Yerçekimi Gökkuşağı – (Gravity’s Rainbow -Thomas Pynchon) (Bölüm 1- Kısım 10 )

9.Kısım

11. Kısım

(1)

TDY Abreaksiyon Koğuşu
St. Veronica Hastanesi
Bonechapel Kapısı,
E1 Londra,
İngiltere Kış, 1944
The Kenosha Kid
Genel Teslim Kenosha,
Wisconsin, ABD

Sayın Efendim: Hayatınızda herhangi bir şey için sizi hiç ama hiç rahatsız ediyor muyum?

En derin saygılarımla, Teğmen Tyrone Slothrop

———

Genel Teslim
Kenosha, Wisc., ABD

birkaç gün sonra

Tyrone Slothrop, Esq.
TDY Abreaksiyon Koğuşu
St. Veronica Hastanesi
Bonechapel Kapısı,
E1 Londra, İngiltere

Sayın Bay Slothrop: Asla etmiyorsunuz.

The Kenosha Kid1

(2) Ukala genç: Aman, ben o eski moda dansların hepsini yapıyorum, “Charleston” yapıyorum, üstüne bir de “Big Apple” yapıyorum!

Emektar dansçı: Bahse girerim “Kenosha”yı hiç yapmıyorsun, evlat!2

(2.1) U.G.: Hadi canım, ben o dansların hepsini yapıyorum, “Castle Walk” yapıyorum, “Lindy” de yapıyorum!

E.D.: Bahse girerim “Kenosha Kid”i hiç yapmıyorsun.3

(3) Alt kademe çalışan: Şey, benden kaçıyor; bunun sebebinin Slothrop Meselesi olabileceğini düşünüyorum. Eğer bir şekilde beni sorumlu tutuyorsa—

Üst (kibirle): Sen mi! Kenosha Kid bir an düşünmedi bile senin… olduğunu asla düşünmüyor.4

(3.1) Üst (hayretle): Sen mi? Asla! Kenosha Kid bir an bile senin… olduğunu düşünüyor mu yani?5

(4) Ve bize gökyüzü boyunca alevden harflerle, ihtiyacımız olan ve bugün keyifle kullandığımız, sözlüklerimizi doldurduğumuz tüm o kelimeleri verdiği o yüce günün sonunda; geleneklerde ve şarkılarda sonsuza dek anılan küçük Tyrone Slothrop’un uysal sesi, Kid’in dikkatini çekmek üzere yukarıya doğru sızmaya cüret ediyor: “Kenosha Kid, ‘O’nu hiç yapmıyorsun!”6

Doktor, onu uyandırıp seansı başlatmak için tepedeki beyazlığın içinden ona doğru eğilirken, “You never did the Kenosha Kid” metni üzerindeki bu değişimler Slothrop’un bilincini meşgul ediyor. İğne, dirsek çukurunun hemen dışındaki toplardamara acısız bir şekilde giriyor: Gerektiği kadar, her seferinde bir cc, %10 Sodyum Amital7

(5) Belki Philadelphia’yı kandırıyorsunuz, Rochester’la dalga geçiyorsunuz, Joliet’e şaka yapıyorsunuz. Ama Kenosha çocuğunu asla kandıramadınız.8

(6) (Yükseliş ve kurban günü. Ülke çapında bir kutlama. Dağlanan yağlar, damlayan ve tuzlu bir kahverengiye dönerek yanan kan…) Charlottesville domuz yavrusunu hallediyorsunuz, tamam; Forest Hills tayını hallediyorsunuz, tamam. (Şimdi sönükleşiyor…) Laredo kuzusu. Tamam. O-o. Bekle. Bu da ne Slothrop? Kenosha çocuğunu asla halletmediniz mi?9 Kendine gel Slothrop.

Yumruğumda bir sertleşme ,
Kızma hemen öylece,
Yeniden yazıl askere—
Kendine gel—Slothrop!

Jackson, umurumda değil bir parça bile,
Ver bana şu yırtık ördeğimi10 sadece
Kendine gel—Slothrop!

Kimse burada beni sevmiyor ya da anlamıyor,
Sadece beni gönderecek başka bir yer arıyor...

Kafama hafifçe vuruyor, beynimi dinliyorlar mikrofonla,
O iğneyi saplıyorlar damarıma damarıma,
Slothrop, kendine gel!

PISCES: Bugün yine biraz Boston hakkında konuşmak istiyoruz Slothrop. Hatırlarsan geçen sefer Roxbury’deki Zenciler hakkında konuşuyorduk. Bunun senin için pek rahat bir konu olmadığını biliyoruz ama lütfen dene, olur mu? Şimdi—neredesin Slothrop? Bir şey görebiliyor musun?

Slothrop: Şey hayır, tam olarak görmek değil…

Yerüstü metrosuyla kükreyerek içeri dalıyor; sadece Boston’da olur bu, antik tuğlaların üzerinde çelikten ve karbondan bir kefen—

Ritim beni ele geçiriyor,

Ah bebeğim şu swing, swing, swing!11
Evet, ritim beni ele geçiriyor
Düşünüyorum da tüm-şu-koca-dünya-şarkı-söyleyebilir,
Hiç mi hiç duymuyorum-böylesine-tatlısını,
Basin Sokağı’nın hemen köşesinde bile,
Şimdi madem ritim beni ele geçiriyor, çocuklar haydi
Swing, swing, swing,
Hadi... çocuklar, haydi... salınalım!

Siyah yüzler, beyaz masa örtüsü, fincan tabaklarının yanına dizilmiş parıldayan çok keskin bıçaklar… tütün ve ot dumanı zengin bir biçimde harmanlanıyor, gözleri kızartıyor ve şarap gibi buruk; yav, şur’daki bohtan biraz düttürecem de bey-nim-deki kıvrımlar dümdüz olcak! hepisini şimdik şurda düzlüyom, vallaa bah!

PISCES: O “vallaa bah” mıydı, Slothrop?

Slothrop: Hadi ama beyler… çok fazla… yapmayın şunu…

Beyaz kolejli çocuklar, kürsüdeki “gruba” bağırarak parça istiyorlar. Doğu yakası özel okul sesleri; asshole kelimesini dudaklarını öyle bir büzerek telaffuz ediyorlar ki ortaya ehisshehwle gibi bir şey çıkıyor… sallanıp yuvarlanıp şamata yapıyorlar. Aspidistralar, dev Filodendronlar12, yeşil geniş yapraklar ve orman palmiyeleri loşluğa doğru sarkıyor… iki barmen —biri bıyıklı, narin, çok açık tenli bir Karayipli; diğeri ise opera eldiveni giymiş bir el kadar siyah olan ortağı— odayı metalik gölgelerin içine yutan derin, okyanusvari aynanın önünde, durmaksızın hareket ediyorlar… yüzlerce şişe, ışığı ancak aynanın içine akıp gitmeden hemen önce kısa bir süre tutabiliyor… birisi sigara yakmak için eğildiğinde bile, alev orada ancak koyu, gün batımı turuncusu bir yansıma olarak beliriyor. Slothrop kendi beyaz yüzünü bile göremiyor. Bir masadan bir kadın ona bakmak için dönüyor. Kadının gözleri, anında adamın ne olduğunu söylüyor. Cebindeki mızıka pirinç bir atalete geri dönüyor. Bir ağırlık. Gösterişli bir caz aksesuarı. Ama gittiği her yere onu da götürüyor.

Üst katta, Roseland Balo Salonu’nun erkekler tuvaletinde, bir klozetin üzerine diz çökmüş baygınlık geçiriyor; biraları, hamburgerleri, ev yapımı kızartmaları, Fransız soslu şef salatasını, yarım şişe Moxie’yi13, yemek sonrası naneli şekerleri, bir Clark barı14, yarım kilo tuzlu fıstığı ve Radcliffe’li bir kızın old-fashioned kokteylinden kalan vişneyi kusuyor. Hiçbir uyarı olmaksızın, gözlerinden yaşlar boşanırken, armonika LOP diye o, aagghh, iğrenç klozetin içine düşüyor! Parlak yanlarından, kahverengi ahşap yüzeylerinden —bazıları cilalı, bazıları dudak payıyla aşınmış— minik kabarcıklar yukarı tırmanıyor; bu ince gümüş tohumlar, mızıka taş beyazı rahim ağzına ve gecenin aşağısına doğru inerken serbest kalıyor… Günün birinde ABD Ordusu ona cepleri iliklenebilen gömlekler verecek. Ama savaş öncesi bu günlerde, nesnelerin düşmesini engelleyecek kadar cebini kapalı tutabilmesi için sadece kar beyazı Arrow’unun15 kolasına güvenebiliyor… Ama hayır, hayır, salak, armonika düştü, hatırlasana? Mızıkanın alçak kamışları porselene çarptığında bir anlığına şarkı söylüyor (bir yerlerde bir cama yağmur vuruyor ve dışarıda, çatıdaki sac havalandırmanın tepesinde: soğuk Boston yağmuru) sonra kusmuğunun son safra kahverengisi kıvrımlarıyla çizgilenmiş suyun içinde sönüyor. Onu geri çağırmak mümkün değil. Ya mızıkanın, o gümüş şarkı şansının gitmesine izin verecek ya da onu takip etmesi gerekecek.

Takip etmek mi? Zenci ayakkabı boyacısı çocuk Red16, tozlu deri koltuğunun yanında bekliyor. Tüm o harap olmuş Roxbury’deki Zenciler bekliyor. Takip etmek mi? “Cherokee”, aşağıdaki dans pistinden, yüksek zillerin, kontrbasın ve sanki soluk Harvardlı çocukların ve partnerlerinin değil de bir sürü süslenip püslenmiş kızılderilinin hareket ettiğini düşündüren o binlerce ayak sesinin arasından feryat ederek yükseliyor. Çalınan şarkı, aslında beyazların suçları hakkında bir başka yalan. Ama “Cherokee”nin o kanalında, şarkıyı başından sonuna bitirebilenlerden çok daha fazla müzisyen batağa saplanıyor. Tüm o uzun, upuzun notalar… o kadar zaman boyunca o sesin içinde ne yapıyorlar, neyin peşindeler? Bu bir Kızılderili ruhu komplosu mu? New York’ta, belki hızlı sürerse son sete yetişir—bu gece 7. Cadde’de, 139. ve 140. arasındalar; “Yardbird” Parker17 bu akorların en üst ucundaki notaları kullanarak melodiyi nasıl parçalayabileceğini keşfediyor; merhamet et bu da ne, kahrolası bir makineli tüfek mi yoksa başka bir şey mi dostum adam aklını kaçırmış olmalı, otuz ikilik notalar, demisekuverler18, eğer Dan Wall’ın Chili House’undan çıkıp sokağa sarkan o sesi hayal edebiliyorsan çok hızlı bir Munchkin19 sesiyle (Demisekuver) söyle bunu—siktir, her türden sokağın ortasında (yolculuğu, 39’a gelindiğinde çoktan başlıyor: en olumlu, en onay dolu sololarının ta derinlerinde, yaşlı kahrolası Bay Ölüm’ün bizzat kendisinin o aylak, eğlenen dım-da-dımları çoktan korna çalıyor) radyo dalgalarının üzerinden sosyete işlerine, günün birinde şehir asansörlerindeki ve tüm marketlerdeki gizli hoparlörlerden sızan o sese kadar, kuşunun şarkısı yankılanıyor; “Adam”ın20  ninnilerini yalanlamak için, o sersemletici, ruhsuzca üst üste kaydedilmiş yaylıların yıkayıp geçişini altüst etmek için… İşte bu kehanet, buralarda, yağmurlu Massachusetts Bulvarı’nda bile bugünlerde “Cherokee” ile kendini gerçekleştirmeye başlıyor; alttan gelen saksafonlar şimdi çok, ah gerçekten tuhaf işlere giriyor…

Eğer Slothrop o mızıkayı tuvaletin derinliklerine kadar takip ediyorsa, bunu balıklama yapmak zorunda kalacak; ki bu pek de iyi değil, çünkü kıçını havada savunmasız bırakıyor ve bu etrafta Zenciler varken bir delikanlının tam da istemeyeceği bir şey: Yüzü o kokuşmuş, bilinmeyen karanlığın içindeyken ansızın kemerini çözen, pantolon düğmelerini açan o güçlü ve emin kahverengi parmaklar, bacaklarını iki yana ayıran o sert eller—ve şimdi üzerinde renkli levrek yemleri ile alabalık sinekleri olan boxer şortu da inerken uyluklarında soğuk Lizol21 havasını hissediyor. Slothrop, tuvalet deliğinin daha da içine girmeye çabalıyor; o sırada bulanık ve kokulu suyun arasından, beyazların tuvaletine neşeyle bağırarak doluşan, debelenen zavallı Slothrop’un başında toplanan ve o kendilerine has tarzlarıyla, “Sür şu talk pudrasını bana, Malcolm!” diye şarkı söyleyerek şakalaşan koca bir karanlık Zenci çetesinin sesi geliyor. Ve cevap veren ses, o Red’den başkası değil; Slothrop’un siyah rugan ayakkabılarını defalarca diz çökerek, o boya bezini orkestrayı bastıracak bir ritimle şaklatıp parlatan boyacı çocuktan… şimdi o çok uzun, sıska, saçları abartılı bir şekilde düzleştirilmiş22 kızıl kafalı Zenci boyacı çocuk, tüm Harvardlı gençler için sadece “Red” olan o çocuk—”Söyle bakalım Red, çekmecede şu Şeyh’lerden23 kaldı mı hiç?” “Hadi Red, şansımı döndürecek yeni bir telefon numarası daha ver?”—tuvaletin yarı yoluna inmişken ismi sonunda Slothrop’un kulağına ulaşan o Zenci; tam o sırada kaygan jöle ya da kremle topağıyla kaplanmış kalın bir parmak, bir nehir vadisindeki topografik çizgiler gibi tüyleri v-şeklinde iki yana ayırarak çatlaktan aşağı, anüsüne doğru kayıyor—gerçek ismi Malcolm ve tüm siyah sikler onu, Malcolm’u tanıyor, başından beri tanıyorlar—Düşünülemez Nihilist Kızıl Malcolm diyor ki: “Vay canına, herifi resmen göt deliğinden ibaret değil mi?” Tanrım Slothrop, ne biçim bir durumdasın böyle! Her ne kadar şu an iyice aşağı inmeyi başarıp sadece bacaklarını dışarıda bıraksa ve kalçaları su seviyesinin hemen altında solgun buz kubbeleri gibi çalkalanıp yalpalansa da. Su, dışarıdaki yağmur kadar soğuk bir halde beyaz klozetin duvarlarına sıçrıyor. “Kaçmadan yakalayın şunu!” “Valla!” Uzaktaki eller baldırlarını ve ayak bileklerini yakalamaya çalışıyor, çorap bağlarını koparıyor ve annesinin Harvard’a gitmesi için ona ördüğü baklava desenli çorapları çekiştiriyor; ama bu çoraplar o kadar iyi yalıtıyor ki ya da o tuvaletin içinde o kadar ilerlemiş durumda ki artık o elleri neredeyse hiç hissetmiyor…

Sonra onları silkeliyor, son Zenci dokunuşunu da orada yukarıda bırakıyor ve bakir anüsünü korumuş bir halde bir balık kadar kaygan, özgür kalıyor. Şimdi bazıları buna “of, Tanrıya şükür” diyebilir, bazıları ise “ah be, tüh” diye sızlanabilir ama Slothrop pek bir şey demiyor çünkü pek bir şey hissetmiyor. V-ve kayıp mızıkasından hâlâ bir iz yok. Buradaki ışık koyu gri ve oldukça sönük. Bir süredir, içinde bulunduğu bu seramik (ya da artık demir olan) tünelin kenarları boyunca ince ince kabuk bağlamış dışkıların farkında: Hiçbir sifonun temizleyemeyeceği, sert su mineralleriyle karışarak güzergâhında kasıtlı bir kahverengi katman oluşturan dışkılar; anlam yüklü kalın desenler, tuvalet dünyasının Burma-Shave tabelaları24; iğrenç ve yapış yapış, şifreli ve yontulmuş bu şekiller, o uzun ve bulanık atık hattında ilerlemeye devam ederken karşısına çıkıyor ve pürüzsüzce geçip gidiyor; “Cherokee”nin sesleri hâlâ yukarıda çok derinden nabız gibi atarken onu denize doğru uğurluyor. Dışkı kalıntılarından bazılarının kesinlikle tanıdığı şu ya da bu Harvardlı gence ait olduğunu teşhis edebildiğini fark ediyor. Elbette bir kısmı da Zenci dışkısı olmalı ama onların hepsi birbirine benziyor. Hey, işte şu “Obur” Biddle; bu, Cambridge’deki Fu’s Folly’de hep beraber chop-suey25 yediğimiz gece olmalı çünkü buralarda bir yerlerde fasulye filizleri ve hatta o yabani erik sosunun esintisi bile var… baksanıza, demek bazı duyular gerçekten de keskinleşiyor… vay be… Fu’s Folly, Tanrım, aylar önceydi. V-ve işte Çöplük Villard, o gece kabızdı, değil mi? —zamanla sonsuza dek koyu kehribar rengine dönüşecek olan reçine gibi sert, siyah bir dışkı bu. Duvar boyunca bıraktığı (ve kendi bütünlüğünün tersini söyleyen) küt, isteksiz dokunuşlarda, şu an esrarengiz bir dışkı-hassasiyeti kazanmış olan Slothrop, geçen dönem intihara kalkışan zavallı Çöplüğün içindeki eski ıstırapları okuyabiliyor: Onun için bir türlü zarafetle örülmeyen o diferansiyel denklemler, Sidney’in Great Yellow Grille’indeki masasına doğru eğilip Slothrop’un Kanada birasını bitiren düşük şapkalı, ipek dizli anne, ondan kaçan Radcliffe’li kızlar, Malcolm’un ona pazarladığı ve dayanabileceği kadar (ya da annesinin çeki geç kalmışsa sadece ödeyebileceği kadar) dolar karşılığında ona erotik gaddarlık yaşatan siyah profesyoneller. Akıntıya kapılıp yukarıda kalan bas rölyef-Çöplük, Slothrop şimdi Will Stonybloke’un, J. Peter Pitt’in, büyükelçinin oğlu Jack Kennedy’nin tabelasının yanından geçerken gri ışığın içinde kayboluyor—sahi, bu Jack bu gece nerede acaba? Eğer o mızıkayı biri kurtarabilmişse, bahse girerim o Jack’tir. Slothrop ona uzaktan hayranlık duyuyor; atletik, nazik ve Slothrop’un dönemindeki en sevilen gençlerden biri. Ama o tarih konusunda resmen kafayı yemiş durumda. Jack… acaba Jack mızıkanın düşmesini engelleyebilir miydi, bir şekilde yerçekimine karşı gelebilir miydi? Atlantik’e giden bu geçitte, dalgaların sesi gibi ona doğru sönükçe vuran tuz, yosun ve çürüme kokuları arasında, evet, Jack bunu yapabilirmiş gibi görünüyor. Çalınacak ezgiler hatırına, milyonlarca olası blues dizesi, resmi frekanslardan bükülüp çıkarılacak notalar, Slothrop’un aslında nefesinin yetmediği o bükülmeler hatırına… henüz değil ama bir gün… neyse, en azından eğer o enstrümanı bulunursa (ya da bulunduğunda…) iyice ıslanmış olduğu için çalması çok daha kolaylaşacak. Tuvaletin derinliklerine inerken taşıyabileceğin umut dolu bir düşünce.

Bakın bana, Aşağı iniyorum keneften,
Ne kadar aptal bir şey bu!
Umarım kimse işemiyordur üstümden,
Yappa dappa dappa du..

İşte tam o noktada, hattın yukarısından dehşet verici bir dalga geliyor; gürültü bir tsunami gibi büyüyor; bok, kusmuk, tuvalet kağıdı ve akılalmaz bir mozaik oluşturan bok pırtıklarından oluşan dopdolu bir dalga cephesi, panik içindeki Slothrop’un üzerine kendi talihsiz kurbanına çarpan bir MTA26 metrosu gibi hiddetle iniyor. Kaçacak yer yok. Felç olmuş bir halde, omzunun üzerinden geriye bakıyor. Arkasında uzun tuvalet kağıdı liflerini sürükleyen, gitgide büyüyen bir duvarla birlikte şok dalgası üzerine biniyor—GAAHHH! Tam son anda zayıf bir kurbağalama tekmesi deniyor ama atık silindiri onu çoktan silip süpürüyor; üst omurgası boyunca soğuk sığır jölesi kadar koyu bir his, yukarı doğru fırlayan kağıtlar dudaklarına, burun deliklerine dolanıyor; her şey gidiyor ve şu an her yer bok kokuyor; kirpiklerinden mikro dışkıcıkları temizlemeye devam etmek zorunda kalıyor, bu Japonlar tarafından torpillenmekten bile beter! Kahverengi sıvı hışımla akıyor, onu çaresizce sürüklüyor… Görünüşe bakılırsa paldır küldür yuvarlanıyor—gerçi bu bulanık dışkı fırtınasında bunu anlamanın yolu yok, görsel bir referans noktası yok… Zaman zaman çalılıklara ya da belki küçük, tüylü ağaçlara sürtünüyor. Eğer yaptığı şey gerçekten buysa, yuvarlanmaya başladığından beri sert bir duvarın dokunuşunu hissetmediği aklına geliyor.

Etrafındaki kahverengi alacakaranlık bir noktada aydınlanmaya başlıyor. Şafak vakti gibi. Baş dönmesi azar azar onu terk ediyor. Yarı yarıya bulamaca dönmüş son tuvalet kâğıdı lifleri… hüzünlüce çözünerek, uzaklaşıp gidiyor. Üzerinde ürkütücü bir ışık, sulu ve ebruli bir ışık büyüyor; göstermeyi vaat ettiği şeyler yüzünden bu ışığın uzun sürmemesini umuyor. Ama bu atık bölgelerinde “temaslar” yaşıyor. Tanıdığı insanlar. Eski, sıkıca örülmüş taş kalıntılarına benzeyen kabukların içindeler—solmuş hücreler, birçoğunun çatısı yok. Siyah şöminelerde odun ateşleri yanıyor, paslı, endüstriyel kuru fasulye konserve kutularında sular kaynıyor ve sızdıran bacalardan buhar yükseliyor. Aşınmış kaldırım taşlarının etrafında oturmuş, bazı işlemler… tam adını koyamıyor… belli belirsiz dini bir şeyler… yürütüyorlar. Yatak odaları tamamen döşeli; dönen ve parlayan ışıklar, duvarlardan ve tavandan sarkan kadifeler. Capehart’ın27 altında tozla tıkanmış o görmezden gelinen son mavi boncuğa, son kurumuş örümceğe ve halının havındaki karmaşık kıvrımlara kadar, bu konutların giriftliği onu hayrete düşürüyor. Burası felaketten saklanılacak bir yer. İlle de Tuvalet’in sifon sesleri değil—ki bunlar burada, bu kadim gökyüzünün ardında, tonundaki aşınmış tekdüzelik içinde sadece bir tür dolaylı rahatsızlık olarak beliriyor—başka bir şey bu ülkeyi feci şekilde hırpalıyor, zavallı sırılsıklam Slothrop’un göremediği ya da duyamadığı bir şey… sanki her sabah bir Pearl Harbor yaşanıyor, gökyüzünden görünmezce her şeyi yerle bir ediyor. Saçlarında tuvalet kâğıdı var ve sağ burun deliğinin içine lifli, kalın bir bok pırtığı yerleşmiş. Öööğğ, öööğğ. Gerileme ve yıkılış bu manzara üzerinde sessizce çalışıyor. Güneş yok, ay yok, sadece ışığın uzun, pürüzsüz bir sinüs dalgası salınımı var. Bunun bir Zenci pırtığı olduğunu anlayabiliyor—kurcalarken kışlık bir sümük kadar inatçı. Tırnaklarından kan geliyor. Tüm o ortak odaların ve alanların dışında, kendi yüksek çöl sabahının ortasında dikiliyor; kızıl-kahverengi bir şahin, hatta iki tane, bir hava akımına asılmış ufku izliyor. Hava soğuk. Rüzgâr esiyor. Sadece kendi yalıtılmışlığını hissediyor. Onu da içerde istiyorlar ama o onlara katılamıyor. Bir şey ona engel oluyor: Bir kez içeri girdiğinde, bu bir tür kan yemini etmek gibi olacak. Onu asla serbest bırakmayacaklar. Ondan bir şey yapmasının istenmeyeceğine dair hiçbir garanti yok… öyle bir şey ki …

Şimdi her bir gevşek taş, her bir alüminyum folyo parçası, odun kütüğü, çıra ya da kumaş parçası yukarı aşağı hareket ediyor: Üç metre yükselip sonra tekrar düşüp keskin bir şaklamayla kaldırıma vuruyorlar. Işık yoğun ve su yeşili. Sokaklar boyunca döküntüler, sanki derin ve düzenli bir dalganın insafına kalmışçasına uyum içinde yükselip alçalıyor. Bu dikey dansın içinden uzağı görmek zor. Kaldırımdaki bu trampet vuruşları on bir vuruş boyunca devam ediyor, on ikincisini atlıyor ve döngüye baştan başlıyor… geleneksel bir Amerikan ezgisinin ritmi bu… Sokaklarda tek bir insan bile yok. Ya şafak vakti ya da alacakaranlık. Döküntülerin metal olan kısımları sert, neredeyse mavi bir kararlılıkla parlıyor.

Şimdi hatırlamıyor musun yukarıdaki Kızıl Malcolm’u,
Saçlarında Kızıl Şeytan kostiği28 olan o çocuğu...

İşte şimdi Crutchfield ya da Crouchfield karşımızda, o batı adamı. “Arketipik” bir batı adamı değil, yegâne olan. Şunu anla: Sadece bir tane vardı. Onunla savaşan sadece tek bir Kızılderili vardı. Sadece tek bir dövüş, tek bir zafer, tek bir yenilgi. Ve sadece tek bir başkan, tek bir suikastçı ve tek bir seçim. Doğru. Her şeyden sadece birer tane. Tekbencilikten (Solipsizm – Yalnızca kendi zihninin varlığının kesin olduğunu, dış dünyanın ve diğer zihinlerin ise varlığının kanıtlanamaz olduğunu savunan felsefi bir görüş) dem vurmuş, yapının —kendi seviyende— sadece ve dehşet verici bir şekilde “bir” kişiden ibaret olduğunu hayal etmiştin. Diğer seviyelerin önemi yok. Ama durumun o kadar da yalnız olmadığı ortaya çıkıyor. Seyrek, evet; ama tek başınalıktan çok daha iyi. Her şeyden birer tane olması o kadar da fena değil. Yarım bir Nuh’un Gemisi, hiç olmamasından daha iyi sonuçta. Buradaki Crutchfield güneşten, rüzgârdan ve kirden kahverengiye dönmüş; ahırın ya da damın koyu kahverengi çıtalarına yaslandığında, farklı damardan ve farklı cilalı bir ahşap gibi duruyor. Mor dağ yamacına karşı sağlamca yerleşmiş, iyi huylu; yarım gözle güneşe bakıyor. Gölgesi ahırın içinde, arasından güneşin sızdığı ahşap ağın—kirişlerin, direklerin, bölme dikmelerinin, yemlik iskeletlerinin, merteklerin, tavan çıtalarının—kaba saba bir süzgecine takılarak geriye doğru uzanıyor: Günün bu sönen saatinde bile göz kamaştıran bir gökkubbe. Müştemilatın arkasında biri mızıka çalıyor; ezginin gerisinde koca beş sesli akorları ağzıyla içine çeken bir müzik oburu…

Kızıl Nehir Vadisi29

Seni bu tuvaletten aşağı çekiyorlar diyorlar—
Birazcık oturuver de yak sen de  bir tane ?
Çünkü tuvaletin hiçbir yere gittiği yok,
Ve buraların boku harbiden şahane.

Ah, bu Kızıl Nehir’in ta kendisi, inanmıyorsanız gidip şu “Red”e sorun, her nerede ise (size Red’in ne demek olduğunu söyleyeyim: FDR’nin30 o küçük göt lalesi dostları; her şeyi çekip almayı istiyorlar, kadınların hepsinin bacakları kıllı, ya her şeyi onlara verirsiniz ya da , gece yarısı kara demiri havaya uçurup gri kasketli Polonyalıların, okie’lerin31, zencilerin üzerine kana bularlar, evet özellikle zencilerin…) Neyse, burada, Crutchfield’ın küçük ortağı ahırdan henüz çıkıyor. En azından şu anki küçük ortağı. Crutchfield bu uçsuz bucaksız alkali ovası32 boyunca arkasında kalbi kırık küçük ortaklar silsilesi bırakıyor. Güney Dakota’daki küçük ahmak,

San Berdoo’da küçük bir dolandırıcı,
Demiryolundan kaçan bir küçük çekik,
Götü tıpkı Fu Manchu33 kadar sarı!
Birinde bel soğukluğu, birinde guatr,
Birinde ölümcül cüzzam,
Sağ ayağı topal, sol ayağı topal,
İki ayağı da sakat, işte üç etti tamam
Neyse, bir küçük ibne, hatta bir lezzo irisi,
Bir küçük zenci, bir küçük yahudi,
Bir Kızılderili, yanında bir bufalo,
Ve bir bufalo avcısı New Mexico’dan...

Ve böylece uzayıp gidiyor, her şeyden birer tane; o bu terre mauvais’nin34  Beyaz Aygırı, bu Crouchfield; her iki cinsiyetle ve çıngıraklı yılanlar hariç tüm hayvanlarla bu işi pişiriyor (doğrusunu söylemek gerekirse “çıngıraklı yılan”, çünkü sadece tek bir tane var), ama görünüşe bakılırsa son zamanlarda o çıngıraklı yılanla ilgili de fanteziler kuruyor! Zehirli dişler tam sünnet derisini gıdıklıyor… o solgun ağız ardına kadar açık ve o hilal gözlerdeki korkunç neşe… Şu anki küçük ortağı, atlarla ilgili takım taklavata karşı fetişi olan Norveçli melez bir delikanlı, Whappo; gezintilerinin —ki bugün tam üç haftalık oldu, bu bir küçük ortağın dayanabilmesi için epey uzun bir süre— o ter ve deri kokulu eyer odalarında küçük bir kamçıyla dövülmekten hoşlanıyor. Whappo, Crutchfield’ın onun için Eagle Pass’te, büyük Rio’yu35 sonsuza dek geride bırakıp vahşi Meksika’nın o bomboş fırınına doğru geçen afyon ruhu bağımlısı bir faro36 krupiyesinden aldığı ithal ceylan derisi binici tozluklarını (chaps) giyiyor. Whappo ayrıca talimata uygun eflatun ve yeşil renklerde bir bandana takıyor (Crutchfield’ın memleketteki “Rancho Peligroso”da (Tehlikeli Çiftlik) bu ipek eşarplarla dolu bir dolabı olduğu söyleniyor ve heybesine bir iki düzine tıkıştırmadan asla kayalık arazilere ve nehir yatağı patikalarına çıkmıyor. Bu da demek oluyor ki “her şeyden birer tane” kuralı sadece küçük ortaklar gibi yaşam formları için geçerli, bandanalar gibi nesneler için değil). Ve Whappo, Japon ipeğinden yapılma parlak, yüksek bir opera şapkasıyla kıyafetini tamamlıyor. Aslında Whappo, bu öğleden sonra ahırdan aylak aylak çıkarken tam bir züppe gibi görünüyor.

“Ah, Crutchfield,” elini şöyle bir sallıyor, “gelmeniz ne hoş.”

“Geleceğimi biliyordun seni küçük afacan;” kahretsin, bu Whappo tam bir vaka. O koyu tenli Afro-İskandinav kalçalarına deriden bir iki keskin kırbaç izi yeme umuduyla efendisini sürekli kışkırtıyor; o kalçalar ki, Karanlık Kıta’nın ırklarında gözlemlenen o callipygian37 yuvarlaklık ile sarışın Kuzeyli kuzenimiz gürbüz Olaf’ın gergin ve soylu kas yapısını birleştiriyor. Ama bu kez Crutchfield sadece arkasını dönüp uzaklardaki dağları izlemeye koyuluyor. Whappo surat asıyor. Silindir şapkası yaklaşan katliamı yansıtıyor. Ancak beyaz adamın, ne kadar gündelik bir tavırla olursa olsun, “Kızıl Boğa bu gece buraya at sürecek,” gibisinden bir şey söylemesine gerek kalmıyor. İki ortak da bunu biliyor. Rüzgârın onlara getirdiği o çiğ Inju38 kokusu, herkes için yeterli olmalı. Tanrım, bu bir düello olacak ve ortalık fena kan gölüne dönecek. Rüzgâr öyle sert esecek ki, kan ağaçların kuzey taraflarını vernikleyecek. Kızılderilinin yanında bir köpeği olacak, bu kül rengi ovaların tek Kızılderili köpeği—bu it, küçük Whappo ile birbirine giriyor ve sonunda Los Madrés’teki tozlu meydanda, açık bir et tezgahının çengeline asılı kalacak; gözleri ardına kadar açık, uyuz postu hâlâ yerinde, meydanın karşısındaki kilise duvarının güneşli harcına ve taşına karşı zıplayan siyah pireler, Whappo’nun dişlerinin şahdamarını (ve belki birkaç tendonu da, çünkü kafa bir yana sarkmış durumda) kopardığı boynundaki yarada kan kararıp kabuk bağlıyor. Çengel arkadan, iki omur arasından giriyor. Meksikalı kadınlar ölü köpeği dürtüklüyor; köpek, kuşluk vaktinin kızartmalık muz, Kızıl Nehir Vadisi’nden gelen tatlı bebek havuç, çiğnenmiş her türden yeşillik, hayvansal misk gibi kokan kişniş, sert beyaz soğan, güneşte fermente olan ve patlamak üzere olan ananas ve koca benekli dağ mantarı kokuları arasında isteksizce sallanıyor. Slothrop tezgâhların ve asılı kumaşların arasında, atların ve köpeklerin, domuzların, kahverengi üniformalı milislerin, bebekleri şala sarılı Kızılderili kadınların, tepedeki pastel renkli evlerden gelen hizmetçilerin arasında görünmezce hareket ediyor—meydan yaşamla kaynıyor ve Slothrop’un kafası karışıyor. Her şeyden sadece bir tane olması gerekmiyor muydu?

C (Cevap): Evet.

S (Soru): Öyleyse bir Kızılderili kız…

C: Bir safkan Kızılderili. Bir mestiza. Bir criolla. Sonra: bir Yaqui. Bir Navaho. Bir Apaçi—

S: Bir dakika bekle, başlangıçta sadece bir Kızılderili vardı. Crutchfield’ın öldürdüğü o tek kişi.

C: Evet. Bunu bir optimizasyon problemi olarak gör. Bu ülke en iyi şekilde her birinden sadece bir tanesini destekleyebiliyor.

S: Peki ya diğerleri? Boston. Londra. Şehirlerde yaşayanlar. O insanlar gerçek mi, yoksa ne?

C: Bazıları gerçek, bazıları değil.

S: Peki gerçek olanlar gerekli mi? Yoksa gereksiz mi?

C: Aklında ne olduğuna göre değişir.

S: Siktir, benim aklımda hiçbir şey yok.

C: Bizim var.

Bir an için, Ardenler’de kar altında üst üste yığılmış on bin ceset39, Newton Upper Falls40 gibi yerlerdeki kutsanmış ebeveynlere gönderilmeyi bekleyen, beyaz yün battaniyelerin altındaki numaralı bebeklerin o güneşli, Disneyvari görünümüne bürünüyor. Bu sadece bir an sürüyor. Sonra başka bir an için, yaratılıştaki tüm Noel çanları bir koro halinde birbirine katılmak üzereymiş gibi görünüyor—tüm o rastgele çınlayışları, bu seferlik koordine edilecek, uyum içinde olacak, apaçık bir teselli ve olası bir neşe haberi getirecekmiş gibi.

Ama Roxbury yamacına geçiş yapıyoruz41. Kar, siyah kauçuk tabanlarının kavislerine, çapraz tırtıllarına doluyor. Ayaklarını hareket ettirdikçe kışlık çizmeleri42 tıkırdıyor. Bu varoş karanlığındaki kar, negatif bir filmdeki is karası görünümünde… gecenin içine ve dışına doğru akıyor… Gün ışığında tuğla yüzeyleri (onları sadece şafak vaktinin çok erken saatlerinde, lastik çizmelerinin içinde sızlanarak, Tepe’de aşağı yukarı taksi ararken görüyor) yoğun, derin, defalarca donun saldırısına uğramış, alev alev yanmaktan korozyona uğramış: Beacon Street’de  hiç görmediği bir şekilde yaşanmışlık yüklü, tarih kokuyor…

Gölgelerin içinde, yüzünde panda deseni gibi duran bir siyah-beyazlıkla —bölgelerin her birinde bir büyüme ya da yara dokusu kütlesi var— tüm bu yolu görmeye geldiği “bağlantı”sı bekliyor. Yüzü bir ev köpeğininki kadar zayıf ve sahibi sürekli omuz silkiyor.

Slothrop: Nerede o? Neden gelmedi? Sen kimsin?

Ses: Çocuk paketlendi. Ve beni tanıyorsun Slothrop. Hatırladın mı? Ben Asla’yım .

Slothrop (dikkatle bakarak): Sen mi, Asla mı? (Bir duraksama.) Kenosha, çocuğu yaptı mı?43

9. Kısım

11.Kısım

  1. You never did, The Kenosha Kid ↩︎
  2. You never did The Kenosha, Kid ↩︎
  3. You never did “The Kenosha, Kid” ↩︎
  4. You? never did The Kenosha Kid… ↩︎
  5. You? Never! Did The Kenosha Kid… ↩︎
  6. You never did “the” Kenosha, Kid ↩︎
  7. Cerrahın beynin hangi bölgelerinin hafıza ve dil fonksiyonlarını desteklediğini belirlemesine yardımcı olan bir bileşik ↩︎
  8. You never did The Kenosha  Kid ↩︎
  9. You never did The Kenosha  Kid? ↩︎
  10. İkinci Dünya Savaşı’nda terhis olan askerlere verilen “Onurlu Hizmet Nişanı”na askerlerin verdiği ad ↩︎
  11. Hem bir caz türü hem de sallanma/salınım hareketi ↩︎
  12. Çeşitli yeşil iç mekan bitkileri ↩︎
  13. Alkolsüz bir içecek markası ↩︎
  14. Bir Amerikan çikolata markası ↩︎
  15. Bir Amerikan gömlek markası ↩︎
  16. Malcolm X? ↩︎
  17. Charlie Parker ↩︎
  18. Demisemiquavers- Otuziklik notanın İngiliz İngilizcesinde karşılığı ↩︎
  19. Oz büyücüsündeki cüce halk ↩︎
  20. Adam karşı kültürde Beyaz egemenliğini temsil ediyor ↩︎
  21. Bir dezenfektan ve temizlik ürünü markası ↩︎
  22. Conked- kimyasal işlemele düzleştirme işlemi ↩︎
  23. Sheiks- Prezervatif markası ↩︎
  24. Amerika’nın kırsal yollarını süsleyen, genellikle 6 tabelalık setler halinde dizilen bir traş kremi reklam kampanyası ↩︎
  25. Et parçaları, fasulye filizi, su kestanesi ve diğer sebzelerin kızartılıp pilavla servis edildiği Çin-Amerikan mutfağına ait bir yemek ↩︎
  26. Metropolitan Transportation Authority- New York Metro Kurumu ↩︎
  27. Radyo markası ↩︎
  28. Popüler bir lavabo açıcı/kostik markası, Malcolm X’in saç düzleştiricine gönderme ↩︎
  29. Geleneksel western şarkısının parodisi ↩︎
  30. Franklin Delano Roosevelt ↩︎
  31. Evsiz Çiftçiler ↩︎
  32. Kurak bölgelerde kurumuş göl tabanlarında oluşan, yüksek konsantrasyonda çözünür tuzlar ve alkali bileşiklerle kaplı düz, parlak, beyazımsı araziler ↩︎
  33. Çinli süper kötü karakter ↩︎
  34. Badlands-Çorak topraklar ↩︎
  35. Rio Grande ↩︎
  36. Bir tür kumar oyunu ↩︎
  37. Düzgün kalçalı ↩︎
  38. Kızılderililere verilen başka bir ad ↩︎
  39. Ardenler Taarruzu ↩︎
  40. Massachusetts’de bir banliyö ↩︎
  41. Seque /Segway- Müzikte bir parçadan diğerine veya bir sahneden diğerine ara vermeden, pürüzsüzce geçiş yapmak. ↩︎
  42. Ar’tics – metal tokalı, ağır kışlık ayakkabı koruyucuları ↩︎
  43. Never? Did the Kenosha, kid? ↩︎

1 thought on “Yerçekimi Gökkuşağı – (Gravity’s Rainbow -Thomas Pynchon) (Bölüm 1- Kısım 10 )”

Yerçekimi Gökkuşağı – (Gravity’s Rainbow -Thomas Pynchon) (Bölüm 1- Kısım 9 ) – SAÇMANIN BAĞLADIKLARI için bir cevap yazın Cevabı iptal et