Paraya Sıkışmak

Oturuyorum, bir şeyler yazmaya çabalıyorum. Önce bir resim çizmem lazım,  ama her zamanki gibi kafamda. Başka türlü yazamıyorum bu aralar, yazar tıkanması denilen şey herhalde – ya da yazmaya çalışırken bataklığa saplanmak, bilemiyorum.

Neyse bomboş bir kağıt var karşımda. Önce bir yol çizelim, her şey yollarla var çünkü, hayat da bir yol değil mi hem, yok bu aptal bir şiirde daha iyi dururdu sanki. Neyse yolda yürüyen üç kişi var. Üç erkek Çocukken hep Allahın hakkı üçtür derdim. O zamanlar teslis filan haberim yok tabi.  Gerçi dörde de gizliden gizliye bir sempati beliyordum herhalde ama sırası değil bunun, şimdi bir şeyler yazıyorum.

Evet yolda yürüyen – yol olduğuna göre yürümeleri de gerekiyor herhalde- üç kişi var, hava aydınlık daha- sayfa beyaz olduğuna göre. En soldaki, ha bu arada söylemeyi unuttum, gerçi gerek var mıydı bilmiyorum. Bu üç kişi bize doğru yürüyorlar, yani yüzerlini görebiliyoruz. Evet, en soldaki biraz uzun, hatta bu üçlü içerisindeki en uzunları, etraflarında başka bir şey olmadığı için şu anda boyları hakkında fazla bir fikir sahibi olamıyoruz ama uzun işte soldaki diğerlerinden. Yakışıklı sayılabilir, evet güzel bir çehresi var, bir film çeksem – mesela romantik komedi- bu soldakini alırım jön olarak.  Bir öykü yazsam ama bunlarla fazla işim olmaz, daha ilginç karakterler bulurum herhalde, gerçi diğerlerine daha bakmadık. Gerçi bunu da bitirmedik. Evet yakışıklı bir arkadaş diyelim şimdilik. Yüzü de uzun kendisi gibi, teni biraz soluk, gözler…neyse herkesin kendisine göre bir yakışıklı  tanımı vardır herhalde. Koyun işte bir surat resme, öykü yazmaya çalışıyorum burada, bir bakışta anlaşılacak şeylerle işim yok. Uzun boylu, yakışıklı  ve göreceli olduğunu düşünün yeterli. Bir de sanki rüzgar kesmiş gibi. Rüzgar kesmiş nasıl oluyor şimdi tam olarak açıklayamam işin doğrusu, ama kulağa – ve göze- iyi geliyor yapı olarak. Dediğim gibi bir şeyle bulursunuz siz.

İkinci karakterimiz, yani ortadaki fazla sıradan. Yani sokakta görseniz önemsemeden geçeceğiz, aslında belki de göremeyeceğiniz biri. Öyle ya birisini görmek için ona bakmanız gerekli, her gün binlerce örneğini gördüğünüz birisine niye bakasınız ki? Hem ekmeğinin peşinde birisi olarak- ki sizi öyle değerlendiriyorum-, – ki bu da okur kitlemi de tanımlıyor galiba- , – yani ben toplum için yazan birisi mi oldum artık?- etrafta dolaşan açlık/yoksulluk sınırı arasındaki tiplere fazla zaman harcamayacağınızı değerlendiriyorum. Yine de öykünün selameti açısından ben bu ortadaki karakter hakkında da kısa bir bilgi vereyim. Orta boylu, esmer, siyah saçlı, kara gözlü, kirli sakallı, hafif tıknaz, yuvarlak suratlı, çenesi eski çizgi romanlardaki kahramanlarınki gibi- Clark Kent mesela – köşeli, ama kıllarla dolu olduğu için o sert geçişler çok göze çarpmıyor,  saçları uzun ama muzlarına kadar inmiyor.  Bunu da bir doğa olayıyla betimlemem gerekirse – öykünün yıldızının parladığı anlar- gölgeye yatmış diyebilirim belki – parlayamadı-

Ve en sağdaki karaktere geldik. Bunun için fazla ayrıntı vermeme gerek yok. Fişziki özellikleri fazla anlaşılmıyor, kağıdın buruşuk tarafına geldi diyelim şimdilik – ya da siz kötü bir yazara denk geldiniz- sadece oldukça çirkin olduğunu söylesem yeterli. Hatta ortadaki adamın kötü bir insan olduğunu düşünebileceğiniz kadar çirkin birisi bu, eski western’lerden medet ummaya çalışırsam. Bu arkadaş için de Allah çarpmış deyimini kullanabiliriz herhalde. –Şimdiden iki defa kullandım, eşit uzaklıktayım yani tüm okur zümrelerine.      

Evet, kağıt ve yol üzerindeki üçlüyü tanımladım herhalde en kaba hatlarıyla, şimdi bir bağ, bir hedef veya bir sebep vermeye geldi sıra. Aslında tema belli , İster İsveçli bir grup olun , ister Fransız bir general isterseniz elinde hesap makinesi, ambardaki mallarınızdan ettiği karları hesaplamaya çalışan bir satıcı, din, dil, ırk, cinsiyet vb. ayrımı gözetmeden  hepimizin olayı bir. Önemli olan o temayı öykünün – umarım bunun öykü olduğunu düşünmen tek kişi ben değilimdir-  içine sığdırmak.

Neyse üçlümüze sırayla Ahmet, Behçet ve Cemal diyelim. Dünyanın dönüşüne ya da vatanperverlik katsayısına bağlı olarak Aydın, Burak ve Cemal veya Alpha, Bravo ve Charlie diyebilirdik ama şimdilik böyle kalacak. Ahmet Behçet ve Cemal evet, bize doğru geliyorlar bu öykü üçlüsü. Hava açık demiştim değil mi, birkaç bulut gök yüzüne, kasımın son günü tabii orada da. Havadaki birkaç v harfinin de kimseye zararı olmaz herhalde. Saldıracak değiller ya sonuçta, bu basit bir hikaye sadece. Etrafa birkaç bina çizelim, otomatikman kafa western’e gidiyor ama kararttık bir kere gözü, para lazım bize, banka soyduramam ya bu ekibe. Hem bağlantılarını da söylemedim daha, belki hiç tanımıyordur birbirlerini. Rüzgarın – yok bunu kullanmıştım- kaderin sadece bu an için  bir araya getirdiği bir üçlüdür belki. Ya da can ciğer kuzu sarması – işte artık ne kadar deyim varsa samimiyeti anlatan ekleyin onları da-arkadaşlardır, neler yapmışlardır kim bilir karşımıza çıkmadan önce, nasıl arkadaş olmuşlardır, birbirlerinin kuyusunu kaç defa kazmışlardır. Öğrenmek lazım bunları değil mi? Şimdi sıkıcı bir İskandinav yazarı olsam düşüneceğim tek şey dostlukları olurdu tabii, ama bu coğrafya bunu getiriyor. Ben de her şarki yazar gibi entrika peşinde koşmalıyım belki. İşin içinde para olunca başka bir şey düşünülemiyor.

Ama daha giremedim mevzuya, bağ, evet, onun da sırası gelecek, tıkanma var ama söylemiştim başta, çizime devam etmem gerek. Ağaç, doğa vb. güzel şeyler tabii bunlar ama bağdaştıramıyorum bunları parayla.  Yani tarlayı satıp tüm parayı pavyonda basan dayının estetik bir yanı yok böyle bir öyküye göre bile. Toparlanmam lazım , kontrol etmem lazım içimdeki Ankaralı’yı.

Ahmet, Behçet, ve Cemal Anadolu’nun güzide bir kentinde gelebilirler mesela bize doğru, ya a boş verin önemli değil yer/zaman sadece yürüyorlar bir şekilde, birkaç ev ya da gökdelen yeterli etrafa . Deniz? Peki o da olsun , deniziz bir şeye benzemez zaten öykü. V koymuştuk hem yukarı, bir anlamı olur en azından. Arabalar tabii, araba olmasın ama, sokağa çıkma yasağı olabilir mesela, o zaman bu ilginç – aslında fazla ilginç değiller- üçlüye bir misyon da biçebiliriz belki. Serbest çağrışım, hadi. Para,sokağa çıkma yasağı,iyi, kötü, çirkin, işsizlik, dolar, ekonomi, faiz, sonuç.. Yok kötüye gidiyor burası, mantıklı bir şekilde olmaz zaten hiçbir şey. Başka bir şey deneyeyim.

Ahmet, Behçet ve Cemal üç ana karakterimiz evet. Birbirlerini henüz tanımıyor bu şahıslar, özel bir temizlik şirketine iş başvurusunda bulunmuş üçü de, bugün mülakat günü.  Bir temizlik şefi, üç temizlik görevlisi kadrosu için,  280 başvuru var, elenenlerden sonra tabii bu sayı. Hah, ülke standartlarına gelmeye başladı galiba öykü nihayet.

Şirket binasını eklesek yeterli demek ki resme. Üç karakterimiz de birbirlerine şüpheyle baksınlar şöyle. Uzun olanı kayıtsız, çirkin olanı mazlum, ortadakini de kafasında bin bir tilkiyle çizsem -oldu işte. Peki, onca insana ne olacak? Herhalde sona kalmış bizimkiler. Yani fazla anlamadığım belli olmuyordur umarım böyle şeylerden. En iyisi daha fazla bulaştırmamak için elime yüzüme, diyaloglara geçeyim, her yazarın can simidine.

A- Biliyor musunuz? Burada beklerken ne geldi aklıma,”Para, tinselleştirilmiş kaba güçtür; kaba gücün kıvraklaştırılmış, çok yüksek düzeyde geliştirilmiş ve yaratıcı nitelikteki bir özel biçimidir.”diyordu okuduğum bir kitapta yazar, düşündüm ben de, gerçekten efendisi olacağız paranın yoksa uşağı mı diye. Değer bir üç kuruşluk bir sefahat uğruna boyunduruk altına girmek. Yani MS’li annemin hastane masraflarolmasa iki dakika durmazdım burada

B- Al benden de o kadar. Ben de biliyorum düzenin para demek olduğunu, bizim ne olursa olsun diğer tarafta kalacağımızı. Ama dün akşam öğretmenin istediği melodikayı alamayınca küçük kızım bana. baba biz fakir miyiz, dedi. Sanki şurama bir taş oturdu.  

C-De gedin be manyaklar, yok tinselmiş de kaba güçmüş de melodikaymış da. Melodika ne ya, flüt de bari filmdeki gibi. Ulan herkes girdi biz kaldık bi, hala oyun peşindesiniz, gece yarısından beri çekiyorum sizin goygoyunuzu. Yeter be, zaten almayacaklar belli, tribe girmenize gerek yok temaya uymak için.

Bu da kurtaramadı, uyumsuzmuş ekip ne yapayım, hep şu Cemal yüzünden, biraz çabalasaydı belki bir şeyler çıkarabilirdik. Neyse fazla uzatmadan bir şekilde bağlayalım tabloyu, şimdi arkadan görüyoruz üç adamı, önden olduğu kadar coşkulu değiller zaten- zaten hiç coşkulu dememiştim ben- tırıs tırıs gidiyorlar evlerine, yarına belki başka bir yazarın – muhtemelen daha düzgün bir öykünün – satırlarına girip güzel bir iş bulabilmeyi umuyorlar.  Hem zaten yarın tema da değişecek, bambaşka bir şey konuşacak ülke. Ben yine soldakini fazla yıpratmayayım da belki Aralık’ta daha iyi rollerde kullanabilirim onu.

Güneş batıyor, kırmızılaşmış sayfanın tepesi, kasım en zor haliyle bitiyor ve ben ne yazsam aynıymış gibi geliyor okurlara.  Ama olsun öykü insanın kendisine yakışanı yazması zaten, kimse kurmaca değil diyemez buna hem, sonuçta ben değilim ki bunları yazan, tepede koskoca başka bir güç var, hayır Allah değil bu kez, yazar diyoruz biz ona becerisi göreceli de olsa.  Böyle yapınca en alakasız metin bile kurmaca oluveriyor hemen. Suçu başkasına atın yeter.

Böylece bir öykü daha nihayete erişirken…Peki para mı nerede? Ya boş verin onu, elinin kiri insanın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s