10. Kısım
Duman şehrinin içinde bir şey sinsice geziniyor; oyuncak bebekler kadar narin ve pürüzsüz, incecik kızları avuç avuç topluyor. İçler acısı çığlıkları… o oyuncak bebeklere has, zavallı çığlıkları… İçlerinden birinin yüzü aniden çok yaklaşıyor ve çat! Sabit gözlerin üzerine, sert kirpikli krem rengi kapaklar gürültüyle iniyor; Jessica’nın kendi göz kapakları aniden açılırken, kızın kafasının içinde kurşun ağırlıkların uzun, yankılı yuvarlanışları duyuluyor. Patlamanın hemen ardından, sert ve keskin bir kış sesi gibi uzaklaşan son yankıları duymak için uygun zamanda yüzeye çıkıyor. Roger da kısa bir anlığına uyanıyor, “Siktirin gidin be, delilik bu,” gibi bir şeyler mırıldanıyor ve tekrar uykuya dalıyor. Jessica elini uzatıyor; kör bir el gibi tıkırdayan saate, pandası Michael’ın aşınmış pelüş karnına ve bir kilometre ötedeki bahçeden koparılmış kızıl çiçeklerin durduğu boş süt şişesine hafifçe dokunarak sigaralarının olması gereken yere uzanıyor ama orada değiller. Şimdi yorganın altından yarı yarıya çıkmış, bu soğuk odada beyaz, atletik bir gerginlik içinde iki dünya arasında asılı kalıyor. “Aman neyse…” diyor, adamı sıcak yuvasında bırakıyor; titreyerek, vıhvıhvıh sesleri çıkararak buz gibi zeminde, çıplak tabanlarına buz kadar kaygan gelen pürüzlü karanlıkta ilerliyor. Sigaraları oturma odasında, şöminenin önündeki yastıkların arasında kalmış. Roger’ın kıyafetleri her tarafa saçılmış durumda. Sigarasından bir fırt çekip dumandan bir gözünü kısarak ortalığı topluyor, pantolonunu katlıyor, gömleğini asıyor. Sonra pencereye doğru yürüyor, karartma perdesini kaldırıyor, camlarda biriken buzun arasından dışarıyı görmeye çalışıyor; tilkilerin, tavşanların, çoktan kaybolmuş köpeklerin ve kış kuşlarının üzerinde iz bıraktığı ama hiçbir insan izinin olmadığı karlara doğru bakıyor. Kar dolu boş kanallar, ağaçların ve henüz adını bile bilmedikleri kasabanın içinden iplik gibi akıyor. Karartma haftalar önce kalkmış olsa da, çoktan başka bir zamanın ve dünyanın parçası haline geldiği için ışık göstermekten çekinerek sigarasını avucunda gizliyor. Gecenin içinde kamyon motorları kuzeye ve güneye doğru yardırıyor ve uçaklar gökyüzünü doldurup sonra bir çeşit sessizliğe doğru doğuya akıyor.
Otellerle, AR-E formlarıyla1, üzerlerinin kamera veya dürbün için aranmasıyla yetinebilirler miydi? Bu ev, kasaba, Roger ve Jessica’nın kesişen kavisleri; Alman silahlarına ve İngiliz kararnamelerine karşı öylesine savunmasız ki… Burada hissedilen şey tehlike değil, ama Jessica yine de etrafta başkaları olsun ve burası gerçekten bir köy, onun köyü olabilsin istiyor. Geceyi aydınlatmak için arama ışıkları kalabilir, şafak vaktini o şişman ve dost canlısı halleriyle doldurmak için baraj balonları2 da durabilir—uzaktaki patlamalar bile, bir amaca hizmet etmedikleri ve kimsenin ölmesi gerekmediği sürece kalabilir… Öyle olamaz mıydı? Sadece heyecan, ses ve ışık; yazın yaklaşan bir fırtına (günün tek heyecanının bu olduğu bir dünyada yaşamak…), sadece nazik bir gök gürültüsü?
Jessica kendinden dışarı süzülüyor, geceyi izleyen kendisini izlemek için yukarıya çıkıyor; bacakları iki yana açık, vatkalı beyazlığıyla, geceye dönük yüzeyleri saten gibi parlayarak boşlukta asılı durumda. Buraya, mesele edilecek kadar yakına bir şeyler düşene dek güvendeler: Karanlıktan sonra bulutlara dokunmak ya da onları süpürmek için uzanan gümüş-mavi saplı çalılıklar; akşamüzerilerinde, taş kesilmiş, gözleri uzaklarda, konvoylar halinde cephelere, o yüce kaderlere doğru – ki o kaderlerin tuhaf bir şekilde buradaki ikiliyle çok az ilgisi var- yola çıkan üniformalı yeşil-kahverengi kitleler… Savaş olduğunu bilmiyor musun be geri zekâlı? Evet ama—işte Jessica ablasından kalma eski pijamaları içinde, Roger ise hiçbir şey giymeden uyuyor; peki ama savaş nerede?
Onlara dokunana dek. Bir şeyler düşene dek. Bir “doodlebug”3 güvenli bir yere sığınmak için vakit tanıyor, ama bir roket4 gelişini duyulmadan çok önce vuruyor. İncil’den fırlamış gibi belki, eski bir kuzey masalı kadar tekinsiz; ama bu ajansların her gün söylediği o iyilik ve kötülüğün büyük mücadelesi olan “Savaş” değil. Ve sadece, ne bileyim, devam etmemek için hiçbir sebep yok…
Roger ona V-bombalarının istatistiklerini açıklamaya çalışıyor: İngiltere haritası üzerindeki “melek gözü”5görünümünden dağılım ile aşağıdan bakıldığında kendi hayatta kalma şansları arasındaki farkı. Jessica neredeyse kavrıyor; adamın Poisson denklemini6 neredeyse anlıyor ama yine de ikisini bir araya getiremiyor—gündelik hayatta mecbur kaldığı o sükuneti, saf sayıların yanına koyup her ikisini de aynı anda gözünün önünde tutamıyor. Parçalar sürekli içeri dışarı kayıp duruyor.
“Senin denklemin neden sadece melekler için Roger? Neden biz burada, aşağıda bir şeyler yapamıyoruz? Bizim için de bir denklem olamaz mıydı, daha güvenli bir yer bulmamıza yardım edecek bir şey?”
“Neden etrafım,” bugün her zamanki o anlayışlı hali üzerinde, “istatistik cahilleriyle dolu? Mümkünatı yok aşkım, vuruşların ortalama yoğunluğu sabit kaldığı sürece bu imkânsız. Pointsman bile bunu anlamıyor.”
Roketler, ders kitaplarındaki Poisson denkleminin öngördüğü gibi Londra geneline dağılıyor. Veriler gelmeye devam ettikçe, Roger gitgide bir peygamberi andırıyor. Psi Bölümü personeli koridorlarda arkasından bakakalıyor. Bu bir “geleceği görme” durumu değil; Roger kafeteryada falan bir anons yapmak istiyor… Hiç kendimi olduğumdan farklı biri gibi gösterdim mi? Tek yaptığım sayıları herkesçe bilinen bir denkleme yerleştirmek, kitaptan bakıp siz de kendiniz yapabilirsiniz…
Küçük bürosuna artık parıldayan bir harita hükmediyor; kış Sussex’inden başka bir manzaraya açılan bir pencere, yazılı isimler ve örümcek ağı gibi sokaklar, her biri çeyrek kilometrekarelik 576 kareye bölünmüş, Londra’nın mürekkepten bir hayaleti; Roket vuruşları kırmızı dairelerle temsil ediliyor. Poisson denklemi, rastgele seçilen toplam isabet sayısı için kaç karenin hiç isabet almayacağını, kaçının bir, iki, üç ve daha fazlasını alacağını söylüyecek.
Halka üzerindeki bir Erlenmeyer balonunda7 kabarcıklar yükseliyor. Camın içindeki tohum akışının arasından mavi bir ışık takırdayarak, yeniden düğümlenerek geçiyor. Eski püskü ders kitapları ve matematik makaleleri masanın üzerine ve yerlere saçılmış durumda. Bir yerlerde, Roger’ın eski Whittaker ve Watson kitabının8 altından Jessica’nın bir fotoğrafı dışarı bakıyor. Grileşen Pavlovcu, kürdan gibi incecik, sabahları o kasıntılı yürüyüşüyle köpeklerin yanakları yarılmış halde beklediği ve her bir temiz çiğ fistülden9 kış-gümüşü damlalar süzülerek balmumu bardakları ya da dereceli tüpleri doldurduğu laboratuvarına doğru ilerlerken Mexico’nun açık kapısının önünde duraksıyor; İçerideki hava, içilen sigaralardan ve dondurucu siyah sabah vardiyalarında tekrar tüttürülen izmaritlerden dolayı masmavi; bayat ve tiksindirici bir atmosfer. Ama içeri girmeli, o her zamanki sabah kahvesiyle yüzleşmeli.
İkisinin arasındaki bağın ne kadar tuhaf göründüğünün ikisi de farkında. Eğer bir “Anti-Pointsman” varsa, o kişi kesinlikle Roger Mexico. Doktorun da kabul ettiği gibi, bu durum parapsikolojik araştırmalardan kaynaklanmıyor. Genç istatistikçi kendini sayılara ve yönteme adamış; tıklatılan ruh çağırma masalarına veya hayalperestliğe değil. Ancak “sıfırdan bire” olan o alanda, yani “bir şey olmamaktan bir şey olmaya” geçişte, Pointsman sadece sıfıra ve bire sahip olabiliyor. Mexico gibi o ikisi arasında kalan bir yerde hayatta kalamıyor. Tıpkı ustası I. P. Pavlov gibi, o da beyin korteksini minicik “açık/kapalı” unsurlardan oluşan bir mozaik olarak hayal ediyor. Bazıları her zaman parlak bir uyarılma içinde, diğerleri ise karanlık bir baskılanma halinde. Parlak ve karanlık hatlar sürekli değişiyor. Fakat her bir noktanın sadece iki durumuna izin veriliyor: uyanıklık veya uyku. Bir veya sıfır. “Toplanma,” “geçiş,” “yayılma,” “konsantrasyon,” “karşılıklı tümevarım”—tüm bu Pavlovcu beyinmekaniği—bu iki-durumlu10 noktaların varlığını varsayıyor. Oysa sıfır ve bir arasındaki o alan Mexico’ya ait; Pointsman’in kendi inancından dışladığı o orta yol—olasılıklar. Sayımını bitirdiğinde, haritasındaki belirli bir karenin sadece tek bir isabet almış olma olasılığı 0,37; iki isabet alma olasılığı 0,17…
“Söylesene…” Pointsman, tüm laboratuvar önlüklerinin içine gizlice dikilmiş sigara ceplerinde sakladığı Kyprinos Orient’lerinden birini Mexico’ya uzatıyor, “Şu haritana bakıp hangi bölgelere gitmenin daha güvenli olduğunu, saldırıdan en az etkilenmeyecek yerleri söyleyemez misin?”
“Hayır.”
“Ama şüphesiz ki—”
“Her karenin tekrar vurulma olasılığı birbirine eşit. Vuruşlar belli bir yerde toplanmıyor. Ortalama yoğunluk sabit.”
Haritada bunun aksini gösteren hiçbir şey yok. Sadece klasik bir Poisson dağılımı; karelerin arasında tam da olması gerektiği gibi sessizce, düzenle süzülüyor… öngörülen biçimine doğru büyüyor… .
“Fakat halihazırda birkaç isabet almış kareler, yani demek istediğim—”
“Üzgünüm. Bu Monte Carlo Yanılgısı11. Belirli bir karenin içine kaç tane düşmüş olursa olsun, ihtimaller her zaman olduğu gibi kalıyor. Her vuruş diğerlerinden bağımsızdır. Bombalar köpek değildir. Bağ yok. Bellek yok. Şartlanma yok.”
Tam da bir Pavlovcuya söylenecek laf. Bu Mexico’nun her zamanki ukala duyarsızlığı mı, yoksa ne dediğinin farkında mı? Eğer roket vuruşlarını birbirine bağlayan hiçbir şey yoksa—ne bir refleks yayı, ne bir Negatif Tümevarım Yasası12… o zaman… Her sabah Mexico’nun yanına, sanki acı verici bir ameliyata girer gibi giriyor. O temiz süt emmiş görünüşü, o kolej şakaları adamı gittikçe daha çok ürkütüyor. Ama bu yapması gereken bir ziyaret. Mexico bu rastlantısallık ve dehşet sembolleriyle nasıl oluyor da bu kadar rahatça oynayabiliyor? Bir çocuk kadar masum, belki de oyun oynarken tarihin o zarif odalarını yerle bir ettiğinin, bizzat neden-sonuç fikrini tehdit ettiğinin farkında değil—belki de. Ya Mexico’nun tüm nesli böyle çıkarsa? Savaş sonrası dönemi sadece bir andan diğerine yeni yaratılan “olaylardan” mı ibaret olacak? Bağlantı yok mu? Tarihin sonu mu bu?
“Romalılar,” Roger ve Rahip Dr. Paul de la Nuit bir gece birlikte kafayı çekiyorlar,ikisi de sarhoş ya da en azından papaz, “antik Roma rahipleri yola bir kalbur koyar, sonra da hangi çim saplarının deliklerden yukarı çıkacağını beklerlerdi.”
Roger bağlantıyı anında kuruyor. “Acaba,” diye mırıldanıyor, ceplerini birer birer karıştırarak, neden hiç lanet olası—ah işte burada, “acaba bu da bir Poisson dağılımı mı izliyor… bakalım…”
“Mexico.” Rahip öne doğru eğiliyor, tavrı kesinlikle düşmanca. “Onlar deliklerden büyüyen o sapları hastaları iyileştirmek için kullanırlardı. Kalbur onlar için çok kutsal bir eşyaydı. Peki sen Londra’nın üzerine serdiğin o kalburla ne yapacaksın? Kendi ölüm ağında filizlenen şeyleri nasıl kullanacaksın?”
“Seni anlamıyorum.” Alt tarafı bir denklem bu… .
Roger, diğer insanların neden bahsettiğini gerçekten bilmesini istiyor. Jessica bunu anlıyor. İnsanlar anlamadığında, Roger’ın yüzü sık sık kireç gibi bembeyaz kesiliyor ve bulanıklaşıyor; sanki belirsiz gümüşi bariyerlerin indiği, yalnızlığını daha da incelten ve onu daha da uzaklaştıran boşlukların araya girdiği bir tren vagonu penceresinin kirli camı arkasındaymış gibi. Daha ilk günlerinden biliyordu bunu Jessica; adam Jaguar’ın kapısını açmak için eğildiğinde, kadının içeri asla binmeyeceğinden öyle emindi ki. Onun yalnızlığını görmüştü: yüzünde, tırnakları yenmiş kıpkırmızı ellerinin arasında…
“Şey, bu hiç adil değil.”
“Fazlasıyla adil,” diyor Roger; şimdi alaycı bir tavır içinde, “Çok genç görünüyor” diye düşünüyor Jessica.
“Herkes eşit. Vurulma şansı herkes için aynı. Roketin gözünde herkes eşittir.”
Bunun üzerine Jessica ona o meşhur Fay Wray13 bakışını atıyor; gözleri olabildiğince yuvarlak, kırmızı ağzı her an bir çığlıkla açılacakmış gibi; ta ki Roger gülmek zorunda kalana dek. “Ah, kes şunu.”
“Bazen…” ama ne söylemek istiyor ki? Roger’ın her zaman sevilebilir olması gerektiğini, ona muhtaç kalmasını; ama asla şu anki gibi, cehenneme hiç uğramamış olsa da sanki oranın en kıdemli düşmüş meleğiymiş14 gibi konuşan, tepelerde süzülen o istatistiksel melek olmamasını mı?
Yüzbaşı Prentice buna “ucuz nihilizm” diyor. Bir gün “Beyaz Ziyaret” yakınlarındaki donmuş göletin kıyısındaydılar; Roger bir kenarda buz sarkıtlarını emiyor, karın üzerine boylu boyunca uzanmış, karda melek izleri çıkarmak için kollarını sallıyor, şaklabanlık yapıyordu.
“Harcamadığını mı… yani bir bedel ödemediğini mi demek istiyorsunuz?” diye sordu Jessica, yukarı, ta yukarı bakarak; Korsan’ın rüzgârdan yanmış yüzü sanki gökyüzünde bitiyor, Jessica’nın kendi saçları en sonunda adamın gri, çekingen gözlerinin önünü kapatıyordu. Korsan Roger’ın arkadaşıydı; oyun oynamıyor ya da kuyusunu kazmıyordu, Jessica’nın tahminine göre bu “dans ayakkabılı” savaşlar hakkında en ufak bir fikri yoktu—zaten olmasına da gerek yoktu çünkü Jessica çoktan o iflah olmaz flörtöz hallerine bürünmüştü bile… yani ciddi bir şey değil tabii ama, içini asla tam göremediği o gözler öyle baygın, öyle muazzamdı ki, gerçekten…
“O tarafta buraya fırlatılmayı bekleyen V-2’ler ne kadar fazlaysa,” dedi Kaptan Prentice, “haliyle bir tanesine yakalanma şansı da o kadar artıyor. Tabii asgari bir aidat ödemediğini söyleyemezsin. Ama hepimiz ödemiyor muyuz zaten?”
“Peh,” diyor Roger daha sonra Jessica ona bunları anlattığında; gözleri odaklanmış, meseleyi tartıyor, “yine o lanet olası Calvinist deliliği işte. Ödeme. Neden her şeyi hep bir mübadele üzerinden kurmak zorundalar? Prentice ne istiyor, yeni bir çeşit Beveridge Önerisi15 falan mı? Herkese bir Acı Katsayısı atayalım! Harika—Değerlendirme Kurulu’nun huzuruna çıkalım; Yahudi olduğun için şu kadar puan, toplama kampında kaldığın için bu kadar, uzuvlarını ya da hayati organlarını kaybettiğin için, karını, sevgilini veya yakın bir arkadaşını kaybettiğin için şu kadar…”
“Kızacağını biliyordum,” diye mırıldanıyor Jessica.
“Kızgın değilim. Hayır. O haklı. Bu ucuz bir şey. Tamam da ne istiyor o zaman—” Roger şimdi bu tıkış tıkış, loş küçük salonun içinde bir o yana bir bu yana volta atıyor; duvarlarda, ölümle ilgili belli fanteziler dışında hiçbir zaman var olmamış tarlalarda ferma vermiş16 gözde av köpeklerinin kaskatı portreleri asılı. Bu tarlalar, beziryağı yaşlandıkça daha da altın rengine bürünüyor; savaş öncesi umutlarından bile daha hazan vaktine ait, daha nekropolitiğe17 has duruyorlar—her türlü değişimin son bulması, upuzun ve durağan bir öğleden sonra, sonsuza dek havalanmak üzere olan flu bir keklik, mor tepelerden soluk gökyüzüne doğru çaprazlama hedeflenen nişangâhlar, ebedi kokuyla tetikte bekleyen iyi köpek ve köpeğin tepesinde patlamak üzere olan o patlama… Bu umutlar öylesine apaçık, öylesine savunmasızca orada duruyor ki Roger, en ucuz nihilizmine sığındığı anlarda bile resimleri indirmeye, yüzlerini duvar kağıdına çevirmeye eli gitmiyor. “Benden ne bekliyorsunuz hepiniz, her gün delilerin arasında dirsek çürütüyorum ben,” Jessica “ah canım” diyerek iç çekiyor, güzel bacaklarını kıvırıp koltuğa yerleşiyor, “onlar ölümden sonra hayatta kalmaya, zihinden zihne iletişime, kehanete, durugörüye18, teleportasyona inanıyorlar—inanıyorlar, Jess! Ve—ve—” Bir şey konuşmasını engelliyor. Jessica o anki can sıkıntısını unutuyor, o geniş şal desenli koltuktan kalkıp ona sarılıyor; nasıl oluyorsa biliyor—sıcak etekli uylukları ve kasığı, adamın aletini ısıtıp canlandırmak için ona yaklaşıyor, rujunun son izlerini adamın gömleğinde kaybediyor; kaslar, dokunuşlar, tenler birbirine karışıyor, yükseliyor, kanlanıyor—Roger’ın ne demek istediğini nasıl bu kadar tamı tamına biliyor?
Zihin zihne, bu gece o uyurken pencere başında geç saatlere dek oturuyor; son sigaranın korundan bir tane daha değerli sigara yakıyor, ağlama ihtiyacıyla dolup taşıyor; çünkü kendi sınırlarını öylesine açıkça görüyor, onu koruması gerektiği kadar—gökyüzünden gelebilecek olanlardan, o gün Roger’ın itiraf edemediği şeylerden (gıcırdayan kar yolları, buz sakallı ve boyun eğen ağaçların oluşturduğu kemerli yollar… kar kristallerini silkeleyen rüzgâr, uzun kirpiklerinde açan mor ve turuncu yaratıklar) ve Bay Pointsman’den, Pointsman’in o… her karşılaştığında hissettiği o sevimsizlikten—asla koruyamayacağını biliyor. Bilim insanı tarafsızlığı. Öyle eller ki onlar—Jessica ürperiyor. Şimdi karların ve sessizliğin içinden düşman karaltılarının çıkma ihtimali var. Karartma perdesini indiriyor. İnsanlara da en az köpeklere yapabildiği kadar işkence edebilecek ve onların acısını asla hissetmeyecek o eller…
Bu gecenin avlularda ve dar sokaklarda fısıldaşan trafiği bir tilki sürüsü, ürkek bir it topluluğu. Ana yoldaki bir motosiklet, bir savaş uçağı kadar küstahça hırlayarak köyün kıyısından geçerek, Londra’ya doğru uzaklaşıyor. Gökyüzündeki koca inciler gibi devasa balonlar süzülüyor ve hava öyle durgun ki, bu sabahın kısa süreli karı hâlâ çelik kablolara tutunuyor; beyazlık, gecenin binlerce metre derinliğine doğru bir nane şekeri çubuğu gibi bükülerek iniyor. Ve buradaki boş evlerde uyuyor olabilecek insanlar, savrulup gidenler, bazıları çoktan sonsuzluğa göçenler… Geceleri her yanı lambalarla ışıldayan şehirlerin, çıplak yamaçlarında savunmasızca büzüşmüş, Yıldız’ın o korkunç parıltısıyla bembeyaz kesilmiş koyunların değil de, çocukların gözünden yeniden görülen o Noel zamanlarının hayalini kuruyorlar mı? Yoksa uyandıklarında hatırlanamayacak kadar komik, güzel ya da doğru şarkıların… barış zamanı düşlerinin…
“Nasıldı? Savaştan önce?” O zamanlar hayatta olduğunu, bir çocuk olduğunu biliyor ama kastettiği bu değil. Radyodan gelen parazitli Frank Bridge Varyasyonları19, BBC Home Service kanalında düğümlenmiş beyinler için bir saç fırçası gibi yankılanıyor; Korsan’dan hediye gelen bir şişe Montrachet20, mutfak penceresinde soğuyor.
“Bak şimdi,” diyor Roger, bildiği en pis tavırla kadının göğsünü sıkmak için elini uzatırken; çatallı, yaşlı bir huysuz sesiyle, “küçük kız, hangi savaşı kastettiğine bağlı,” ve işte başlıyor, öhö, öhö, alt dudağının kenarında biriken salya gümüş bir şerit halinde aşağı süzülüyor; öyle zeki ki, tüm bu iğrenç küçük numaralara çalışmış—
“Saçmalama, ciddiyim Roger. Hatırlamıyorum.” Roger bu sözü tartarken ağzının iki yanında beliren gamzeleri izliyor; adam ona tuhaf bir şekilde gülümsüyor. Otuzuma geldiğimde de böyle olacak… Gözünün önünden birkaç çocuk, bir bahçe, bir pencere geçiyor; “Anne, ne o…” diyen sesler; kesme tahtasının üzerinde salatalıklar ve kahverengi soğanlar, derin ve yemyeşil bir çimenliği parlak sarıya boyayan yabani havuç çiçekleri ve onun sesi—
“Tek hatırladığım saçma sapan olduğuydu. Sadece, son derece saçmaydı. Hiçbir şey olmadı. Ha, Edward VIII tahtı bıraktı21. Aşık olmuştu—”
“Onu biliyorum, ben de dergi okuyabiliyorum. Ama nasıldı, onu soruyorum?”
“Sadece… sadece kahrolasıca bir saçmalıktı işte, hepsi bu. Hiçbir önemi olmayan şeyler için endişelenmek—Jess, gerçekten hatırlayamıyor musun?”
Oyunlar, kolsuz çocuk önlükleri, kız arkadaşlar, beyaz minik patili siyah bir sokak kedisi, tüm ailenin deniz kenarında geçirdiği tatiller, deniz tuzu, kızaran balık kokusu, eşek turları, şeftali rengi tafta kumaşlar, Robin adında bir çocuk…
“Gerçekten gitmiş olan, bir daha asla bulamayacağım hiçbir şey yok.”
“Ah. Oysa benim anılarım—”
“Evet?” İkisi de gülümser.
“Biri sürekli aspirin içerdi. Çoğu zaman ya içiyor ya da sarhoş geziyordu. Biri birisinin takım elbiselerinin üzerine tam oturması için endişelenirdi. Biri üst sınıflardan nefret eder ama umutsuzca onlar gibi davranmaya çalışırdı…”
“Ve biri de yol boyunca vıy,vıy,vıy diye ağlayıp—”, Roger, kazağının altındaki yan tarafında gıdıklanmaya dayanamadığı o noktaya hamle yapmasıyla Jessica kahkahalara boğuluyor. Roger yanından yuvarlanıp koltuğun arkasına çarparken, Jessica büzülerek ve kıvranarak yolundan çekiliyor; Roger ustaca bir toparlanışla geri dönüyor ve o sırada Jessica artık her yerinden gıdıklanır hale gelmiş; Roger bir ayak bileğini, bir dirseği yakalayabiliyor—Derken, aniden bir roket düşüyor. Köyün hemen ötesinde, çok yakında müthiş bir patlama: Havanın, zamanın tüm dokusu değişiyor—kanatlı pencere içeri doğru savruluyor, ahşap bir gıcırtıyla geri sekip evin sarsıntısı sürerken tekrar çarpıyor.
Kalpleri güm güm atıyor. Aşırı basıncın gerdiği kulak zarları acıyla çınlıyor. Görünmez tren, çatı katının hemen üzerinden hızla uzaklaşıp gidiyor… Şimdi o tabloda resmedilmiş köpekler gibi kaskatı, sessizce oturuyorlar; tuhaf bir şekilde birbirlerine dokunamıyorlar. Ölüm, kiler kapısından içeri girmiş: Demir gibi bir sabırla durmuş onları izliyor; bakışlarında şu ifade var: Hadi, kolaysa beni gıdıkla.
10. Kısım
- Aliens Registration Amendment – Savaş döneminde Britanya’da yabancıların veya belirli bölgelere girenlerin doldurmak zorunda olduğu belgeler ↩︎
- Uçak saldırılarını engellemek için havada tutulan devasa balonlar. ↩︎
- V-1 roketi ↩︎
- V-2 ↩︎
- Kuşbakışının biraz daha yukardanı olarak düşünebiliriz belki:) ↩︎
- Rastgele olayların (burada bomba düşüşlerinin) belirli bir alandaki olasılığını hesaplamak için kullanılır ↩︎
- Dar boyunlu, konik gövdeli ve düz tabanlı bir laboratuvar kabı ↩︎
- A Course of Modern Analysis– Önemli bir matematik kitabı ↩︎
- Vücuttaki iki organ, damar veya bağırsak arasında ya da bir organ ile cilt arasında oluşan, normalde olmaması gereken tünel benzeri anormal bir bağlantı ↩︎
- bi-stable ↩︎
- Kazanan makinenin tekrar kazanmayacağına olan inanç ↩︎
- Pavlov’un sinirsel süreçlerin birbirini dengelemesi/baskılaması üzerine kurduğu fizyolojik yasa ↩︎
- 1933 yapımı orijinal King Kong filmindeki o meşhur, çığlık atan aktris ↩︎
- Cherub- kanatlı bebek melek ↩︎
- Modern refah devletinin ve sosyal güvenliğin temelini atan 1942 tarihli İngiliz raporu ↩︎
- Av köpeklerinin avın kokusunu veya izini aldıklarında, avı ürkütmeden yerini sahibine göstermek amacıyla donup kalarak, heykel gibi sabit bir pozisyonda beklemesi durumu ↩︎
- Toplum bireylerinin nasıl yaşayabileceğini ve nasıl ölmesi gerektiğini dikte etmek için sosyal ve politik gücün kullanılmasını içeren siyasal temelli bir kavram ↩︎
- 6. his ↩︎
- Benjamin Britten’ın ünlü bestesi ↩︎
- Pahalı ve kaliteli bir beyaz şarap ↩︎
- 1936’da Kral VIII. Edward’ın Wallis Simpson uğruna tahttan çekilmesi ↩︎
[…] 9. Kısım […]
BeğenBeğen