Tembeller İçin 1001 Kitap (Henüz Ölmeden) – 2

İkinci kısma hoş geldiniz. Hatırlayamayanlar için “Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap”a belli bir sistem dahilinde seçtiklerimi  “TEMBELLER” için değerlendirmeye başlamıştım geçen yazıda. Burada da devam ediyorum vakit kaybetmeden (gerçekte epey kaybettim ama). Bu kez 102. sayfadan başlamayacağım ama. Tarihler biraz oynasın diye 50’lere gideceğim. Bundan sonra da elimden geldiğince karışık (hatta random sayı üreteciyle) gideceğim. Ama sistem aynı olacak, yani 100’er sayfa aralıkla. Evet, ilginizi asla çekmeyecek ve sırf yer doldurma – giriş yapma-  maksadıyla yazılmış bu paragraftan sonra kitaplara geçebiliriz artık. Unutmadan bir şeyi daha tekrar edeyim, burada yazılanların çoğu kitaplar okunmadan yazılmıştır ve bir inceleme olarak  ele alınmaması gerekmektedir. Bunların bir inceleme yazısı olduğunu iddia edenler ve başka yerlerde bu şekilde ileri geri konuşanlar hakkında  – kanımızın son damlasına kadar- yasal işlemde bulunulacaktır. (Neden çoğul kullandım ki?)

Sayfa 51: Resim

Sayfa 151: Resim

Sayfa 251: 1905

Nostromo –Joseph Conrad

Karanlığın Kalbi’nden hatırladığımız Joseph Conrad’ın (Hani şu İngilizceyi 18’inden sonra öğrenmesine rağmen İngiliz Edebiyatının en büyükleri arasına girebilmiş Polonya asıllı yazar) daha az bilinen ama sanki –günümüzde- daha çok beğenilen romanı. Diğerine zamanı gelince gireceğiz zaten, ama Nostromo’nun da yazarın başyapıtı olduğunu söyleyenler var.

Benim hatırladığım kadarıyla zor bir yazar Conrad. Bu kitabı için de bazıları karmaşık ve çok katmanlı derken bazıları, sıkıcı, akmıyor diye küsüp atıyor. Anlatım tarzı olarak farklı perspektifleri tercih ettiği bu romanda Conrad, 20. Yüzyılın başındaki Güney Amerika’ya dalıp hayali bir ülke üzerinden güç, iktidar, sömürgecilik ve ahlaki belirsizlik gibi konuları irdeliyormuş.

Alıntı:

“Maddi çıkarlar gelişirken barış ve huzur olmaz. Kendi yasaları var onların, kendi adaletleri. Ama bu gelişim, amaca ulaşmak için her türlü çareye başvurur ve gayri insanidir; ancak bir halk ilkesinde bulunabilecek fikir doğruluğundan, süreklilikten ve güçten yoksundur.”

Yaklaşık 550 sayfalık kitap (telifi olmadığından) bir çok yayınevinden 150-250 lira arası bir fiyattan satılıyor.  GR (Kısaltmaya geçiyorum artık- Goodreads)’de 17100 kişiden 3,81 puan almış. 1000K’da ise 88 okumayla 8,4 puan.  Güney Amerika siyasetine daha çok soğuk savaş döneminden ya da iki savaş arasından aşinayız. Modernist bir kaynaktan emperyalizm soslu Latin Amerika beni tahrik etti biraz. Daha kolay bir okuma arayan arkadaşlar ise pas geçebilir kitabı.

The House of Mirth (Keyif Evi) – Edith Wharton

Evet, nispeten daha kolay bir okuma evet. Masumiyet Çağı romanı ile Pulitzer ödülü kazanan ilk kadın yazardan, Edith Wharton’dan geliyor. En azından onun filmine aşinasınızdır belki, Martin Scorsese, Daniel Day Lewis, Micheal Pfeiffer… yok mu? Neyse. Jane Austen’i düşünün, ama İngiltere yerine Amerika’nın şu gösterişli dönemini (Gilded Age: 1865-1900) , daha realist, daha karamsar ve daha az mutlu son olan hali diyelim şimdilik.

Kitabın ana karakteri Lilly Bart (protoganist sadece erkekler için mi kullanılıyordu o dönemlerde?) 1800’lü yılların sonunda New York sosyetesinde bir şekilde hayatta kalmaya çalışan hakkında çalışan bir kadın. Kadının toplum içindeki yeri ve toplumsal baskının yarattığı ahlaki çatışmaların yanı sıra dönemin para ve güç ilişkilerini de ele alıyormuş Wharton. Yazar değeri sonradan anlaşılanlardan değil esasen, döneminde de (belki yükselen liberal feminizmin etkisiyle) bolca kitap satmış.

Alıntı:

“Neden bütün bereketli fikirlerimize hayal, değersiz olanlara da gerçek deriz?”

350-450 sayfa arası ve 65TL’den 150TL’ye kadar değişen fiyatıyla Keyif Evi’ne GR’de 99500 okur tarafından 3,97 puan verilirken bizde (1000K) 177 kişi okumuş ve 7 puan verilmiş.  Uzun zamana önce göz gezdirdiğim bir kitaptı benim de. Kendi açımdan (ki Jane Austen’ı da fazla sevmem , o daha başka ama:) okumaya can attığım bir kitap değil. Ama konuya, döneme ya da hayatla çarpışan güçlü kadın figürlerine ilgi duyanlar varsa (elbette ki) okumayın da demem.

Sayfa 351: Resim

Sayfa 451: 1948

This Way For The Gas, Ladies and Gentlemen (Böyle Buyurun Gaz’a Bayanlar Baylar)– Tadeusz Borowski

Tanımadığım bir yazar, ama kitabın isminden (bir parça da tarihten) olayın II.Dünya Savaşındaki Nazi kamplarında geçtiği tahmin ediliyor. Evet Polonyalı yazarın kendisinin de bulunduğu Auschwitz ve Dachau kamplarından kısa öyküler var kitapta. Yazar nasıl kurtulmuş acaba derken de kendisinin gaz sobasıyla 1951’de intihar ettiğini öğreniyoruz. Fazla bir yorum yapmama gerek yok galiba.

Alıntı

“Açlıktan kıvranıyoruz, yağmurun altında iliklerimize kadar ıslanıyoruz, ailelerimizden kopartılıp ayrılıyoruz. Nedir bunun esrarı? İnsanın insan üstündeki bu garip kuvveti? Üstesinden gelinemeyen bu çılgın pasifik?..

248 sayfalık kitabın baskıları tükenmiş anladığım kadarıyla ama internette mevcut, okumak isteyenler için. GR 10200 kişi 4,2 puan vermiş, bizde (en azından 1000k’da) 8 okuma ve 7,5  puan görünüyor. Yaşadığımız sürece defalarca karşımıza çıkmış bir konuya tekrar bakar mıyım bilmiyorum (özellikle o günün mazlumlarının şu anda yaptıklarını gördükten sonra). Yine de bir iki öyküye göz atacağım galiba.

Death Sentence (Ölüm Hükmü)– Maurice Blanchot

İşte adından da anlaşılacağı gibi başka bir sevimli kitap. 20. yüzyılın en etkili Fransız yazar ve  filozoflarından biri olan Blanchot’un bu kolay okunan felsefi kitabı içinizi ısıtacak. Aynı şu çorbalı kitaplardan biri gibi:)

Genel olarak iki kısım olsa da bunlar içinde tekrarlar da mevcut, ilk hikayede ölen bir kadının yanındayız, diğerindeyse bir apartmandaki üç kadınla olan ilişkimiz göz önüne seriliyor, ama hep bir muğlaklık, belirsizlik var anlatımda. Ölüm, ölümü bekleme, tanık olma, vicdan azabı, yok alamadım ben verilmek isteneni.

Bu aptalca ironiden siz boşuna okumayın diye elimi taşın altına koyduğumu ve 110 sayfalık bu kısa ama yoğun novellayı okuduğumu anlamışsınızdır herhalde. Varoluşçu olarak tanımlanabilecek yazar kitapta ölüm, varoluş ve belirsizlik gibi konulara giriyor tahmin edeceğiniz üzere. Okuyanı da beraber sürüklüyor demek isterdim ama (en azından) ben takip edemedim kendisini fazla. Bir okur anlamayan için sıkıcı demiş belki de o yüzdendir.

Alıntı

“Ama kural bu ve ondan kurtulmak imkânsız: düşünce ortaya çıkar çıkmaz, onu sonuna dek izlemek gerekir.”

Kitapçılarda bulunmayan ama internetten temin edebileceğiniz bir kitap bu. GR 1314 kişi 3,71 puan vermiş. 1000 kitapta ise 212 okuma ve 7,8 puanı var. (Yine sayfa sayısı ile ilgili olduğunu düşünüyorum, sonuçta bizim en sevdiğimiz kitaplar Kürk Mantolu Madonna ve Zweig’ın novellaları). Demem odur ki, varoluşçuluğu, felsefe ile edebiyatın harmanlanmasını, ya da edebiyatta ölüm’ü sevenler okuyabilir “Ölüm Hükmü”nü. Onun dışında devam edelim.

Sayfa 551: 1960-61

God’s Bits of Wood – Ousmane Sembène

Evet, Afrika’dan ilk yazarımız geldi. Ousmane Sembène Sahra Altı Afrikasının sömürgeden kurtulma sürecinde halkını bilinçlendirmek için yazmaya başlamış. Ama kitapları -okuma yazma oranının yerlerde süründüğü bu ortamda-  halka fazla ulaşamayınca farklı bir yöntem denemiş. Moskova’da sinema okuduktan sonra film çekmeye başlamış. Kendisi yazarlığının yanı sıra Afrika Filminin Babası olarak da biliniyor. Ama şu anki konumuz Sembene’nin 1960 yılında basılan (ve dilimize çevrilmeyen) kitabı .

Alıntı

God’s Bits of Wood (“Tanrının Tahta Parçaları “olarak çevrilebilir belki) 1947-48 yıllarında Dakar-Nijer demiryolu inşasında greve giden Senegalli İşçileri anlatıyormuş.  Yani kitapta hem sömürgecilere karşı direniş hem marksizm esintileri var:)  Anladığım kadarıyla yazar sıkıcı bir toplumcu gerçekçi bir yazım yerine gerek karakterlere derinlik vererek gerekse maceracı bir anlatımla oldukça akıcı bir iş çıkartmış.

“Real misfortune is not just a matter of being hungry and thirsty; it is a matter of knowing that there are people who want you to be hungry and thirsty”

GR’de 2895 okurun verdiği 3,98 puanı var 250 sayfalık bu kitabın . Bizde okuyan yok haliyle, ama internetin gizli arşivlerinde her zaman bulabilirsiniz.  Ben şahsen toplumsal gerçekçi romanlara fazla yakın değilim. Tarihi de Anglo saksonların penceresinden izleyen bir batı yalakası olduğumdan, Gecenin Sonuna Yolculuk, Karanlığın Kalbi ya da Hindistan’a Bir Geçit gibi  batı perspektifli sahtekarlıklar daha çok ilgimi çekiyor.  Ama bu dizinin okurları arasında bile Afrika Edebiyatına ilgi duyanlar ve  “Beyaz Adamın Yükü”nden haz etmeyenlerin olduğunu düşünmek  oldukça kolay.  Bu arkadaşlar kitabın İngilizcesi için bana ulaşabilir.  Bu da yazarın hayatını anlatan bir filmin fragmanı.

The Shipyard (Tersane) – Juan Carlos Onetti

İnsan her gün yeni bir şey öğreniyor. Şu çoğumuzun bildiği Marquez’li, Cortazar’lı,  Llosa’lı, Fuentes’li İkinci Dünya Savaşı sonrası Latin edebiyatı “Latin America Boom” olarak biliniyormuş. (Bum deselerdi daha iyi olurdu Türkçe) Borges’in Arjantin’de yaptığını bir çok ülkede filiz veren yazar ve şairler örnek almış. İşte Onette de yine bu akımın (akım değil aslında, bir patlama çeşitli akımlarda) Uruguay’daki temsilcisi. Diğerleri kadar olmasa da dönem içinde öne çıkmış yazarlardan.

Yazarın hayali kasabası Santa Maria’da iflas etmiş bir tersaneyi yeniden canlandırma umuduyla imkânsız bir görevin peşinde koşan karakterler üzerinden bireysel ve toplumsal çöküşün kaçınılmazlığını vermeye çalışan bir romanmış bu tersane. Yazarın genel olarak Kafka ve Faulkner etkilerini taşıyormuş ve bu kitabın da diğerleri gibi karanlık ve melankolik bir tonu varmış.  3 kitaplık bir serinin ikinci kitabıymış (1001 Kitap’da iki kitaplık diyor) ama bağımsız olarak okunmasında bir problem yokmuş.

Alıntı

“Hayatta sürprizler yoktur, bilirsiniz. Bizi şaşırtan şeyler, tam da hayatın anlamını doğrulayan şeylerdir. Ama hazırlıksız yakalandık, hazırlıksız yakalanmayı istedik adeta.”

248 sayfalık Tersane Alef Yayınlarından yayınlanmış ve 126 lira şu anda. GR’de 2047 okur 3,79 puan vermiş. 1000K’de ise 51 okunması ve 6,1 puanı var. Yazar benim Güney Amerika romanına başlangıç kitabım olmazdı herhalde. Ben Llosa ve Borges’i severim özellikle.  Ama ilerde (çok ilerde) okuma listeme ekleyebilirim herhalde. ,

Sayfa 651: 1972

The Optimist’s Daughter (İyimser Babanın Kızı) – Eudora Welty

Pulitzer ödüllü başka bir roman . Zaten her yılın Pulitzer/Booker ödüllerini  ekleyince otomatikman 200-250 kitabı tamamlıyorsunuz. Kalanlar da artık şansa:)) William Faulkner  ya da Harper Lee gibi Amerika’nın güneyinden çıkan Welty’nin de gerek kısa öykülerinde gerekse romanlarında “Southern Literature “ ekolünün önemli figürlerinden biri olarak biliniyormuş.

Kendisinin hayatının sonlarına doğru yazdığı bu romanında da genç bir kadının ölümle yüzleşmesi üzerinden Amerikanın Güney eyaletlerinin kültürel ve sosyal dinamiklerini de görme şansı buluyormuşuz. İnsan doğasının karmaşıklığı ve yas sürecinin derinliğinin keşfedildiği söylenen bu kitapta yazarın güçlü betimlemeleri duygusal yoğunluğu anlatım tarzı nedeniyle atmosferin derin bir şekilde işlendiğini düşünüyorum. (Şimdi bu – miş, söyleniyor tarzı anlatım yapmacık geliyor biraz anlıyorum. Ama bu serinin amacı hemen hemen hiç kimsenin (en azından bu yazıyı okuyanların) tamamını okuyamayacağı bu 1001 kitap hakkında fikirlerimi söyleyip bir parça da bilgi vermek. Şu an için benim aklıma yatan yöntem de bu)

Alıntı

“Anılar bahar gibi canlanıyor, diye düşündü Laurel. Anılar tıpkı bahar gibi. Bazen yaşlı bir kütük durduk yere çiçek açıyordu.”

Can Yayınlarından çıkan bu 200 sayfalık kitap 140 liraya bulunabiliyor internette. GR de 14280 kişi 3,52 puan vermiş kitaba. 1000kitapta o kadar okuyanı yok haliyle . 42 okunma ve puanı da 5,9 . Ben belki ilerde listeme ekleyebilirim. (Şimdi fark ettim. Kitap 2000 yılında da “Aptal İncir Ağacı” adıyla Aykırı Yayınlarından çıkmış ve şu an onu buldum ben sadece internette.) Ölmeden önce okumanız gerekiyor mu bilemem ama yazarı tanımak istiyorsanız siz de bir göz atabilirsiniz.

(Not : Yazarın edebiyat dışında bir fotoğrafçılık kariyeri de var. 20. Yüzyılın ilk yarısı Amerika’nın güneyini yazarın objektifinden görmek istiyorsanız linke bakabilirsiniz )

Le Città İnvisibili (Görünmez Kentler) – Italo Calvino

En sevdiğim Italo da girdi kadraja nihayet, postmodernizmin güzel insanlarından Italo Calvino’nun 1972 yılında çıkan sanat eseri kıvamındaki “Görünmez Kentler”i  edebiyatla matematik, felsefe, mimarlık, mantık , ne bileyim ir çok şeyi birleştirmiş sanki. Hayali bir Marko Polo’nun 55 hayali kent üzerinden hayali bir Kubilay Kaan’la konuşmalarının aktarıldığı bu kitap dönüp dönüp okunabilecek bir eser. Ben de bu yazı sayesinde bir kere daha ziyaret ettim kendisini.

Alıntı

“Marco Polo, tek tek her taşıyla bir köprüyü anlatıyor. “Peki köprüyü taşıyan taş hangisi?” diye sorar Kubilay Han. “Köprüyü taşıyan şu taş ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavsi,” der Marco. Kubilay Han sessiz kalır bir süre, düşünür. Sonra ekler: “Neden taşları anlatıp duruyorsun bana? Beni ilgilendiren tek şey var, o da kemer.” Marco cevap verir: “Taşlar yoksa, kemer de yoktur.””

Detaylı önsöz vb. yazılarla birlikte 204 sayfalık YKY basımı bu kitap 110 liralık bir meblağa bulunabiliyor şu aralar. GR’de 86400 kişi 4,11 puan vermiş. Bizde de (1000 Kitap) okunma sayısı az değil (2500 civarı) ama verilen puan 7,6 (genel ortalamaya göre biraz düşük) . Neyse, demem odur ki her yerde bulabileceğiniz bu kitabı okuyun, okutun.  Beğenmezseniz en kötü ikinci şehirden sonra bırakırsınız ama bir şekilde kendinizi kaptırırsanız okuma alışkanlığınız farklı bir seviyeye evrilebilir.

Sayfa 751: 1984

Legend (Efsane – Drenai masalları 1. Bölüm)- David Gemmel

Hakan Peker ve Tom Cruise’un tek ortak noktası bu yazıdaki, hatta bu serideki ilk fantastik kitabın da adı. Epik kurgunun en önemli yazarlarından biri olan Gemmel’in bu ilk romanı fantezi edebiyatına Druss the Legend gibi bir karakter kazandırmış. Yazarın bu Drenai swerisi 11 kitaba ulaşsa da sadece bu ilk kitap (Artemis yayınlarından) Türkçeye çevrilmiş. Bunu dışında altı tane serisi daha var, ölümünden  sonra  İngiltere’de yazar adına bir ödül vermeye de başlamışlar.

Drenai İmparatorluğu’nun savunmasız durumdaki bir kalesi olan Dros Delnoch’un, sayıca çok üstün olan Nadir ordusuna karşı verdiği destansı savunmayı anlatan roman ise hızlı tempolu ve sürükleyici anlatımı ile sadece ama etkili dilinin yanı sıra karakterlerin içsel mücadelelerine ve gelişimlerine verilen önem sayesinde sadece bir aksiyon hikâyesi olmaktan çıkıp daha derin bir felsefi metin haline geliyormuş.

Alıntı (Türkçesini bulamadım kitabın)

“By nature of definition only the coward is capable of the highest heroism”

476 sayfalık kitap Kitapyurdunda 228 liraya mevcut. (Amazon. Babil, BKM  filan bulamadım). GR’de 33300 kişi 4,26 puan vermiş kitaba. 1000kitapta 9 okuma ve 8,1 puanı var.  Bizde özellikle, fantastik kitap okurları ve edebiyat okurları birbirinden ayrılıyor. Bazı kült klasikler dışında edebiyat okurları bu türe yukarıdan bakıyor genelde. Hatta 80’lerde bir dönem –bildiğim kadarıyla- edebiyat denince akla sadece toplumcu gerçekçi kitaplar ver klasikler geliyordu. Neyse ki kırıldı çoğu şey.

Ben genel olarak sevebileceğim her şeyi okuma taraftarıyım. Gemmel’in kitaplarını da sevebileceğimi düşünüyorum ama çeviri sorunu, fantastik serilerin devamlılığı ve bir seriye ayrılacak zaman söz konusu olduğunda  (Artemis Yayınevinin de serinin kalanlarını çevirmesi olasılığının çok düşük olduğu göz önüne alınırsa) bu kitabı çok uzun bir süre listeye alması düşünmüyorum. Ama yazarın Ülkemizde 2006 yılındaki ölümünden önce yazdığı – ve dilimize tam olarak çevrilen tek seri olan –  “Truva” serisine başlayabilirim belki yazarı tanımak için.

Der Junge Mann – Botho Strauss

İlk defa tanıdığım başka bir yazar. Daha çok tiyatral çalışmaları ile bilinen yazar Alman tiyatrosunda postmodernizmin önemli temsilcilerinden biriymiş. Genellikle felsefi bir derinlik taşıyan ve toplumsal normlara karşı eleştirel bir bakış açısı sunan çalışmalarında yabancılaşma, kimlik ve toplumsal eleştiri gibi temaları kullanmaktaymış.  Türkçe çevirisi bulunmayan bu romanda da isimsiz bir genç adamın içsel dünyasını ve dış dünyayla olan ilişkisini keşfediyormuşuz. Geleneksel bir anlatıdan çok, parçalı, rüya benzeri bir yapıya sahip hikayede bireysel yabancılaşma, modern dünyanın anlamsızlığı ve kişisel kimlik arayışı gibi temalar işleniyormuş.

Alıntı

“The humans still have not really come to terms with time. Space, on the other hand, is something we feel we understand, at least that space that envelops the planet and that we have made our own. But time remains a part of cosmic exuberance. “

286 sayfalık bu kitabı GR’de 55 kişi 3,05 puan vermiş. 1000Kitap’ta okuyan yok haliyle. Almanca ve İngilizcesi internette var okumak isteyenlere. Peki, ben bu zihinsel ve duygusal durumlarını yansıtan bir anlatı yapısına sahip,  yoğun, felsefi ve zaman zaman soyut olabilen bir dili olan bu romanı okur muyum?  İlginç bir şekilde evet diyeceğim herhalde buna, ilk kısmına göz attım ve çekti bir şey sanki beni.  Önümüzdeki dönemde bir ara başlayacağım galiba -en azından başarabilirsem. –  Bu serinin okurlarına –ama- pek tavsiye edebileceğimi sanmıyorum politik doğrucu olma pahasına.

Sayfa 851: 1994

Sostiene Pereira; Una Testimonianza (Pereria İddia Ediyor) – Antonia Tabucchi

Bu kez 94 yılından bir İtalyan yazarla karşı karşıyayız. Antonio Tabuccchi İtalyan evet ama hayranı olduğu Pessoa çevirileri ve Portekiz edebiyatına ilgisi nedeniyle Portekiz’de de oldukça sevilen bir isim. Zaten kendisi de hayata gözlerini Lizbon’da yummuş.  Pessoa deyince melankoli kaçınılmaz oluyor, Tabucchi de eserlerinde melankoli, belirsizlik, zamanın geçiciliği ve kimlik arayışı gibi temaları işlemiş.

En bilinen eserlerinden “Sostiene Pereira”da ise 1930’ların faşist Salazar diktatörlüğü altında yaşayan bir gazeteci olan Pereira’nın rejime karşı bilinçlenme ve direnişe katılma hikayesini anlatıyor. Her bölümün başında geçen kitabın adı – Perreira iddia ediyor ki/diyor ki- kitabı üçüncü tekil şahıstan dinlemenin belirsizliğini arttırırken romanın faşizm eleştirisinin yanı sıra Perreira’nın içsel dönüşümünü de ele aldığı söyleniyor. Yayınlandığında büyük bir etki yaratan bu kitap İtalya’da seçim kampanyası sırasında Berlüsconi karşıtı muhalif cephenin bir nevi dayanağı olmuş. Hatta Roberta Faenza bir sonraki yıl kitabın filmini çekmiş.

Alıntı:

“Felsefe sadece gerçekle uğraştığı izlenimini verir, ama belki de düşlemleri dile getirir, edebiyatsa sadece düşlemlerle uğraştığı izlenimini verir, ama belki de doğruyu dile getirir.”

 174 sayfalık kitabın Can Yayınları baskısı sahaflarda ve internette mevcut. Karakarga yayınlarından olan bir baskı Amazon’da  252 lira. Kitaba GR’de 30900 kişi 4,18 vermiş. 1000Kitap’da ise 78 okunmaya karşı 7,8 puanı var. Benim okuyabileceğim bir kitap ve hatta başladım bile.  Sıkıcı değil, döneme ve politik romanlara (bir parça da düşündürücü kitaplara) ilgi duyanlara tavsiye edebilirim.

Sayfa 951: Fihrist

Evet, verimli geçti nispeten bu kısım. 11 kitap girmiş bugüne.  Ben bu yazı boyunca (biri tekrar olmak zere) üç kitabı okudum aralarından, birine de başladım (Perreria İddia Ediyor) Nostromo ve Der Junge Mann’ı da (daha kalın olanlar:) ilerisi için kaydettim. Siz de – eğer tembelseniz ve “Ne okusam, ne okusam?” diye çırpınıyorsanız- kendinize uyan kitaplar bulmuşsunuzdur umarım. Görüşmek üzere, iyi okumalar herkese.

Yorum bırakın