Kasap, Karısı, Karısının Aşığı, Kirvesi, Kulağı Kesik Komşusu, Köpek, Kelebek, bir de Azrail (ve Çelik)

Gözlerini açtı, havadaydı. Daha önce hissetmediği kadar özgür. Rüzgâr da var ama hafiften. Sürüklüyor biraz, içgüdüsel bir hareket yaptı. Sarı siyah bir şeyler gürültülü bir şekilde ileri geri hareket etti hızlıca, çırpındı. Çırptı, evet kanat çırptı, kanatları vardı – havadaydı bir şekilde, böyle bir şey olacağını düşünmeliydi. Büyüklerdi, hayatında gördüğü en büyük şeylerdi ama omzunu ağrıtmıyorlardı. Renklerini fazla sevmese de olduğu yerde durmasını sağlıyorlardı işte. İleri gitmek istese? Evet, yavaş da olsa hareket etmeye başlamıştı, daha fazla çaba göstermesi gerekiyordu ama. Hareketleri kavramaya başladığı anda yükselmek istedi, yukarıdan bakmak her şeye. Fazla yükselemedi ama, daha çok esiyordu oralar. Bir sokaktaydı, top oynayan çocuklar, ip atlayan kızlar, zıplayan beyaz bir köpek, yeni çıkmış ekmek kokusu, eskilerden kalan bir hatıra, hangi eski bilmiyordu amaç. Tekrar aşağıya indi, fark edilmemeye çalışarak kenardan kenardan ilerlemeye başladı. Kocamandı ama kanatları, sarı/siyah. Zor olacaktı epey. Nereye peki, nereye giderler ömürlerinin ilk gününde? Tam bunları düşünürken sararmaya başlamış bir yaprak önünden geçti. Yine bilinçsizce atıldı peşinden. Yaprakla birlikte bir yükselip bir alçalıyordu. Küçükken babasının götürdüğü lunaparktaki gibi çok eğleniyordu. Hani o balerinin eteğinden insanlara baktığı zamanki gibi. Birden yaprağı takip etmeyi bıraktığını fark etti. Başka bir güdü ele geçirmişti tüm bedenini. O sarı siyah organlar yukarlardaki kırmızı bir çiçeğe doğru götürüyordu onu. Kasım daha gelmemiştir herhalde diye düşündü uzaktaki krizanteme bakarken. Demek benim olayım da buymuş. Ama hedefine üç balkon kala garip bir tempo bulaştı kanatlarına. Evden gelen “Dum-ka-ka ka-ka” seslerine kayıtsız kalamadı ne yazık ki, krizantemler üzgün üzgün bakarken açık pencereden içeri daldı. Bir iki saniye içinde müzik bütün vücudunu sarmalamıştı, “Dum-ka-ka ka-ka” beyninde (var olup olmadığını bilmese de) dalgalanıyordu. Yön duygusunu kaybetmişti. Döne döne bir kafesin içine girdi, sağdaki koca kanadı bir tele çarpınca ani bir ışık çaktı, diğer tarafa savruldu ve tellere takıldı, sürekli ışık ve duman vardı. Ve başka bir koku, yanık kokusu. O güzel kanatları yavaş yavaş yanıyordu, her ”Dum-ka-ka “ile acısı daha fazla artıyordu. Kendini kaybetmeden önce son hatırladığı ”Ateşteyim ben ateşte” kelimeleri oldu.

Gözlerini açtı, çöp kutusunun yanındaydı. Arkasında, hayır üstünde birisi vardı, sanki bir şeyini sokmaya çalışıyordu arkadan. Ulan! Silkindi, öne doğru zıpladı. Sefil bir sokak köpeğiydi üzerinde pireler uçuşan. Ses telleri çatlayana kadar bağırdı. Müşkülpesent köpek başını eğerek uzaklaştı. Kendisi de köpekti elbette, patilerine bakılırsa oldukça da bakımlıydı herhalde. Kesin kendisini seven iyi bir ailenin yanında yaşıyordu. Ee, bu bok kokulu yerde ne arıyorum peki? Kaybolmuştu herhalde. Başka türlü olamazdı, şimdiden her yere asmışlardır resimlerimi. Çıkması lazımdı, resimlerinin olduğu bir yere ulaşması. Zıplayarak yürümeye başladı, çok mu aradım bu yürüyüş şeklini? Karanlık sokaktan çıkamadan daha, iki kedi çıktı önüne, birisi cılız ve siyah, diğeri ise sarman. Mafya sanki, tiplere bak. Kedileri görmemiş gibi yaparak yanlarından geçmeye kalktı. Zayıf olan hırladı, bir şeyler söyledi. Anlamadı tabii, kendisi gibi bir iyi aile köpeği ne anlasındı bu ne idüğü bilinmezlerin konuştuğundan. Ama tam yanından geçerken sarman bir pençe attı. Ahh, vay kahpe. Zıplayarak depar atmaya başladı hemen. Hiç durmadan yirmi dakika kadar koştu, sonra arkasına baktı, takip eden yoktu. Durunca belindeki acı daha da dayanılmaz hale geldi, şerefsizler, zehirlemek lazım bunların hepsini. Etrafına baktı başka bir sokağa girmişti ama burası daha kalabalıktı, top oynayan çocuklar, ip atlayan kızlar. Sanki daha önce görmüştü buraları, eski evlerinin olduğu mahalle gibiydi sanki, o sabah erkenden kalkıp ekmek almaya fırına yollandığı sokak. Yukarıda uçan sarılı siyahlı güzel bir kelebek bile vardı eskisi gibi. Burnuna gelen fırından yeni çıkmış ekmek kokusu acıktığını hatırlattı. İlerde bir kasap vardı. Babacan bir adama benziyordu kasap. En sevimli haliyle yanaşmaya çalıştı, ama garip bir şeyler vardı. Kuyruğu sallanıyordu istemsizce. Durdurmaya çalıştı, şimdi de sağ arka ayağı uymuştu kuyruğuna. “Nooluyor?” diyemeden iki arka ayağı da garip bir şekilde dans etmeye başlamıştı bir tempoda. Tempo? Evet yukarılardan bir yerlerden gelen bir ses o sabahki köpek gibi nüfuz etmişti arkadan ve yavaş yavaş öne ilerlemeye başlamıştı. “Dum-ka-ka ka ka, dum-ka-ka ka-ka “ sesleriyle deli bir şekilde çırpınmaya başlamıştı kasabın önünde. Sadece çırpınmıyordu, deli gibi eşlik ediyordu şarkıya en pes sesiyle. Kasap da artık o kadar babacan görünmüyordu artık. Elinde süpürge vurmaya başladı başına. Vuruyor bir de bağırıyordu “Yardım edin, kuduz köpek diye” Kaçamıyordu, duramıyordu sadece dinleyip dans ediyordu kapasına sopaları yerken “Gitsem, gidemem, kalsam, kalamam, sevsem, sevemem, şaştım bu işe”

Gözlerini açtı. Nena’nın tek kulaklığından gelen sesi her zamanki geri planı veremiyordu yaşamına. Sargılar çıkana kadar stereodan yoksun kalacaktı haliyle. Tüm arkadaşları aptal demişti öğrenince. Fazla arkadaşı yoktu aslında ama işte tanıdığı herkes. Yok bir kız için değer miymiş de, ne ispatlamaya çalışıyormuşum da, kanamadan ölebilirmişim de. Kulağın ucundan ne kadar kan çıkabilir ki en fazla? Van Gogh’a da aptal demişler miydi acaba arkadaşları? Hem kendisi de resme başlamıştı altı aydır. En uygun bu gelmişti ona, böyle göstermek istemişti sevgisini. Anlamamıştı orospu, ayrı. Neyse az kaldı zaten. İki haftaya çıkacaktı sargılar. Ürperdi birden. Paçasına bir şey sürtünüp geçti, baktı, beyaz bir köpek. Sevmezdi, korkardı köpeklerden. Karşı kaldırıma geçti, fırından yeni çıkan ekmeğin kokusu buraya kadar gelmişti. Nasılsa artık birlikte olmadıklarına göre rejim yapmak zorunda değildi, ekmek de yiyebilirdi değil mi? Köpeğin uzaklaştığını görünce fırına doğru gitti. Sıcak bir ekmek aldı, başını koparıp ağzına attı. Çıkarken başının üstünden bir kelebek geçti. Güzel bir gündü bugün. Artık bitmişti, unutmuştu. Hiçbir şey engel olamayacaktı yeni başlayacağı hayata. Apartmana girdi, merdivenleri çıkmaya başladı ama bir ses tüm aparmanı dolduruyordu. Kulaklığını çıkardı, tanıdık bir tempo, “Dum-ka-ka ka-ka, dum-ka-ka ka-ka” İkinci katta temponun kaynağını buldu. Kasap Kâmil abinin evinden geliyordu müzik. Saçma bir şekilde yaklaşma ihtiyacı duydu kaynağa. Kapının yanına gitti, aralıktı ilginç. Sonunu düşünmeden içeri daldı, arkadan geliyordu müzik sesi, bir köpeğin kokuyu takip ettiği gibi yaklaştı adım adım müziğe, kapıyı araladı, yatak odasıydı herhalde. Kafasını uzattı. Son gördüğü elinde tabancasıyla Kâmil abiydi. Yere yığıldı, kanlar içinde yatarken kafasının içinde tempo tutuyordu şarkıya. ” Gitme, gelme, yapma, etme derken, bir sıkımlık aşkımız da bitti”

Gözlerini açtı. Elinde tabanca, yerde kulağı kesik Kıvanç, yatakta karısıyla Kazanova Kürşat. Donmuştu her şey. Bundan sonrasını düşünmemişti hiç. Kıvanç da yoktu zaten hesapta. Böyle kalsaydı ya hep. Hiç devam etmeseydi zaman. Zaten olan olmuştu, Kevser hayırsız çıkmıştı. Kürşat’ın korku dolu gözlerinde alay vardı sanki, arkalarda bir yerde Kamil’in hayatı boyunca takacağı boynuzlarla alay ediyordu adam. Kevser de “İktidarsız sünepe” diyordu aslında “Yıllarca kapattın beni eve, yemeyenin malını yerler”. Her şey ne kadar güzeldi oysa o gün. Dükkanı kirvesine bırakıp fırından sıcak ekmek bakkaldan da 250 gram peynir almış dükkanın arkasına geçip demlenmeye başlamıştı. Üstelik dükkana dönerken kocaman bir kelebek geçmişti yanından ki Kamil’in kügatında bu uğur demekti. Bir de radyoda karısıyla ilk kez dinledikleri şarkı çalınca dayanamayıp eve gitmeye karar vermişti. Kirvesine “Şu köpeğe bir iki parça et at sevaptır diye bağırıp ve koşmaya başladı. Apartmana girince şarkıyı duydu yine. Hissetmişti demek Kevser de, onu bekliyordu. Koşa koşa çıktı merdivenlerden, tam içeri girecekken ayakkabıları gördü. 45 numara yumurta topuk. İçine bir kurt düştü Kamil’in. Kapıyı açtı, müzik bangır bangır çalıyordu. Oturma odasına geçti, babasından kalan emaneti aldı, bıraktı sonra, belki de başka bir şeydi. Sadece… aldı tekrar, yavaşça yatak odasının kapısını açtı. İşte üç buçuk dakika önceye kadar olanlar böyleydi ve şimdi her şey donmuştu. Gerçi dışarısı farklıydı, köpek havlamaları, sinek kavrulmaları, oyun sesleri ile dolu bir dünya vardı odanın dışında. Ama odada sadece tek bir tempo vardı saat gibi “Dum-ka-ka ka-ka dum-ka-ka ka-ka”. Evet bundan sonra ne yapacağını düşünmemişti, hele o üst kattaki sünepe oğlanı kazara vurduktan sonra işler iyice karışmıştı. Yazık oldu da çocuğa, e bana yazık olmadı mı? Üç ihtimal vardı aslında, bir bu lekeyi temizleyip hapse girebilirdi, ama Kevser…o da çok çekmişti biliyordu. Hem ne yapacaktı ki ki hapiste? Hayatı boyunca aklına kazınacaktı Kazanova ile Kevser’in … Ani karar vermesi lazımdı, yoksa … bitmiyordu şarkı, geçmiyordu an. Tamam dedi içinden, müzik setinden “Hayır mı şer mi bilmem ama” kelimeleri boşalırken silahı ağzına doğrultup tetiği çekti.

Gözlerini açtı. Tam istediği şekilde, tam istediği yerdeydi. Her on-on beş yılda bir bazen onu ödüllendirmek için böyle görevler verirdi. Bu kez de bir kişinin canını alacaktı gerçi ama alacağı bu can dört başka hayata yaşama şansı tanıyacaktı. Güzel bir gündü yıllar sonra nihayet. Karşısında oturan çifte baktı. Mini etekli, bol makyajlı kadın uzun siyah saçlı bandanalı adama bir şeyler soruyordu.İlk albümünüzle pop dünyamıza bomba gibi girmeye hazırlanıyorsunuz. Neler hissediyorsunuz?

– Tabii ki çok heyecanlıyım, ama aynı zamanda kendimden eminim. Bu albüm zirveyi ezip geçecek. Dünya çapında üne kavuşacak.

– Önünüzdeki on yılda kendinizi nerede görüyorsunuz?

– Biliyorsunuz başarılı bir grup geçmişim vardı, ama solo olarak kariyerime devam etmeyi boşuna tercih etmedim. Benim düşüncelerim değil dinleyicilerimin düşünceleri önemli. Ve eminim onlar bir on yıl sonra beni Türk pop müziğinin zirvesine çıkaracaklar. Belki o gün bana apayrı şeyler soracaksınız Megastar olarak.

– Umarım öyle olur, peki şu an bize hangi şarkıyı söyleyeceksiniz?

– Sürpriz olsun, iki üç ay sonra MTV’de de izlersiniz klibi.

– Peki sahne sizin.

İşte gelmişti zamanı, daha şarkıya başlamadan, şarkı yayılmadan halletmeliydi işi. Hazırdı, hem röportajda söylediği kadar büyük bir kayıp olmayacaktı sanki. Müzik başladı, yaklaştı yavaş yavaş sahneye. Başlamıştı şarkıya bandanalı adam. “Dum-ka-ka ka-ka Dum-ka-ka ka-ka “ İşte şimdi, ama nedense emin olamıyordu bir şey vardı onu engelleyen, gürültülü bir şeyler bozuyordu oyununu. “Dum-ka-ka ka-ka, dum ka-ka ka-ka” Kendine hakim olmaya çalıştı, her zaman yaptığı işti, salak bir hercai için kariyerinden olamazdı. Gözünü kapattı, son bir çabayla işini yaptı. Bir sonraki an şarkı durmuş, herkes sahnenin kenarında toplanmıştı. Mini etekli bol makyajlı kızın beyin kanamasından öldüğü anlaşılmıştı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s