ziyaret ediyor; Amerikan PWD’sindeki9 bir temas kopyaları kaçak yollarla ele geçirip onları Beyaz Ziyaret’in kullanımına sunuyor. Kimse “Schwarzkommando”10 ismini kimin önerdiğinden emin değil. Myron Grunton, gökyüzünün fundalıklarında öfkeli bir av sürerek ilerleyen ve başlarında yüce Wuotan’ın bulunduğu o ruhlar bölüğü olan “Wütende Heer”11 ismini tercih ediyordu—ama Myron sonunda bunun daha çok bir kuzey miti olduğunu kabul ediyor. Bavyera’daki etkinlik düzeyi hedeflenenden az olabilir diye düşünülüyor.
Beyaz Ziyaret’te herkes bir Amerikan sapkınlığı olan verimlilikten belki de gereğinden fazla bahsediyor; genellikle en yüksek sesle konuşan, cephane niyetine Roger Mexico’nun sağladığı istatistikleri kullanan Bay Pointsman oluyor. Normandiya çıkarmasıyla birlikte, Pointsman’in o umutsuzluk mevsimi kendisini iyice pençesine alıyor. O devasa kıtasal kıskacın, her şeye rağmen bir başarıya dönüşeceğini anlamaya başlıyor. Bu savaşın, kendini vatandaşı hissettiği bu Devletin; bir gün dağıtılıp barış olarak yeniden oluşturulacağını ve profesyonel anlamda kendisinin bu işten neredeyse hiçbir şey kazanamayacağını kavrıyor. Her türlü radar, büyülü torpido, uçak ve füze için fonlar akarken, bu düzenin içinde Pointsman nerede duruyor? Sadece bir anlık bir kahya, hepsi bu: Kendi Abreaksiyon12 Araştırma Tesisi (ARF), daha en başında kendine bir düzine ast, varyete sahnelerinden bir köpek eğitmeni, bir iki veterinerlik öğrencisi, hatta büyük ödül olarak mülteci Dr. Porkyevitch’i – temizlik davalarından13 önce Koltushy Enstitüsün’de bizzat Pavlov ile çalışmış o adamı—ağına düşürüyor. ARF ekibi birlikte; haftada bir düzine kadar taze köpeği teslim alıyor, numaralandırıyor, tartıyor, Hipokratik mizaçlarına14 göre sınıflandırıyor, kafesliyor ve çok geçmeden üzerlerinde deneyler yapıyor. Bir de onun meslektaşları var, Kitap’ın15 diğer ortakları; şimdi hepsi—ilk yedi kişiden geriye kalanlar—Kanal’ın öte yanından gelen savaş yorgunu ve şok geçirmişlerle, bu yakadaki bomba veya roket hastalarıyla ilgilenen hastanelerde çalışıyor. Bu ağır V-bombardımanı günlerinde, eski zaman doktorlarının birkaç ömürde görebileceğinden daha fazla abreaksiyon izleme şansı buluyorlar ve sürekli yeni araştırma alanları öneriyorlar. P.W.E.16, kurumsal kafesin içinden aşağı doğru fısıldayan çaresiz kağıt parçaları misali, bir damla para gönderiyor; sadece idare edecek kadar, ARF’nin metropol niteliğindeki savaşa bağlı bir koloni olarak kalmasını sağlayacak kadar, ama bir ulus olmasına yetmeyecek kadar… Mexico’nun istatistikçileri ARF için salya damlalarını, vücut ağırlıklarını, voltajları, ses seviyelerini, metronom frekanslarını, bromür dozajlarını, kesilen aferent sinir17 sayılarını, çıkarılan beyin dokusu yüzdelerini, uyuşturma, sağır etme, kör etme ve kısırlaştırma tarihlerini ve saatlerini haritalandırıyor. Dünyevi hiçbir hırsı olmayan, başına buyruk ve uysal bir koloni olan Psi Birimi’nden bile Destek geliyor.
Yaşlı Tuğgeneral Pudding bu spiritüalist çeteyle gayet güzel geçiniyor; kendisinin de bu yönde eğilimleri var. Ama Ned Pointsman ve onun bitmek bilmeyen para hırsı—Pudding adama sadece bakakalıyor, nazik olmaya çalışıyor. Babası kadar uzun boylu değil, kesinlikle onun kadar sağlıklı da görünmüyor. Babası, Thunder Prodd’un alayında tabipti; Polygon Wood’da18 uyluğuna bir şarapnel parçası isabet etmişti, o çamurda, o korkunç kokuda, tek bir kelime bile etmeden yedi saat sessizce yatmıştı, evet, Polygon Wood… yoksa o—şapkasıyla uyuyan o kızıl saçlı adam kimdi? ahhh, geri gel. Şimdi Polygon Wood… Ama kanatlanıp uçuyor zihninden. Devrilmiş ağaçlar, ölü, pürüzsüz gri, donmuşdumanagibidönüpduranağaçdokusu… kızıl… thunder… nafile, hiçbir işe yaramıyor, gitti işte, bir anı daha gitti, bir başkası, ah canım…
Yaşlı Tuğgeneralin yaşı belirsiz, gerçi 80’ine merdiven dayamış olmalı—1940’ta yeniden göreve çağrılıyor; sadece savaş alanının değil—ki orada cephe her gün, her saat bir ilmik gibi, bilincin altın ışıklı sınırları gibi değişiyor (belki de, burada işler fazla karanlık bir hal almamalı, ama tam da onlar gibi…daha iyi, evet, “bir ilmik gibi”)—savaş devletinin bizzat kendisinin içinde yeni bir yere yerleştiriliyor. Pudding zaman zaman yüksek sesle, astlarının yanında, hangi düşmanının ondan bu kadar nefret edip de onu Politik Harp’e atadığını merak ediyor. İnsanın, savaşın diğer adlandırılmış alanlarıyla, yani teşebbüsün sistematik bir ölüm olduğu her yerde haritalandırılan o Ana Şehir’in kolonileriyle ses bütünlüğü içinde—ama çoğu zaman hayret verici bir ahenksizlikle—hareket etmesi bekleniyor: P.W.E.; Enformasyon Bakanlığı, BBC Avrupa Servisi, Özel Operasyonlar İdaresi (S.O.E.), Ekonomik Harp Bakanlığı ve Fitzmaurice House’taki Dışişleri Bakanlığı Siyasi İstihbarat Dairesi ile iç içe geçiyor. Diğerlerinin yanı sıra. Amerikalılar işin içine girdiğinde, onların OSS19, OWI20 ve Ordu Psikolojik Harp Dairesi ile de koordinasyon sağlamak gerekiyor. Çok geçmeden, doğrudan Eisenhower’a rapor veren müşterek SHAEF Psikolojik Harp Bölümü (PWD) ve hepsini bir arada tutmak için kurulan ama gerçekte hiçbir gücü olmayan Londra Propaganda Koordinasyon Konseyi ortaya çıkıyor.
Kısaltmalardan, düz ve kesik çizgili oklardan, büyük küçük kutucuklardan, basılı veya ezberlenmiş isimlerden oluşan bu bereketli labirentte yolunu kim bulabiliyor ki? Tabii ki Ernest Pudding değil—kullanılabilir güç sızıntılarını yakalamak için o küçük yeşil antenlerini dışarı çıkarmış Yeni Yetmelerin harcı bu iş; onlar Amerikan siyasetinde uzmanlaşmış (OWI’nin New Deal21 taraftarları ile OSS’nin arkasındaki varlıklı Doğulu Cumhuriyetçiler arasındaki farkı bilen), bir gün işe yarayabilecek herkesin, evet herkesin gizli kalmış yönleri, zayıflıkları, çay içme alışkanlıkları ve erojen bölgeleri üzerine zihinsel dosyalar tutan tipler.
Ernest Pudding, geçmiş yüzyılların din adamlarının “Varlık Zinciri”ne22 inanması gibi, gerçek bir “Emir Komuta Zinciri”ne inanarak yetiştirilmiş. Bu yeni geometriler kafasını karıştırıyor. Savaş alanındaki en büyük zaferi 1917’de, Ypres çıkıntısının gazlı ve kıyameti andıran pisliğinde gelmiş; burada birliğinin %70’ini feda ederek, en derin noktası ancak 40 metre olan sahipsiz bir arazi parçasını fethetmiş. Büyük Buhran’ın başlarında emekliye sevk edilmiş. Devon’da, eski yoldaşlarının -hiçbirinin bakışı tam olarak kendisininkiyle buluşmayan- fotoğraflarıyla çevrili, boş bir evin çalışma odasına çekiliyor; orada emekli subayların o favori meşgalesi olan kombinatoryal analiz23 işine, sarsıcı ve yoğun bir bağlılıkla girişiyor.
Hobisini Avrupa’daki güç dengesi üzerine odaklamak aklına geliyor; zira o dengenin uzun patolojisi yüzünden bir zamanlar Flanders’ın24 kâbusu içinde, uyanma umudunu tamamen yitirmiş halde derin bir gayretle uğraşmış. Avrupa Siyasetinde Olabilecek Şeyler başlıklı devasa bir esere girişiyor. Elbette işe İngiltere ile başlıyor.
“Birincisi,” diye yazıyor, “adeta bir Bereşit25 gibi: Ramsay MacDonald26 ölebilir.” Ancak o, bu ölümden doğacak parti dizilimlerini ve olası kabine değişikliklerini inceleyene kadar Ramsay MacDonald zaten ölüyor. Her çalışma gününün başında kendi kendine “Asla yetişemeyeceğim,” diye mırıldanırken buluyor kendini; “Daha ben yazarken her şey altımdaki zeminle birlikte değişiyor. Ah, çok şüpheli—hem de çok.”
Durum, İngiltere’ye düşen Alman bombalarına varacak kadar değiştiğinde, Tuğgeneral Pudding bu takıntısından vazgeçiyor ve hizmetlerini bir kez daha vatanına sunuyor. O sırada bunun Beyaz Ziyaret anlamına geleceğini bilseydi… Muharebe görevi beklemiyordu tabii ama istihbarat ile ilgili bir şey dememişler miydi? Onun yerine; terk edilmiş bir akıl hastanesi, birkaç sembolik deli, devasa bir çalıntı köpek sürüsü; spiritüalist klikler, varyete sanatçıları, telsiz teknisyenleri, Coué’ciler27, Ouspensky’ciler28, Skinner’cılar29, lobotomi meraklıları ve Dale Carnegie yobazları30 buluyor karşısında. Barış biraz daha sürseydi farklı derecelerde başarısızlığa mahkûm olacak bütün bu insanlar savaşın patlak vermesiyle birlikte, eğer o kişisel planlarından ve saplantılarından dolayı buraya sürülmüşler—ama şimdi umutlarını Tuğgeneral Pudding’e ve fon ihtimallerine bağlamış durumdalar: Savaş Öncesi’nin, o az gelişmiş eyaletin onlara sunduğundan çok daha fazla bir umut bu. Pudding ise herkese, köpeklere bile Eski Ahit tarzı bir üslupla yaklaşarak ve Karargâh’ın tepelerinde bir yerlerde yapılmış bir ihanet olarak hayal ettiği şeye gizliden gizliye şaşırıp kırılarak karşılık verebiliyor ancak.
Kar ışığı çok bölmeli yüksek pencerelerden içeri giriyor; karanlık bir gün, kahverengi ofislerin arasında sadece orada burada birer lamba yanıyor. Kıdemsiz subaylar [] şifreleme yapıyor; gözleri bağlı denekler gizli mikrofonlara Zener kartı31 tahminlerini sesleniyor: “Dalga… Dalga… Haç… Yıldız…” O sırada Psi Birimi’nden biri, soğuk bodrum katındaki hoparlörden onları kaydediyor. Yün şallara ve lastik galoşlara bürünmüş sekreterler, akıl hastanesinin sayısız çatlağından içeri solunan kış soğuğuyla titriyor; daktilo tuşları tıpkı inci dişleri gibi takırdıyor. Arkadan bakıldığında Cecil Beaton’ın32 Margot Asquith33 fotoğrafına benzeyen Maud Chilkes, oturmuş bir çörek ve bir fincan çayın hayalini kuruyor. ARF kanadında, çalınan köpekler uyuyor, kaşınıyor, kendilerini sevmiş olabilecek insanlara dair gibi gölgemsi kokuları hayal meyal hatırlıyor ve ağızları sulanmadan Ned Pointsman’ın osilatörlerini ve metronomlarını dinliyor. İndirilmiş perdeler dışarıdaki ışıktan sadece cılız pasajların içeri sızmasına izin veriyor. Teknisyenler kalın gözlem penceresinin arkasında hareket ediyor; ancak cübbeleri camın ardında yeşilimsi ve su altındaymış gibi görünüyor, daha yavaş, daha sönük dalgalanıyor… Üzerlerine bir uyuşukluk ya da hissedilir bir kararma çökmüş durumda. Saniyede 80 vuruş yapan metronom ahşap yankılarla patlıyor ve test standına bağlı olan Köpek Vanya’nın salyası akmaya başlıyor. Diğer tüm sesler şiddetle bastırılmış: Laboratuvarın altındaki kirişler kum dolu odalarla, kum torbalarıyla, samanlarla boğulmuş; penceresiz duvarların arasındaki boşlukları ölü adamların üniformaları dolduruyor… Bir zamanlar memleketin delilerinin etrafta oturduğu, kaş çatıp azot protoksit34 kokladığı, kıkırdadığı, mi majörden sol diyez minöre geçen bir akora ağladığı o yerler; şimdilerde metronomu bu laboratuvarda, demir kapıların ardında, hava sızdırmaz şekilde kapatılmış halde mutlak hâkim kılmak için inşa edilmiş kübik çöller, kum odaları.
Köpek Vanya’nın çene altı bezinin kanalı çok uzun zaman önce bir kesik açılarak çenesinin altından dışarı çıkarılmış ve yerine dikilmiş; salyayı dışarıdaki toplama hunisine akıtıyor; huni oraya reçine, demir oksit ve balmumundan oluşan o geleneksel turuncu Pavlovcu Çimento ile sabitlenmiş durumda. Vakum, salgıyı parlak tüplerin içinden çekip getirerek açık kırmızı bir yağ sütununun yerini değiştirmesini sağlıyor; yağ, “damla” cinsinden işaretlenmiş bir ölçek üzerinde sağa doğru ilerliyor—bu keyfi bir birim, muhtemelen 1905’in St. Petersburg’unda gerçekten düşen o damlalarla aynı değil. Fakat bu laboratuvar, Köpek Vanya ve 80 vuruşluk metronom için damla sayısı her seferinde tahmin edilebiliyor.
Artık transmarjinal evrelerin ilki olan “eşdeğerlik” evresine geçtiği için, Köpek Vanya ile dış dünya arasında fark edilmesi neredeyse imkânsız bir zar geriliyor. İçerisi ve dışarısı olduğu gibi kalıyor ama ara yüzey—yani Köpek Vanya’nın beyin korteksi—birçok yönden değişiyor ve bu transmarjinal olayların asıl tuhaf yanı da bu. Metronomun ne kadar yüksek sesle tıkladığı artık önemli değil. Daha güçlü bir uyaran, artık daha güçlü bir tepki doğurmuyor. Aynı sayıda damla akıyor veya düşüyor. Adam gelip metronomu bu yalıtılmış odanın en uzak köşesine kaldırıyor. Metronom bir kutunun içine, üzerinde makine dikişiyle Brighton Anıları yazılı bir yastığın altına yerleştiriliyor ama damlalar azalmıyor… ardından bir mikrofona ve amplifikatöre veriliyor, öyle ki her bir tıkırtı odayı bir haykırış gibi dolduruyor ama damlalar artmıyor. Berrak salya, o kırmızı çizgiyi her seferinde tam olarak aynı noktaya kadar itiyor, hep aynı sayıda damla…
Webley Silvernail ve Rollo Groast, yağmalanacak içilebilir izmarit kalmış mı diye bakmak için ofislere sızarak koridorlarda sinsi sinsi dolaşıyor. Şu an ofislerin çoğu boş: Sabrı ya da mazoşist eğilimi olan tüm personel, o bunak Tuğgeneral ile yapılan bir tür ayine katılıyor.
“Bu yaşlı ada-mın hiç utan-ması yok” diye söyleniyor bir başka mülteci (ve ARF ile gerginlik yaratacak kadar şiddetli bir Sovyet karşıtı) olan Géza Rözsavölgyi neşeli bir çaresizlik içinde ellerini Tuğgeneral Pudding’e doğru savuruyor; Macar çingene fısıltısını andıran şarkımsı sesi, odanın her yerinde tefler çalarcasına yankılanıp yaşlı Tuğgeneral hariç buradaki herkesi şu ya da bu şekilde kışkırtıyor. Pudding ise bir zamanlar—18. yüzyılın o manyaklık döneminde—özel bir şapel olan, şimdiyse “Haftalık Brifingler” için bir fırlatma platformuna dönüşen kürsüden anlatmaya devam ediyor. Bu brifingler; bunakça gözlemlerin, ofis paranoyalarının, güvenlik ihlali içerebilecek savaş dedikodularının ve Flanders anılarının inanılmaz bir bombardımanı… Gökyüzündeki kömür vagonlarının bir kükremeyle dosdoğru üzerinize inişi… Doğum günü gecesinde o süt beyazı ve ışık saçan yaylım ateşi… Millerce uzanan obüs çukurlarındaki ıslak yüzeylerin o kasvetli sonbahar gökyüzünü yansıtışı… Haig’in35 o zengin zekasıyla bir keresinde yemekhanede Teğmen Sassoon’un savaşmayı reddedişi hakkında söyledikleri… Bahar vakti, o uçuşan yeşil cübbeleriyle topçular… Kayısı rengi gün doğumundan hemen önce yol kenarlarında çürüyen zavallı atlar… Terk edilmiş bir topçu bataryasının on iki parmaklı tekerleği—güneşin altında dururken kahverenginin binbir tonuna bürünmüş, tıkanmış ve kabuk bağlamış bir çamur saati, bir çamur zodyağı. Flanders’ın çamuru; insan dışkısının pıhtılaşmış, topaklanmış, hafif jöleleşmiş dokusuna bürünmüş; her yöne kilometrelerce uzanan, tahta yollarla döşenmiş, siperlerle kazılmış ve obüslerle delik deşik edilmiş dışkı yığınları; orada bir ağacın o zavallı, kararmış kütüğü bile yok—ve bu yaşlı, saçmalayan laf ebesi, sanki bütün o Passchendaele dehşetinin36 en kötü yanı dikey bir ilgi odağının yokluğuymuş gibi, buradaki kiraz ağacından kürsüyü sarsmaya çalışıyor. Anlatıyor da anlatıyor; pancarla ilgili yüz lezzetli tarif ya da Ernest Pudding’in ” Su Kabağı Sürprizi” gibi kabakgillerden gelme o tuhaf olasılıksızlıklar… Evet, adında “Sürpriz” olan tariflerde sadistçe bir yan var; aç olan bir adam sadece yemek yemek ister, gerçekten sürprizle karşılaşmak değil; sadece o eski patatesi (aah) ısırmak ve içinde patatesten başka bir şey olmadığından emin olmak; kesinlikle zekice bir muskat “Sürprizi” ya da narlarla macentaya bürünmüş bir ezme falan değil… Fakat bu tam da Tuğgeneral Pudding’in yapmayı sevdiği o şüpheli şaka türü: Hiçbir şeyden şüphelenmeyen akşam yemeği konukları, onun meşhur “Delikteki Kurbağa”sına37 bıçaklarını daldırıp o dürüst Yorkshire hamurunu geçtiklerinde—böğ! o da ne? Bir pancar panesi mi? Doldurulmuş bir pancar panesi mi? Ya da belki bugün, denizin kokusu üzerinde (her hafta o şişman balıkçının bisikletini tebeşir tepeye doğru nefes nefese süren oğlundan aldığı), deniz börülcesinden yapılmış nefis bir püre. Bu tuhaf sebze panelerinin hiçbiri sıradan bir “Kurbağa”ya benzemez; King’s Road’lu Yeni Yetmelerin limericklerde38 Gönül İlişkisi yaşadığı o yozlaşmış, yarı-bilinçli yaratıklara benzerler. Pudding’in elinde bu tariflerden binlerce var ve haftalık monologunun devamında PISCES’teki grupla bunları paylaşmaktan hiç utanmıyor; tıpkı sonradan araya sıkıştırdığı o bir iki satır, sekiz ölçülük şarkı gibi: “Omzunda Kartal Olan bir Albay mı Olmak İsterdin, Yoksa Dizinde Tavuk Olan bir Er mi?” Ardından, belki de Electra House39 grubunun ortaya çıkışından çok öncesine dayanan tüm fon sıkıntılarını, Times gazetesinde Haig’i eleştirenlere karşı yürüttüğü mektup savaşlarını uzun uzun sayıp döküyor.
Ve hepsi orada, çok yüksek, karartılmış, kurşun çerçeveleri kesişen pencerelerin önünde oturmuş, onun bu çılgınlığına müsaade ediyorlar; köpekçiler bir köşeye sinmiş, notlar alıp birbirlerine fısıldamak için eğiliyor (komplo kuruyorlar, sürekli komplo kuruyorlar; uyurken de ayaktayken de bir an bile durmuyorlar); Psi Birimi ekibi ise odanın ta öbür ucuna geçmiş—sanki burada bir tür parlamentomuz varmış gibi… Yıllardır herkes, kızıllaşmış ve karaciğer lekeleriyle dolu Tuğgeneral Pudding’in sayıklamalarını dinlemek için kendilerine has o kilise sırasını ve açısını doldurmuş durumda; sürgündeki diğer inanç grupları ise bu iki kanat arasına yayılıyor işte güçler dengesi bu, Beyaz Ziyaret’te ne kadar güçten söz edilebilirse.
Dr. Rozsavölgyi, eğer dostlar “kartlarını doğru oynarsa,” pekâlâ bir gücün doğabileceğini hissediyor. Artık tek mesele hayatta kalmak—V-E Günü’nün40 o korkunç ara yüzünü aşıp, duyular ve anılar zarar görmeden o parlak ve yeni Savaş Sonrası’na geçebilmek. PISCES’in, o böğüren sürünün geri kalanıyla birlikte balyozun altında ezilip gitmesine izin verilmemeli. Onları bir falanj41 halinde birleştirecek, yoğunlaşmış bir ışık noktası, onları Savaş Sonrası’nın kim bilir kaç yılı boyunca ayakta tutacak kadar güçlü bir lider ya da program, hem de bir ana önce ortaya çıkmalı. Dr. Rozsavölgyi, güçlü bir lider yerine güçlü bir programı tercih etme eğiliminde. Belki de bu 1945 yılında oldukları içindir. O günlerde, savaşın—tüm o ölümün, vahşetin ve yıkımın—ardında “Führer ilkesinin”42 yattığına yaygın bir şekilde inanılıyordu. Ama eğer kişiliklerin yerini gücün soyutlamaları alabilirse, eğer şirketlerin geliştirdiği teknikler uygulamaya konulabilirse, uluslar rasyonel bir şekilde yaşayamaz mı? Savaş Sonrası’nın en kıymetli umutlarından biri: Karizma gibi korkunç bir hastalığa yer kalmaması… Vaktimiz ve kaynağımız varken karizmanın rasyonalizasyonu üzerinde ilerlemek…
Dr. Rozsavölgyi için Teğmen Slothrop figürü üzerine kurulu bu son plandaki asıl sorun bu değil mi? Deneğin dosyasındaki tüm psikolojik testler, üniversite günlerine kadar uzanan o geçmiş, hastalıklı bir kişiliğe işaret ediyor. “Rosie,” vurgu yapmak için elini dosyaya indiriyor. Personel masası sarsılıyor. “Örne-ğin: Minneso-ta ÇokYön-lü Kişilik Envanteri (MMPI) muaz-zam derece-de denge-siz; her zaman psiko-patik ve sağlık-sız olandan ya-na.”
Fakat Rahip Dr. Paul de la Nuit MMPI’dan pek hoşlanmıyor. “Rosie, kişilerarası özellikleri ölçen ölçekler yok mu?” Hawk’ın burnu bir şeyleri eşeler gibi ileri uzanıyor; gözleri politik bir alçakgönüllülükle yere yönelmiş durumda. “İnsani değerler? Güven, dürüstlük, sevgi? Acaba—bu özel ricamı bağışlayın—dini bir ölçek var mı?”
Yağma yok peder: MMPI 1943 civarında, savaşın tam kalbinde geliştirildi. Allport ve Vernon’un Değerler Çalışması, Bernreuter Envanteri’nin 1935’te Flanagan tarafından gözden geçirilmiş hali—yani savaştan önceki testler—Paul de la Nuit’ye daha insancıl görünüyor. MMPI’ın tek test ettiği şey, bir adamın iyi mi yoksa kötü mü bir asker olacağı.
“Bugünlerde askerlere çok talep var, Sayın Doktor,” diye mırıldanıyor Bay Pointsman.
“Sadece onun MMPI puanlarına çok fazla vurgu yapmayacağımızı umuyorum. Bana çok dar bir bakış açısı gibi geliyor. İnsan kişiliğinin koca bir bölümünü dışarıda bırakıyor.”
“Tam da bu-yüzden,” diye atılıyor Rözsavölgyi, “şimdi Sloth-rop’a tamamen fark-lı türde bir test vermeyi teklif ediyoruz. Şu an onun için ‘projek-tif’ deni-len bir test tasar-lıyoruz. Bu türün en bilin-dik ör-neği Rorschach mürek-kep lekesidir. Te-mel teori, deneye yapılandırıl-mamış bir uyaran, yani biçim-siz bir dene-yim yığını verildiğinde, deneğin ona bir yapı dayatacağıdır. Bu yığını nasıl yapılan-dırdığı; onun ihtiyaç-larını, umut-larını yansıtacak; bize hayal-lerine, fan-tezilerine, zihninin en derin bölgelerine dair ip-uçları sağlayacaktır.” Kaşları saniyede bir kilometre hızla inip kalkıyor; en meşhur hemşehrisinin43 el hareketlerini andıran—büyük ihtimalle bu kasıtlı bir durum ve Rosie’yi bundan nemalanmaya çalıştığı için kim suçlayabilir ki—olağanüstü akıcı ve zarif el jestleri yapıyor; gerçi bunun kaçınılmaz kötü yan etkileri de var: Örneğin, personelden bazıları onun Beyaz Ziyaret’in kuzey cephesinde baş aşağı süründüğünü gördüklerine yemin ediyor.“Yani aslında, Sayın Doktor, sizinle tama-men hem-fikiriz. MMPI gibi bir test bu açıdan yeterli değildir. O, yapılan-dırılmış bir uyarandır. De-nek bilinçli olarak ya-lan söyleyebilir veya bilinç-dışı olarak bastırabilir. Fakat projek-tif teknikle, bilinç-li ya da değil, yaptığı hiçbir şey bizim bilmek istedik-lerimizi bulmamıza en-gel olamaz. Kontrol bizde. O kendisine engel olamaz.”
“Pek senin harcınmış gibi gelmediğini söylemeliyim, Pointsman,” diye gülümsüyor Dr. Aaron Throwster. “Senin uyaranların daha ziyade yapılandırılmış türdendir, öyle değil mi?”
“Diyelim ki bunda belli bir utanç verici büyülenme buldum .”
“Demeyelim. Sakın o usta Pavlovcu elini bu işin tamamen dışında tutacağını söyleme bana.”
“Tamamen değil Throwster, hayır. Madem konuyu açtın; aslına bakarsan bizim de aklımızda çok yapılandırılmış bir uyaran var. Hatta bizi en başta bu işe meraklandıran uyaranın aynısı. Slothrop’u Alman roketine maruz bırakmak istiyoruz…”
Yukarıda, kalıplanmış alçı tavanda, Mesih’in krallığının Metodist versiyonları kaynaşıyor: Aslanlar kuzularla oynaşıyor; meyveler bereketle ve durmaksızın beyefendilerin, hanımefendilerin, genç âşıkların ve sütçü kızların kollarına, ayaklarının dibine taşıyor. Kimsenin yüz ifadesi tam olarak doğru değil. Küçük yaratıklar yan yan bakıyor; vahşi hayvanların uyuşturulmuş ya da sakinleştirilmiş bir hâli var ve insanların hiçbiri göz teması kurmuyor. Beyaz Ziyaret’in tavanları, mekânın tek tuhaf yanı da değil. Burası tam anlamıyla klasik bir mimari fantezi. Kiler, bugün ancak tahmin yürütebileceğimiz sebeplerden ötürü; ipeklerle, oymalarla ve gözetleme delikleriyle dolu minyatür bir Arap haremi olarak tasarlanmış. Kütüphanelerden biri, bir dönem devasa Gloucestershire Old Spots44 domuzlarının debelenmesi, oinkleyip yaz sıcaklarında serinlemesi, meşin ciltli kitap raflarına bakıp acaba yenir mi diye düşünmesi için zemini bir metre kadar alçaltılarak eşiklere kadar çamurla doldurulmuş ve bir domuz ahırı olarak kullanılmış. Whig45 eksantrikliği bu evde en sağlıksız uçlara taşınmış durumda. Odalar üçgen ya da küre şeklinde, duvarlarla labirentlere dönüştürülmüş. Genetik tuhaflıkların birer incelemesi olan portreler, her köşeden ağzı açık bakıp sırıtıyor. Tuvaletlerde Clive ve fillerinin Plassey’de Fransızları ezmesini46 gösteren freskler; Vaftizci Yahya’nın kesik başını tutan Salome’nin (su kulaklardan, burundan ve ağızdan fışkırıyor) tasvir edildiği fıskiyeler; tabanda ise o dönemin ilginç bir meşgalesi olan Homo Monstrosus’un47 farklı versiyonlarının—her yöne tekrarlanan tepegözler, insansı zürafalar, sentorlar—bir araya getirildiği taban mozaikleri var. Her yerde kemerler, mağaralar, alçı çiçek düzenlemeleri; yıpranmış kadife ya da brokarlarla kaplı duvarlar yükseliyor. Balkonlar umulmadık yerlerde bitiveriyor; dişleri yeni gelenlerin kafasında fena yaralar açan çörtenlerin48 gölgesinde kalıyorlar. En şiddetli yağmurlarda bile canavarlar ancak salya akıtabiliyor—onları besleyen yağmur boruları yüzyıllardır onarılmamış; kiremitlerin üzerinden ve saçakların altından, çatlamış sütunların, sarkan Cupid’lerin, her kattaki pişmiş toprak kaplamaların yanından; dam taraçaları, pürüzlü eklemler, sahte İtalyan sütunları, yükselen minareler ve eğri büğrü bacalar arasından çılgınca geçiyorlar. Birbirine ne kadar yakın dururlarsa dursunlar hiçbir iki gözlemci uzaktan baktıklarında, savaş nedeniyle el konulma kararı alınana kadar ardı ardına her sahibinin farklı eklemeleriyle bir “kendi ifade etme cümbüşüne” dönüşen bu yapıda tam olarak aynı şeyi göremiyorlar. Şekilli ağaçlar, yerini karaçam ve karaağaçlara bırakmadan önce yol boyunca bir süre diziliyor: Ördekler, şişeler, salyangozlar, melekler ve engelli yarış binicileri; o mıcır yolda, nadasa bırakılmış sessizliklerine, iç çeken ağaç tünelinin altındaki gölgelere doğru giderek küçülüyorlar. Beyaz teçhizatlı, karanlık bir figür olan nöbetçi, maskelenmiş farlarınızın önünde silahı hazır vaziyette dikiliyor, önünde durmak zorundasınız. Mühendislik ürünü ve öldürücü olan köpekler, sizi ormanın içinden izliyor. Derken akşam çökerken, birkaç acı kar tanesi düşmeye başlıyor.
13.Kısım
- Cephe için, zafer için ne yapıyorsun? Bugün Almanya için ne yaptın?) ↩︎
- Dissolution of the Monasteries – 1536-1541 arasında Roma ile ayrılıktan sora VIII. Henry’nin manastırları dağıtması ↩︎
- Adını Venedikli mimar Andrea Palladio’dan alan 17. ve 18. yüzyıl İngiltere’sinde popüler olan, simetri ve perspektife dayalı klasik mimari tarz ↩︎
- 1920’lerde ve 30’larda BBC radyosunda çok popüler olan bir müzikal komedi ikilisi ↩︎
- 1924 sonrası, Almanya’nın I. Dünya Savaşı tazminatlarını ödemesi için hazırlanan plan dönemi ↩︎
- Müttefik kuvvetlerin Avrupa’daki en üst düzey karargahı ↩︎
- II. Dünya Savaşı sırasında Amerika Birleşik Devletleri tarafından benimsenen ve halkı savaş çabalarına ikna etmek için gerçeklere, verilere ve istatistiklere dayanan bir propaganda yaklaşımı ↩︎
- Güneybatı Afrika ↩︎
- Psikolojik Harp Birimi ↩︎
- Kara Komando ↩︎
- İskandinav Mitolojisindeki Vahşi Av göndermesi ↩︎
- Psikanalizde bastırılmış bir duygunun boşalımı ↩︎
- Joseph Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği’nde 1936-1938 yılları arasında gerçekleşen ve Büyük Temizlik döneminin en görünür kısmını oluşturan Moskova Davaları ↩︎
- Antik Yunan’dan gelen dört mizaç (kanlı, sarı safravî, kara safravi, balgamlı) ↩︎
- Pavlov’un Şartlı Refleksler kitabı ↩︎
- Siyasal Savaş Yürütme Kurumu ↩︎
- Duyusal bilgiyi merkeze taşıyan sinir ↩︎
- 1.Dünya Savaşında Ypres bölgesinde bir muharebe ↩︎
- Stratejik Hizmetler Ofisi ↩︎
- Savaş İstihbarat Ofisi ↩︎
- Franklin D. Roosevelt’in 1930’lardaki Büyük Buhran’a karşı uyguladığı ekonomik reformlar ↩︎
- Ortaçağ’da tanrıdan en küçük varlığa kadar uzanan hiyerarşik düzen ↩︎
- Olasılıklar ve seçimler üzerine matematiksel bir çalışma ↩︎
- Belçika topraklarında 1. Dünya Savaşının ana muharebelerinin geçtiği yerlerden biri ↩︎
- Tevrat’ın ilk kelimesi, “Başlangıçta” ↩︎
- 1937’de ölen İngiltere Başbakanı ↩︎
- “Her gün her bakımdan daha iyiye gidiyorum” telkiniyle bilinen Emile Coué takipçileri ↩︎
- Gurdjieff’in öğrencisi Ouspensky’nin mistik öğretilerini izleyenler ↩︎
- Davranışçı psikolog B.F. Skinner’ın takipçileri ↩︎
- “Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı”nın takipçileri ↩︎
- Parapsikoloji deneylerinde kullanılan kartlar ↩︎
- Kraliyet ailesinin fotoğraflarını da çeken dönemin ünlü fotoğrafçısı ↩︎
- Eski bir başbakan eşi ünlü sosyete insanı ve yazar ↩︎
- Gülme Gazı ↩︎
- Douglas Haig – 1. Dünya Savaşı sırasında uzun süre Fransa’daki Britanyalı kuvvetlerinin başkomutanlığını yürüten mareşal ↩︎
- Passchendaele Muharebesi – 1. Dünya savaşının önemli muharebelerinden biri ↩︎
- Toad-in-a-Hole – Sosisle yapılan bir İngiliz Yemeği ↩︎
- İngiliz edebiyatına özgü, genellikle beş dizeden oluşan, kendine has bir ritmi olan ve çoğu zaman müstehcen, kaba veya absürt içerikli mizahi bir şiir ↩︎
- 2. Dünya Savaşı sırasında hükümet tarafından Propaganda Ofisi olarak kullanılan bir bina ↩︎
- Avrupa’da Zafer Günü ↩︎
- Phalanx- Yunan askeri birliği, Ortak bir kalkan arkasında, disiplinli ve tek bir organizma gibi hareket eden topluluk ↩︎
- Weber’in Karizmatik liderlik prensibi ↩︎
- Drakula rolünde Bela Lugosi ↩︎
- Benekli bir İngiliz domuz türü ↩︎
- İngiltere’nin liberal aristokratları ↩︎
- Plassey Muharebesi – Doğu Hint Şirketini Hindistan’da askeri ve siyasi bir güç haline getiren zafer ↩︎
- Linnaeus gibi doğa bilimcilerin erken dönem tasniflerinde yer alan “canavar insan” türleri ↩︎
- Gargoyle ↩︎
[…] 12. Kısım […]
BeğenBeğen