Martin küçük bir çocukken babası bir demiryolcuydu. Babası asla lokomotif koltuğuna oturmamıştı ama CB&Q hattında rayları denetlerdi ve işiyle de gurur duyardı. Her gece sarhoş olduğunda ise “Şu Cehenneme Giden Tren” hakkındaki o eski şarkıyı söylerdi.
Martin şarkının sözlerini pek hatırlamazdı ama babasının onları haykırışını hiç unutmamıştı. Babası bir öğleden sonra sarhoş olma hatasına düşüp bir Pennsy tankeri ile AT&SF vagonu arasında sıkışıp can verdiğinde; Martin, “Kardeşlik Cemiyeti”nin neden cenazesinde o şarkıyı söylemediğini merak etmişti.
Bundan sonra işler Martin için pek iyi gitmedi ama babasının şarkısını bir şekilde hep hatırladı. Annesi, Keokuk’lu gezgin bir pazarlamacıyla kaçtığında (Babası karısının böyle bir şeyi, hem de bir yolcuyla yaptığını bilse mezarında ters dönerdi!), Martin Yetimhane’de her gece o ezgiyi kendi kendine mırıldanırdı. Martin oradan kaçtıktan sonra da, diğer serseriler uykuya daldığında, gece vakti konakladıkları ormanlık alanlarda şarkıyı alçak sesle ıslıkla çalmaya başlardı.
Martin bir yere varamadığını fark edene kadar dört beş yıl yollarda süründü. Elbette pek çok işe el atmıştı; Oregon’da meyve toplamak, Montana’da bir aşevinde bulaşık yıkamak, Denver’da jant kapağı, Oklahoma City’de ise lastik çalmak gibi… Ama Alabama’da bir pranga mangasında altı ay geçirdikten sonra, kendi başına böyle sürüklenerek bir geleceği olmayacağını anlamıştı.
Böylece babası gibi demiryollarına girmeye çalıştı; ama ona zamanın kötü olduğunu söylediler.
Yine de Martin demiryollarından uzak duramıyordu. Nereye giderse gitsin vagon altlarında seyahat ediyordu; Florida’ya giden bir Cadillac’a binmek için başparmağını kaldırmaktansa, sıfırın altındaki havada kuzeye giden bir yük trenine kaçak binmeyi tercih ederdi. Ne zaman eline bir kutu yakıt geçse, sıcak bir menfezin altına oturur, eski günleri düşünür ve çoğu zaman ” Şu Cehenneme Giden Tren ” şarkısını mırıldanırdı. Bu; ayyaşların ve günahkârların, kumarbazların ve üçkâğıtçıların, hovardaların, kadın avcılarınn ve bütün neşeli güruhun bindiği trendi. Böylesine iyi bir toplulukla yolculuk etmek gerçekten harika olurdu ama Martin o tren sonunda “Aşağılardaki İstasyon”a girdiğinde neler olacağını düşünmekten pek hoşlanmazdı. Sonsuzluğu, kendisini koruyacak bir sendika bile olmadan cehennemde kazan dairesinde kömür küreyerek geçirmeyi hayal etmiyordu. Yine de güzel bir yolculuk olurdu. Tabii eğer cehennem yolcusu bir tren diye bir şey olsaydı. Ki doğal olarak, yoktu.
En azından Appleton Kavşağı’nın hemen dışındaki raylarda güneye doğru yürüdüğü o akşama kadar Martin böyle bir trenin varlığına inanmıyordu. Gece, Kasım aylarında Fox River Vadisi’nde olduğu gibi soğuk ve karanlıktı. Kışı geçirmek için New Orleans’a, hatta belki de Teksas’a kadar inmesi gerektiğini biliyordu. Teksas’taki otomobillerin çoğunun som altın jant kapaklarına sahip olduğunu duymuş olsa da, nedense içinden gitmek gelmiyordu.
Hayır efendim, ufak tefek hırsızlıklar ona göre değildi. Bu günahtan da beter bir şeydi; aynı zamanda kazançsızdı. Şeytanın işini yapıp üzerine bir de böylesine sefil bir ücret almak yeterince kötüydü! Belki de en iyisi Kurtuluş Ordusu’nun1 kendisini hidayete erdirmesine izin vermeliydi.
Martin, arkasındaki kavşaktan kalkacak bir yük trenini beklerken babasının şarkısını mırıldanarak ağır adımlarla ilerledi. Onu yakalaması gerekiyordu; yapacak başka bir şeyi yoktu.
Fakat gelen ilk tren diğer yönden, güneydeki raylardan ona doğru kükreyerek geldi.
Martin ileriye baktı ama gözleri kulaklarıyla yarışamıyordu; şu ana kadar teşhis edebildiği tek şey sesti. Yine de gelen, bir trendi; çeliğin ayaklarının altında titrediğini ve şarkı söylediğini hissedebiliyordu.
Ama yine de bu nasıl olabilirdi ki? Güneydeki bir sonraki istasyon Neenah-Menasha’ydı ve oradan saatlerce hiçbir trenin kalkması beklenmiyordu.
Tepedeki bulutlar yoğundu ve tarlaların sisi, bir Kasım gece yarısının ayazı gibi yuvarlanıyordu. Durum böyle olsa bile, tren hızla yaklaşırken Martin’in ön farı görebilmesi gerekirdi. Fakat sadece o ıslık vardı; gecenin kapkara boğazından dışarı fırlayan bir çığlık gibi. Martin bugüne kadar yapılmış hemen her lokomotifin aksamını şıp diye tanırdı ama daha önce hiç böyle bir ıslık duymamıştı. Bu bir sinyal sesi değildi; kayıp bir ruhun feryadı gibiydi.
Tren neredeyse üzerine çıktığı için kenara çekildi. Ve birden oradaydı; rayların üzerinde heybetle beliriverdi ve mümkün olduğuna inanmadığı kadar kısa bir sürede gıcırdayarak durdu. Tekerlekler hiç yağlanmamış olmalıydı, çünkü onlar da çığlık atıyordu; tıpkı lanetliler gibi. Tren kayarak durdu ve çığlıklar yerini bir dizi alçak, iniltili sese bıraktı. Martin kafasını kaldırıp baktığında bunun bir yolcu treni olduğunu gördü. Büyük ve kapkaraydı; ne makinist kabininde ne de peşisıra dizilen uzun vagonlarda tek bir ışık yanıyordu. Martin vagonların yanındaki yazıları okuyamıyordu ama bu trenin Kuzeybatı Hattı’na ait olmadığından adı gibi emindi.
Öndeki vagondan bir adamın aşağı indiğini görünce bu eminliği daha da arttı. Adamın yürüyüşünde bir tuhaflık vardı; sanki ayaklarından birini sürüyor gibiydi. Taşıdığı fener de bir garipti. Fener sönüktü, adam feneri ağzına götürüp üfledi ve fener anında kızıl bir ışıkla parladı. Bir feneri yakmanın bu kadar tuhaf bir yöntem olduğunu anlamak için Demiryolu Kardeşliği’ne üye olmaya gerek yoktu.
Figür yaklaştıkça, Martin adamın kafasındaki kondüktör şapkasını tanıdı ve bu onu bir an için biraz daha rahat hissettirdi; ta ki şapkanın biraz fazla yukarıda durduğunu, sanki altındaki alnında yukarı doğru çıkan bir şeyler varmış gibi göründüğünü fark edene kadar.
Yine de Martin görgü kurallarını biliyordu; adam ona gülümsediğinde, “İyi akşamlar, Sayın Kondüktör,” dedi.
“İyi akşamlar, Martin.”
“Adımı nereden biliyorsunuz?”
Adam omuz silkti. “Sen benim kondüktör olduğumu nereden bildin?”
“Öylesiniz, değil mi?”
“Sana göre evet. Her ne kadar hayatın farklı yollarındaki diğer insanlar beni farklı rollerde tanısa da. Örneğin, Hollywood’dakilere nasıl göründüğümü bir bilseydin.” Adam sırıttı. “Çok seyahat ederim,” diye açıkladı.
“Sizi buraya getiren nedir?” diye sordu Martin.
“Bunun cevabını biliyor olmalısın Martin. Geldim çünkü bana ihtiyacın vardı. Bu gece, aniden yoldan sapmak üzere olduğunu fark ettim. Kurtuluş Ordusu’na katılmayı düşünüyordun, değil mi?”
“Şey…” Martin tereddüt etti.
“Utanma. Hata yapmak insana mahsustur, birilerinin bir zamanlar dediği gibi. Reader’s Digest 2dergisindeydi değil mi? Neyse, boş ver. Mesele şu ki, bana ihtiyacın olduğunu hissettim. Ben de makas değiştirip senin yoluna saptım.”
“Ne için?”
“Sana bir yolculuk teklif etmek için elbette. Kurtuluş Ordusu bando takımının arkasında soğuk sokaklarda yürümektense, trenle konforlu bir şekilde seyahat etmek daha iyi değil mi? Ayaklar için çok zormuş öyle diyorlar, kulak zarları içinse daha da zor.”
“Sizin treninize binebileceğimden emin değilim efendim,” dedi Martin. “Yolun sonunun nereye varacağını düşünürsek.”
“Ah, evet. O eski nakarat.” Kondüktör iç geçirdi. “Sanırım bir tür pazarlık istiyorsun, öyle değil mi?”
“Aynen öyle,” diye cevap verdi Martin.
“Pekâlâ, korkarım o işleri artık bıraktım. Artık potansiyel yolcu sıkıntısı çekmiyoruz. Sana neden özel bir teklif sunayım ki?”
“Beni istiyor olmalısınız, yoksa beni bulmak için yolunuzu değiştirme zahmetine girmezdiniz.”
Kondüktör tekrar iç geçirdi. “Burada haklılık payın var. Kabul ediyorum, gurur her zaman benim en zayıf noktam olmuştur. Bunca yıldır seni kendimden biri gibi gördükten sonra, rakibe kaptırmaktan nefret ederim.” Duraksadı. “Pekâlâ, eğer ısrar ediyorsan senin şartlarınla anlaşmaya hazırım.”
“Şartlar mı?” diye sordu Martin.
“Standart teklif. Ne istersen.”
“Hadi ya,” dedi Martin.
“Ama seni şimdiden uyarayım, hile hurda yok. Dilediğin her şeyi gerçekleştireceğim; ama karşılığında, vakti geldiğinde o trene bineceğine söz vereceksin.”
“Ya o vakit hiç gelmezse?”
“Gelecek.”
“Ya sonsuza dek o trenden uzak kalmamı sağlayacak türden bir dileğim varsa?”
“Öyle bir dilek yok.”
“O kadar emin olmayın.”
“Bırak da ona ben kafa yorayım,” dedi Kondüktör. “Aklında ne olursa olsun, seni uyarırım; sonunda alacağımı alırım. Ve öyle son dakika hokkabazlıklarına da izin vermem. Son nefeste tövbe etmeler, seni kurtarmaya gelen sarışın fräulein’lar ya da süslü avukatlar falan olmayacak. Net bir anlaşma sunuyorum. Yani, sen istediğini alacaksın, ben de istediğimi alacağım.”
“İnsanları kandırdığınızı duymuştum. Sizin için bir ikinci el araba satıcısından daha beter diyorlar.”
“Hop, orada bir dur bakalım—”
“Özür dilerim,” dedi Martin aceleyle. “Ama size güvenilmeyeceği herkesçe bilinen bir gerçek.”
“Kabul ediyorum. Öte yandan, sen bir çıkış yolu bulduğunu sanıyor gibisin.”
“Kesin sonuç veren bir teklif.”
“Kesin sonuç mu? Çok komik!” Adam kıkırdamaya başladı, sonra durdu. “Ama kıymetli vaktimizi boşa harcıyoruz Martin. Sadede gelelim. Benden ne istiyorsun?”
Martin derin bir nefes aldı. “Zamanı durdurabilmek istiyorum.”
“Şu anda mı?”
“Hayır. Henüz değil. Ve herkes için değil. Bunun imkânsız olacağının farkındayım elbette. Ama zamanı kendim için durdurabilmek istiyorum. Gelecekte, sadece bir kez. Mutlu ve halimden memnun olduğumu bildiğim bir ana ulaştığımda, işte orada durmak istiyorum. Böylece sonsuza dek mutlu kalmaya devam edebilirim.”
“Bu epey dişli bir teklif,” diye düşündü Kondüktör. “Daha önce hiç buna benzer bir şey duymadığımı itiraf etmeliyim; ki inan bana, zamanında ne cevherler dinledim ben.” Martin’e sırıttı. “Bunun üzerine gerçekten kafa yormuşsun, değil mi?”
“Yıllarca,” diye itiraf etti Martin. Sonra öksürdü. “Eee, ne diyorsunuz?”
“Kendi öznel zaman algın açısından imkânsız değil,” diye mırıldandı Kondüktör. “Evet, sanırım bu ayarlanabilir.”
“Ama gerçekten durmasını kastediyorum. Sadece benim öyle hayal etmemi değil.”
“Anlıyorum. Ve yapılabilir.”
“O halde kabul ediyor musunuz?”
“Neden olmasın? Söz verdim, değil mi? Ver elini.”
Martin tereddüt etti. “Çok acıyacak mı? Yani, kan görmeye pek dayanamam da ve—”
“Saçmalık! Amma da safsata dinlemişsin. Anlaşmamızı çoktan yaptık bile evladım. Ben sadece eline bir şey bırakacağım. Dileğini gerçekleştirmenin yolunu ve yöntemini yani. Sonuçta, bu anlaşmayı tam olarak hangi anda uygulamaya karar vereceğini bilemem; her şeyi bırakıp koşa koşa gelemem ya. Bu yüzden meseleyi kendi başına idare edebilmen en iyisi.”
“Bana bir zaman durdurucu mu vereceksiniz?”
“Genel fikir bu. Hangisinin kullanışlı olacağına karar verir vermez…” Kondüktör duraksadı. “Hah, işte tam aradığım şey! Al, benim saatimi al.”
Yelek cebinden gümüş kasalı bir demiryolcu saati çıkardı. Arka kapağını açıp hassas bir ayar yaptı; Martin tam olarak ne yaptığını görmeye çalıştı ama parmaklar göz kamaştırıcı bir bulanıklıkla hareket ediyordu.
“İşte oldu,” diye gülümsedi Kondüktör. “Her şey hazır. En sonunda nerede durmak istediğine karar verdiğinde, saatin kurma kolunu tersine çevir ve saat durana kadar kurmayı boşalt. Saat durduğunda, senin için zaman da duracak. Yeterince basit mi?” Ve Kondüktör saati Martin’in eline bıraktı.
Genç adam parmaklarını kasanın etrafında sıkıca kapattı. “Hepsi bu kadar yani, ha?”
“Kesinlikle. Ama unutma; saati sadece bir kez durdurabilirsin. Bu yüzden uzatmayı seçeceğin o anın, seni gerçekten tatmin edeceğinden emin olsan iyi edersin. Seni dürüstçe uyarıyorum; seçiminden iyice emin ol.”
“Olacağım.” Martin sırıttı. “Siz bu konuda bu kadar dürüst davrandığınıza göre, ben de dürüst olacağım. Unutmuş göründüğünüz bir şey var. Hangi anı seçtiğimin aslında hiçbir önemi yok. Çünkü kendim için zamanı bir kez durdurduğumda, bu sonsuza dek olduğum yerde kalacağım anlamına gelir. Asla yaşlanmak zorunda kalmayacağım. Eğer yaşlanmazsam, asla ölmeyeceğim. Ve eğer asla ölmezsem, o zaman sizin treninize binmeme de hiç gerek kalmayacak.”
Kondüktör arkasını döndü. Omuzları şiddetle sarsılıyordu; belki de ağlıyordu. “Bir de benim bir ikinci el araba satıcısından daha beter olduğumu söylemiştin,” diye soludu, boğulur gibi bir sesle.
Sonra sisin içinde gözden kayboldu; trenin ıslığı sabırsız bir çığlık attı ve bir anda rayların üzerinde hızla harekete geçerek karanlıkta gürleyerek uzaklaştı.
Martin orada öylece durdu, elindeki gümüş saate gözlerini kırpıştırarak baktı. Eğer saati orada gerçekten görüp hissedemiyor olsaydı ve o tuhaf kokuyu almasaydı; treni, Kondüktörü, pazarlığı ve diğer her şeyi baştan sona hayal ettiğini sanabilirdi.
Ama saat elindeydi ve tren giderken geride bıraktığı o kokuyu tanıyabiliyordu; yakıt olarak kükürt ve cehennem taşı kullanan lokomotiflere pek sık rastlanmasa da…
Anlaşmasından hiç şüphesi yoktu. Meseleleri mantıklı bir sonuca varana dek enine boyuna düşünmek işte böyle sonuç verirdi. Bazı aptallar zenginlik, güç ya da Kim Novak3 için razı olabilirdi. Babası olsa bir şişe viskiye kendini satabilirdi.
Martin çok daha iyi bir pazarlık yaptığını biliyordu. İyi mi? Kusursuzdu. Şimdi tek yapması gereken o anı seçmekti.
Saati cebine koydu ve demiryolu hattı boyunca geri yürümeye başladı. Daha önce aklında belirli bir hedef yoktu ama artık vardı. O mutluluk anını bulmaya gidiyordu…
—
Şimdi, genç Martin de öyle büsbütün budala sayılmazdı. Mutluluğun göreceli bir şey olduğunu; hoşnutluğun şartlara ve derecelere göre değiştiğini, kişinin hayattaki payına göre farklılık gösterdiğini gayet iyi biliyordu. Bir serseri olarak genellikle sıcak bir sadaka, parkta iki kişilik bir bank ya da 1957 yapımı (rekolte yılı) bir kutu katı yakıtla tatmin olabiliyordu. Pek çok kez bu tür basit araçlarla anlık bir saadet mertebesine ulaşmıştı; ama daha iyi şeylerin olduğunun da farkındaydı. Martin bunları bulup çıkarmaya kararlıydı.
İki gün içinde koca şehir Chicago’daydı. Doğal olarak yolu West Madison Caddesi’ne düştü ve orada hayattaki rolünü yükseltmek için adımlar attı. Bir şehir ayyaşına, bir dilenciye, bir beleşçiye dönüştü. Bir hafta içinde mutluluğun; ayaküstü bir lokantada yenen bir öğün yemek, derme çatma bir handa gerçek bir ordu karyolası üzerinde geçirilen ucuz bir gece ve tam bir şişe misket şarabı olduğu bir noktaya yükseldi.
Bu üç lüksün de tadını sonuna kadar çıkardığı bir gece Martin, sarhoşluğun zirvesindeyken saatinin zembereğini boşaltmayı düşündü. Fakat o gün sadaka istemek için durdurduğu dürüst insanların yüzleri de aklına geldi. Elbette o insanlar “sıradan” tiplerdi ama halleri vakitleri yerindeydi. İyi kıyafetler giyiyorlar, iyi işlerde çalışıyorlar, güzel arabalar sürüyorlardı. Onlar için mutluluk çok daha coşku verici olmalıydı; lüks otellerde akşam yemeği yiyorlar, yaylı yataklarda uyuyorlar ve harman viski içiyorlardı.
Sıradan olsunlar ya da olmasınlar, bir şeyi doğru yapıyorlardı. Martin parmaklarını saatinin üzerinde gezdirdi, onu bir şişe misket şarabı için rehine verme dürtüsünü bastırdı ve kendine bir iş bulup mutluluk katsayısını artırmaya kararlı bir şekilde uykuya daldı.
Uyandığında akşamdan kalmaydı ama kararlılığı hâlâ yerindeydi. Ay dolmadan Martin, Güney Yakası’ndaki büyük rehabilitasyon projelerinden birinde, genel bir yüklenicinin yanında çalışmaya başladı. Bu angaryadan nefret ediyordu ama maaşı iyiydi ve çok geçmeden Blue Island Caddesi üzerinde tek odalı bir daire tuttu. Artık eli yüzü düzgün restoranlarda yemek yemeye alışmıştı; kendine rahat bir yatak satın aldı ve her cumartesi gecesi köşe başındaki meyhaneye gider oldu. Her şey gayet keyifliydi ama—
Ustabaşı işini beğenmişti ve bir ay içinde zam sözü verdi. Eğer biraz daha beklerse, bu zam ikinci el bir araba alabileceği anlamına geliyordu. Bir arabası olursa arada sırada bir kızla randevuya bile çıkabilirdi. İş yerindeki diğer çocuklar öyle yapıyordu ve epey mutlu görünüyorlardı.
Böylece Martin çalışmaya devam etti; zam geldi, araba geldi ve çok geçmeden birkaç kız da çıkageldi.
Böyle bir şey ilk kez başına geldiğinde, saati hemen o an durdurmak istedi. Ta ki kendisinden yaşça büyük adamların söylediklerini düşünene kadar. Mesela vinçte yanında çalışan Charlie adında bir adam vardı. “Gençken ve hayatın ne olduğunu bilmezken, o sürtüklerle gününü gün etmekten zevk alabilirsin. Ama bir süre sonra daha iyisini istersin. Şöyle kendine ait, hanım hanımcık bir kız. Asıl mesele budur.”
Martin, bunun nasıl bir şey olduğunu öğrenmeyi kendine borç bildi. Eğer daha fazla hoşuna gitmezse, her zaman sahip olduğu şeye geri dönebilirdi.
Martin, Lillian Gillis ile tanışana kadar neredeyse altı ay geçti. O zamana kadar bir terfi daha almıştı ve içeride, ofiste çalışıyordu. Basit muhasebe işlerini öğrenmesi için onu gece okuluna gönderdiler ama bu, haftada fazladan on beş dolar demekti ve içeride çalışmak daha güzeldi.
Lillian da çok eğlenceliydi. Martin’e onunla evleneceğini söylediğinde, Martin “o anın” bu an olduğundan neredeyse emindi. Şey hariç—Lillian biraz, nasıl desek, hanım hanımcık bir kızdı ve evlenene kadar beklemeleri gerektiğini söylemişti. Tabii Martin’in, biraz daha para biriktirene kadar onunla evlenmeyi beklemeye hakkı yoktu; ayrıca yeni bir zam da işine yarardı.
Bu tam bir yıl sürdü. Martin sabırlıydı çünkü buna değeceğini biliyordu. Ne zaman şüpheye düşse saatini çıkarıp ona bakıyordu. Ama onu asla Lillian’a ya da bir başkasına göstermedi. Diğer adamların çoğu pahalı kol saatleri takıyordu ve o eski gümüş demiryolcu saati yanlarında biraz ucuz kaçıyordu.
Martin kurma koluna bakarken gülümsedi. Sadece birkaç tur döndürecekti ve o zavallı işçi sürüsünün asla sahip olamayacağı bir şeye sahip olacaktı: Utangaç geliniyle birlikte kalıcı bir saadet…
Gelgelelim, evlenmek meğerse sadece başlangıçmış. Elbette harikaydı ama Lillian, yeni bir eve taşınıp orayı çekip çevirirlerse her şeyin çok daha iyi olacağını söyleyip duruyordu. Martin de düzgün mobilyalar, bir televizyon seti ve güzel bir araba istiyordu.
Böylece gece kurslarına gitmeye başladı ve genel merkeze terfi etti. Bebek yoldayken, buralarda olup oğlunun gelişini görmek istedi. Bebek doğduğunda ise biraz büyümesini, yürümeye, konuşmaya başlamasını ve kendine has bir kişilik geliştirmesini beklemesi gerektiğini fark etti.
O sıralarda şirket onu diğer bazı işlerde sorun çözücü olarak saha görevine gönderdi; artık o iyi otellerde yemek yiyor, masraf faturası sayesinde krallar gibi yaşıyordu. Bir kereden fazla saatinin zembereğini boşaltmaya yeltendi. Güzel hayat buydu işte… Tabii çalışmak zorunda kalmasa daha da iyi olurdu. Er ya da geç şirketin büyük anlaşmalarından birinden pay koparabilirse, parayı vurup emekli olabilirdi. İşte o zaman her şey ideal olurdu.
İstediği oldu ama zaman aldı. Martin gerçekten paraya para demeye başladığında oğlu artık liseye gidiyordu. Martin artık çocuk sayılmayacağı için, “ya şimdi ya hiç” hissine kapılmaya başlamıştı.
Fakat tam o sıralarda Sherry Westcott ile tanıştı; Sherry, dökülen saçlarına ve göbeğine rağmen onun hiç de orta yaşlı olduğunu düşünmüyor gibiydi. Kadın ona, bir peruğun kel noktayı, bir kuşağın ise o koca göbeği örtebileceğini öğretti. Aslında ona epey şey öğretti ve Martin öğrenmekten o kadar zevk aldı ki, gerçekten de saatini çıkarıp kurmasını boşaltmaya hazırlandı.
Ne yazık ki, tam o anı seçmişken özel dedektifler otel odasının kapısını kırıp içeri daldı; sonrasında ise Martin boşanma davasıyla uğraşmaktan o kadar meşguldü ki, dürüstçe herhangi bir andan keyif aldığını söyleyemezdi.
Lil ile nihai anlaşmayı yapıp boşandığında yine beş kuruşsuz kalmıştı; Sherry de artık onun o kadar genç olduğunu düşünmüyor gibiydi. Bu yüzden omuzlarını dikleştirdi ve tekrar işinin başına döndü.
Eninde sonunda parayı yine vurdu ama bu kez daha uzun sürmüştü ve bu süreçte eğlenmeye pek vakit bulamamıştı. Artık ne şık kokteyl salonlarındaki süslü kadınlar ilgisini çekiyordu ne de içki. Zaten doktoru da içkiyi kesinlikle yasaklamıştı.
Fakat zengin bir adamın keşfedeceği başka zevkler de vardı. Seyahat etmek gibi; ama bir taşra kasabasından diğerine vagon altlarında sürünerek değil elbette. Martin dünyayı uçaklarla ve lüks transatlantiklerle dolaştı. Bir süreliğine, mehtap altında Tac Mahal’i ziyaret ederken nihayet o anı bulacakmış gibi göründü. Martin hırpalanmış eski saat kasasını çıkardı ve zembereği boşaltmaya hazırlandı. Etrafta onu izleyen kimse de yoktu—
Zaten bu yüzden tereddüt etti. Elbette bu keyifli bir andı ama yalnızdı. Lil ve çocuk gitmişti, Sherry gitmişti ve her nasılsa arkadaş edinecek vakti hiç olmamıştı. Belki kafasına göre yeni insanlar bulursa nihai mutluluğa ulaşabilirdi. Cevap bu olmalıydı; mesele sadece para, güç, seks ya da güzel şeyler görmek değildi. Gerçek tatmin dostlukta yatıyordu.
Bu yüzden eve dönüş yolculuğunda, geminin barında birkaç kişiyle tanışıp ahbaplık kurmaya çalıştı. Ancak bu insanların hepsi ondan çok daha gençti ve Martin’in onlarla hiçbir ortak noktası yoktu. Üstelik onlar dans edip içmek istiyorlardı; Martin ise bu tür eğlencelerin tadını çıkaracak kondisyonda değildi. Yine de denedi.
Belki de San Francisco’ya yanaşmadan bir gün önce o “küçük kazayı” geçirmesinin sebebi buydu. Gemi doktoru durumu “küçük kaza” diye adlandırıyordu ama Martin, doktorun ona yatakta kalmasını söylerkenki bakışlarının çok ciddi olduğunu fark etti. Üstelik doktor, gemi rıhtıma yanaştığında hastayı karşılayıp doğrudan hastaneye götürmesi için bir ambulans çağırmıştı bile.
Hastanede; ne o pahalı tedaviler, ne pahalı gülümsemeler ne de pahalı sözler Martin’i kandırabildi. Kalbi tekleyen yaşlı bir adamdı o ve öleceğini düşünüyorlardı.
Ama o onları kandırabilirdi. Hâlâ saati vardı. Elbiselerini giyip hastaneden gizlice kaçtığında, saati ceketinin cebinde buldu.
Ölmek zorunda değildi. Tek bir hareketle ölümü atlatabilirdi; ve bunu özgür bir adam olarak, dışarıda, özgür bir gökyüzünün altında yapmaya niyetliydi.
Mutluluğun gerçek sırrı buydu işte. Şimdi anlıyordu. Dostluk bile özgürlük kadar değerli değildi. En iyisi buydu; arkadaşlardan, aileden ya da bedenin o bitmek bilmeyen arzularından kurtulmuş, özgür biri olmak.
Martin, gece gökyüzünün altında set boyunca yavaşça yürüdü. Düşününce, bunca yıl sonra tam da başladığı yere dönmüştü. Ama bu an iyiydi; sonsuza dek uzatmaya değecek kadar iyi bir an. Bir kez serseri olan, hep serseri kalırdı.
Bunu düşününce gülümsedi; ama sonra o gülümseme, tıpkı göğsündeki o keskin ve ani sancı gibi keskin ve ani bir şekilde çarpıldı. Dünya dönmeye başladı ve Martin setin kenarına yığılıverdi.
Pek iyi göremiyordu ama bilinci hâlâ yerindeydi ve ne olduğunu biliyordu. Bir inme daha; hem de çok beteri. Belki de yolun sonu buydu. Ama artık aptallık etmeyecekti. Köşe başında onu neyin beklediğini görmek için daha fazla beklemeyecekti.
Gücünü kullanıp hayatını kurtarmak için fırsat tam şu andı. Ve bunu yapacaktı. Hâlâ hareket edebiliyordu; hiçbir şey onu durduramazdı.
Cebini yoklayıp o eski gümüş saati çıkardı, titreyen parmaklarıyla kurma kolunu kurcalamaya başladı. Birkaç tur döndürse ölümü atlatacak, Şu Cehenneme Giden Tren’e asla binmek zorunda kalmayacaktı. Sonsuza dek devam edebilirdi. Sonsuza dek.
Martin bu kelimeyi daha önce hiç gerçekten düşünmemişti. Sonsuza dek devam etmek… Ama şimdi mi? Sonsuza dek böyle kalmayı; otların arasında çaresizce yatan, hasta ve yaşlı bir adam olmayı gerçekten istiyor muydu?
Hayır. Bunu yapamazdı. Yapmayacaktı. Ve aniden canı çok ağlamak istedi çünkü yolun bir yerinde kendi kurnazlığının kurbanı olduğunu anlamıştı. Ve artık çok geçti. Gözleri karardı, kulaklarında bir uğultu başladı…
Bu uğultuyu tanımıştı elbette; sislerin içinden çıkıp setin üzerinde hızla gelen treni gördüğünde hiç şaşırmadı. Tren durduğunda da şaşırmadı, Kondüktör aşağı inip yavaş adımlarla ona doğru yürüdüğünde de.
Kondüktör hiç değişmemişti. O sırıtışı bile hâlâ aynıydı.
“Selam Martin,” dedi. “Herkes trene!”
“Biliyorum,” diye fısıldadı Martin. “Ama beni taşıman gerekecek. Yürüyemiyorum. Artık gerçekten konuşmuyorum bile, değil mi?”
“Yoo, konuşuyorsun,” dedi Kondüktör. “Seni gayet iyi duyuyorum. Ayrıca yürüyebilirsin de.” Eğilip elini Martin’in göğsüne koydu. Bir anlık buz gibi bir uyuşukluk oldu ve sonra, gerçekten de Martin yürüyebildiğini fark etti.
Ayağa kalktı ve yamacı tırmanırken Kondüktör’ü takip edip trenin yanına geldi.
“Burası mı?” diye sordu.
“Hayır, sonraki vagon,” diye mırıldandı Kondüktör. “Sanırım yataklı vagon koltuğuna hak kazandın. Ne de olsa epey başarılı bir adam oldun. Zenginliğin, mevkinin ve saygınlığın tadına baktın. Evliliğin ve babalığın zevklerini tattın. Yemeklerin, içkilerin ve her türlü sefahatin lezzetini de aldın; hayatı dolu dolu, keyfince yaşadın. O yüzden şimdi son dakika sitemlerine girmeyelim.”
“Pekâlâ,” diye iç geçirdi Martin. “Hatalarım için seni suçlayamam. Öte yandan, olan biten için kendine pay da çıkaramazsın. Sahip olduğum her şey için ben çalıştım. Hepsini kendi başıma yaptım. Senin saatine ihtiyacım bile olmadı.”
“Olmadı ya,” dedi Kondüktör gülümseyerek. “Peki, şimdi onu geri vermenin bir mahzuru var mı?”
“Bir sonraki enayi için lazım, değil mi?” diye mırıldandı Martin.
“Belki.”
Söylenişindeki bir şey Martin’in başını kaldırmasına sebep oldu. Kondüktör’ün gözlerini görmeye çalıştı ama şapkasının siperi yüzüne gölge düşürüyordu. Martin de bunun yerine saate baktı.
“Söyle bana,” dedi yumuşak bir sesle. “Eğer saati sana verirsem, onunla ne yapacaksın?”
“Hiç, hendeğe fırlatıp atacağım,” dedi Kondüktör. “Yapacağım tek şey bu.” Ve elini uzattı.
“Peki ya birisi gelip onu bulursa? Kurma kolunu tersine çevirip zamanı durdurursa?”
“Kimse bunu yapmaz,” diye mırıldandı Kondüktör. “Bile bile yapmazlar.”
“Yani her şey bir oyun muydu? Bu sıradan, ucuz bir saat mi?”
“Öyle bir şey demedim,” diye fısıldadı Kondüktör. “Sadece, şimdiye kadar kimsenin kurma kolunu tersine çevirmediğini söyledim. Hepsi senin gibiydi Martin; kusursuz mutluluğu bulmak için hep ileriye bakanlar… Hiç gelmeyecek o anı bekleyenler.”
Kondüktör elini tekrar uzattı.
Martin iç çekerek başını salladı. “Beni kandırdın sonunda.”
“Sen kendini kandırdın Martin. Ve şimdi Şu Cehenneme Giden Tren’e bineceksin.”
Martin’i basamaklardan yukarı, öndeki vagona doğru itti. O içeri girerken tren hareket etmeye başladı ve ıslığı çığlık attı. Martin, sallanan yataklı vagonun içinde öylece durup koridor boyunca diğer yolculara baktı. Onların orada oturduklarını görebiliyordu ve nedense bu ona hiç de garip gelmemişti.
İşte buradaydılar; ayyaşlar ve günahkârlar, kumarbazlar ve üçkâğıtçılar, hovardalar, etek peşinde koşanlar ve tüm o neşeli güruh. Nereye gittiklerini biliyorlardı elbette ama bu zerre umurlarında görünmüyordu. Pencerelerin perdeleri çekiliydi ama içerisi aydınlıktı ve hepsi gününü gün ediyordu; şarkılar söylüyor, şişeyi elden ele dolaştırıyor ve kahkahalarla haykırıyorlardı. Zar atıyor, şakalar yapıyor ve tıpkı babasının o eski şarkıda söylediği gibi, büyük büyük böbürleniyorlardı.
“Bayağı iyi yol arkadaşlarıymış,” dedi Martin. “Yahu, hiç bu kadar neşeli bir grup görmemiştim. Yani, gerçekten keyif alıyor gibi görünüyorlar!”
Kondüktör omuz silkti. “Korkarım o Aşağılardaki İstasyon’a girdiğimizde işler bu kadar şenlikli olmayacak.”
Üçüncü kez elini uzattı. “Şimdi, oturmadan önce şu saati bana ver. Anlaşma anlaşmadır…”
Martin gülümsedi. “Anlaşma anlaşmadır,” diye tekrarladı. “Doğru mutluluk anını bulduğumda zamanı durdurabilirsem senin trenine binmeyi kabul etmiştim. Ve sanırım şu an, olduğum yerde, hiç olmadığım kadar mutluyum.”
Martin, çok yavaş bir hareketle gümüş saatin kurma kolunu kavradı.
“Hayır!” diye soludu Kondüktör. “Hayır!”
Ama saatin kurma kolu döndü.
“Ne yaptığının farkında mısın?” diye bağırdı Kondüktör. “Şimdi o İstasyon’a asla varamayacağız! Hepimiz, sonsuza dek böyle yolculuk etmeye devam edeceğiz!”
Martin sırıttı. “Biliyorum,” dedi. “Ama eğlence varılacak yerde değil, yolculuğun kendisindedir. Bunu bana sen öğrettin. Ve ben harika bir yolculuk bekliyorum. Bak, belki benim de bir yardımım dokunur. Eğer bana şu şapkalardan bir tane daha bulursan ve bu saati bende bırakırsan…”
Ve sonunda işler tam da böyle halloldu. Kafasında şapkası ve elinde o hırpalanmış eski gümüş saatiyle, şu an ve sonsuza dek bu dünyada veya ötekinde Martin’den daha mutlu bir insan yok. Şu Cehenneme Giden Tren’in yeni frencisi Martin’den…
- 1865 yılında Londra’da kurulan, günümüzde ise 130’dan fazla ülkede faaliyet gösteren uluslararası bir Protestan Hristiyan kilisesi ve insani yardım organizasyonu ↩︎
- Yayın hayatına halen devam eden o dönem Amerika’sının popüler kültür simgesi olan aile dergisi ↩︎
- Dönemin ünlü Hollywood yıldızlarından ↩︎