“Pişman ol Harlequin” dedi Tiktokbey- Harlan Ellison -1966

Her zaman “Bütün bunlar neyle ilgili?” diye soranlar çıkıyor. Sorma ihtiyacı hissedenler, noktaların keskin bir şekilde koyulmasına muhtaç olanlar, “olayın aslını” bilmek isteyenler buraya bakabilir:

            “İnsan yığını devlete bu şekilde hizmet ediyor; esasen insan olarak değil, bedenleriyle birer makine olarak. Onlar muvazzaf ordudur, milis kuvvetidir, zindancıdır, polistir, şerif birliğidir, vesaire. Çoğu durumda, muhakeme yeteneğinin ya da ahlaki duygunun özgürce kullanılması söz konusu değildir; aksine kendilerini odunla, toprakla ve taşla bir tutuyorlar; ve belki de aynı amaca hizmet edecek ahşap adamlar imal edilebiliyor. Bunlar, samandan adamlar ya da bir toprak parçasından daha fazla saygıyı hak etmiyorlar. Sadece atlar ve köpeklerle aynı türden bir değere sahipler. Yine de bu gibiler bile genellikle iyi vatandaşlar olarak sayılıyorlar. Diğerleri ise —çoğu yasa koyucu, siyasetçi, avukat, din adamı ve memur gibi— devlete esasen zihinleriyle hizmet ediyorlar; ve nadiren ahlaki bir ayrım yaptıklarından, niyet etmeseler de Tanrı’ya hizmet ettikleri kadar İblis’e de hizmet etmeleri muhtemeldir. Çok azı; kahramanlar, vatanseverler, şehitler, büyük anlamda reformcular ve ‘insanlar’ olarak devlete vicdanlarıyla da hizmet ediyorlar ve bu yüzden de kaçınılmaz olarak çoğunlukla ona karşı direniyorlar; onlar da devlet tarafından genellikle düşman muamelesi görüyorlar.”

Henry David Thoreau, Sivil İtaatsizlik

İşin özü budur. Şimdi ortasından başlıyoruz, başlangıcı sonra öğrenirsiniz; sonu zaten başının çaresine bakıyor.

Fakat dünya tam da olduğu gibi bir dünya olduğu, onların dönüşmesine izin verdikleri o malum dünya olduğu için; aylarca süren faaliyetleri, Makine’nin Pürüzsüz İşlemesini Sağlayanlar’ın, yani kültürün kamları ve ana zemberekleri üzerine en iyi kalitede tereyağı dökenlerin telaşlı dikkatini çekmiyor. Ta ki bir şekilde, bir yolla, onun (Resmiyet’in kaçınılmaz olarak yaftaladığı üzere) “halkın duygusal açıdan rahatsız bir kesimi” için bir şöhret, bir ünlü, hatta belki de bir kahraman haline geldiği ayan beyan anlaşılana dek meseleyi Tiktokbey’e ve onun yasal mekanizmasına devretmiyorlar. Ama o zamana kadar, dünya tam da olduğu gibi bir dünya olduğu ve onun çıkagelmesini öngöremedikleri için —belki de bağışıklığın unutulduğu, yitip gittiği bir sistemde aniden, yeniden doğan, kökü çoktan kazınmış bir hastalık türü gibi— onun çoktan haddinden fazla gerçek olmasına izin veriliyor. Artık bir biçimi ve tözü var.

Sistemin onlarca yıl önce süzüp dışarı attığı bir şeye, bir “şahsiyete” dönüşüyor. Ama işte orada duruyor, o da orada, kesinlikle etkileyici bir şahsiyet olarak. Belirli çevrelerde —orta sınıf çevrelerde— bu iğrenç bulunuyor. Adi bir gösterişçilik. Anarşistik. Utanç verici. Düşüncenin; biçime, ritüele, inceliklere ve adab-ı muaşerete tabi kılındığı diğer tabakalarda ise sadece kıs kıs gülünüyor. Ama aşağılarda, ah, halkın her zaman azizlerine ve günahkarlarına, ekmeğine ve sirkine, kahramanlarına ve kötü adamlarına ihtiyaç duyduğu o en aşağılarda; o bir Bolivar; bir Napolyon; bir Robin Hood; bir Dick Bong1 (Asların Ası); bir İsa; bir Jomo Kenyatta2 olarak görülüyor.

Ve en tepede —sosyal uyumlu Shipwreck Kelly’ler3 gibi, en ufak bir sarsıntı ve titreşimin zenginleri, güçlüleri ve unvan sahiplerini tünedikleri bayrak direklerinden alaşağı etmekle tehdit ettiği o yerde— o bir tehdit; bir zındık; bir asi; bir yüz karası; bir tehlike olarak addediliyor. En derindeki özüne kadar her yerde tanınıyor, ancak asıl önemli tepkiler çok yukarıda ve çok aşağıda veriliyor. En tepede ve en dipte.

Böylece dosyası, zaman kartı ve kardiyo-plakasıyla birlikte Tiktokbey’in ofisine devrediliyor.

Tiktokbey: Boyu bir seksenin çok üzerinde, çoğunlukla sessiz, işler zamansal açıdan yolunda gittiğinde yumuşakça mırıldanan bir adam. Tiktokbey.

Korkunun üretildiği ama nadiren yaşandığı hiyerarşinin o küçük hücrelerinde bile ona Tiktokbey deniliyor. Ama kimse onun maskesine karşı bunu söyleyemiyor.

Bir adama nefret dolu bir isimle hitap etmezsiniz; hele o adam, maskesinin ardında dakikalarınızı, saatlerinizi, günlerinizi ve gecelerinizi, hayatınızın yıllarını iptal etme yetkisine sahipse. Maskesine karşı ona Baş Zamanmuhafızı deniliyor. Böylesi daha güvenli.

“Bu, onun ne olduğudur,” diyor Tiktokbey içten bir yumuşaklıkla, “ama kim olduğu mudur? Sol elimde tuttuğum bu zaman kartının üzerinde bir isim var, ama bu onun ne olduğunun ismidir, kim olduğunun değil. Sağ elimdeki bu kardiyo-plaka da isimlendirilmiş, ama kim olduğu değil, sadece ne olduğu isimlendirilmiş. Düzgün bir iptal işlemi uygulayabilmem için, bu ne‘nin kim olduğunu bilmem gerek.”

Kadrosuna; tüm gelinciklere, odunculara, muhbirlerin her türüne, commex’lere, hatta mineez’lere (Farklı sınıflar), “Kim bu Harlequin4?” diyor.

Pürüzsüzce mırıldanmıyor. Zamansal açıdan bu bir gürültü, bir cızırtı.

Yine de bu, personelin, gelinciklerin, oduncuların, muhbirlerin, commex’lerin —zaten çoğu zaman etrafta olup bitenden haberi olmayan mineez’lerin değil— onun ağzından tek seferde duyduğu en uzun konuşma oluyor. Ama onlar bile öğrenmek için dört bir yana koşturuyorlar.

Kim bu Harlequin?

Şehrin üçüncü seviyesinin çok yukarısında, hava-teknesinin (pöf! hava-botuymuş, peh! düpedüz fırtınakızak bu, üstelik derme çatma bir çekme askısı uydurulmuş) vızıldayan alüminyum iskeletli platformuna çömeliyor ve binaların o nizamlı, Mondrian tarzı5 düzenine tepeden bakıyor.

Yakınlarda bir yerde, spor ayakkabıları içindeki 14:47 vardiyasının, Timkin6 rulman fabrikasına girerken çıkardığı o metronomik sol-sağ-sol seslerini duyabiliyor. Tam bir dakika sonra, eve giden 05:00 sabah düzeninin o daha yumuşak sağ-sol-sağ seslerini duyuyor.

Güneşten yanmış çehresine elfvari bir sırıtış yayılıyor ve gamzeleri bir anlığına beliriyor. Sonra, kızıl saç yığınını kaşıyarak, sanki bir sonraki hamlesine hazırlanıyormuş gibi yamalı kıyafetinin içinde omuzlarını silkiyor, kumanda kolunu ileri itiyor ve hava-teknesi alçalırken rüzgara karşı eğiliyor. Bir yürüyen kaldırımın üzerinden sıyırıp geçiyor, sosyete hanımlarının püsküllerini buruşturmak için kasten birkaç fit alçalıyor ve —başparmaklarını koca kulaklarına sokup— dilini dışarı çıkarıyor, gözlerini deviriyor ve vugga-vugga-vugga yapıyor. Bu küçük bir dikkat dağıtma hamlesi. Yayalardan biri sağa sola kaçıp yere kapaklanıyor, paketleri dört bir yana saçılıyor, bir diğeri altına kaçırıyor, üçüncüsü yanlamasına devriliyor ve kadın ayıltılana kadar yürüyen kaldırım, hizmetkarlar tarafından otomatik olarak durduruluyor. Küçük bir dikkat dağıtma hamlesi.

Sonra serseri bir rüzgarla birlikte süzülüp gidiyor ve gözden kayboluyor. Haydi bakalım.

Zaman-Hareket Etüdü Binası’nın pervazından dönerken, yürüyen kaldırıma binmekte olan vardiyayı görüyor. Alışılmış hareketlerle ve hareketin mutlak korunumuyla, yavaş şeride yan adım atıyorlar ve (tufan öncesi 1930’ların bir Busby Berkeley7 filmini andıran koro hattı düzeninde) ekspres şeride dizilene kadar devekuşu yürüyüşüyle şeritleri aşıyorlar.

Bir kez daha, beklentiyle o elfvari sırıtış yayılıyor; sol arka tarafta bir diş eksik. Üzerlerine doğru dalıyor, sıyırıp geçiyor ve üzerlerinde süzülüyor; sonra hava-botunun üzerinde bükülerek, kargosunun vaktinden önce dökülmesini engelleyen el yapımı dökme oluklarının uçlarını sabitleyen tutucu pimleri gevşetiyor. Ve o, oluk pimlerini çekerken, hava-botu fabrika işçilerinin üzerinden kayıyor ve yüz elli bin dolar değerindeki jelibonlar ekspres şeridin üzerine çağlayan gibi dökülüyor.

Jelibonlar! Morlar, sarılar, yeşiller; meyan köklüleri, üzümlüleri, ahududuluları, nanelileri; milyonlarca ve milyarlarca, yuvarlak ve pürüzsüz, dışı çıtır içi yumuşak-unsu, şekerli; zıplayan, sıçrayan, yuvarlanan, şıngırdayan, takırdayan, tıkırdayan jelibonlar Timkin işçilerinin kafalarına, omuzlarına, baretlerine ve sert kabuklarına yağıyor; yürüyen kaldırımda çınlıyor, öteye beriye sıçrıyor, ayaklar altında yuvarlanıyor ve aşağı doğru inerken gökyüzünü neşenin, çocukluğun ve bayramların tüm renkleriyle dolduruyorlar; durmaksızın yağan bir yağmur, somut bir sel, gökyüzünden inen bir renk ve tatlılık tufanı gibi akıyorlar ve tam anlamıyla çılgınca, guguk kuşu gibi bir yenilikle o aklıselim ve metronomik düzen evrenine giriyorlar. Jelibonlar!

Vardiya işçileri uluyor, gülüyor, jelibon yağmuruna tutuluyor ve safları bozuyorlar; jelibonlar yürüyen kaldırımların mekanizmasına sızmayı başarıyor, ardından bir milyon tırnağın çeyrek milyon yazı tahtasında gıcırdamasına benzeyen korkunç bir kazınma sesi duyuluyor, bunu bir öksürme ve püskürme izliyor; derken yürüyen kaldırımların hepsi duruyor ve herkes çöp şiş oyunu8  gibi darmadağınık bir halde oraya buraya savruluyor; hala gülüyorlar ve çocuksu renklerdeki o küçük jelibon yumurtalarını ağızlarına atıyorlar. Bu bir bayram, bir neşe, mutlak bir delilik, bir kıkırdama. Ama…

Vardiya yedi dakika gecikiyor. Eve yedi dakika geç gidiyorlar. Ana çizelge yedi dakika sapıyor. Kotalar, çalışmayan yürüyen kaldırımlar yüzünden yedi dakika aksıyor. Sıradaki ilk dominoya dokunuyor ve diğerleri ardı ardına, çıt çıt çıt diye devriliyor.

Sistem, yedi dakikalık bir kesintiye uğruyor. Bu küçük bir mesele, üzerinde durmaya değmez; ama tek itici gücü düzen, birlik, dakiklik, saat gibi işleyen bir hassasiyet, saate tam riayet ve zamanın geçiş tanrılarına hürmet olan bir toplumda bu, büyük önem taşıyan bir felaket.

Bu yüzden Tiktokbey’in huzuruna çıkması emrediliyor. Bu emir, iletişim ağının her kanalından yayınlanıyor. Orada saat tam 7:00’de, kahretsin ki tam vaktinde olması emrediliyor. Bekliyorlar, bekliyorlar ama o neredeyse on buçuğa kadar görünmüyor; o vakitte de sadece kimsenin adını duymadığı Vermont adlı bir yerdeki mehtap hakkında küçük bir şarkı söylüyor ve yeniden gözden kayboluyor. Ama hepsi saat yediden beri bekliyorlar ve bu durum çizelgelerinin canına okuyor. Böylece soru baki kalıyor: Kim bu Harlequin?

Ama sorulmayan soru (ikisi arasından daha önemli olanı) şu: Nasıl bu hale geldik; saçmalığın ve cazın gülen, sorumsuz şakacısı, yüz elli bin dolar değerindeki jelibonla tüm ekonomik ve kültürel hayatımızı nasıl altüst edebiliyor…

Tanrı aşkına, jelibonlar! Bu delilik! Yüz elli bin dolar değerindeki jelibonu alacak parayı nereden buluyor? (Bu kadar tutacağını biliyorlar, çünkü başka bir görevden çekilip acilen yürüyen kaldırım mahaline gönderilen Durum Analistleri ekibi şekerlemeleri süpürüp sayıyor ve bulgular üretiyor; bu da onların çizelgelerini bozuyor ve tüm birimi en az bir gün geriye atıyor.) Jelibonlar! Jeli… bonlar mı?

Şimdi bir saniye bekleyin —hesabı verilmiş bir saniye— yüz yılı aşkın süredir kimse jelibon üretmiyor. Jelibonları nereden buluyor?

Bu da başka bir iyi soru. Muhtemelen hiçbir zaman sizi tam anlamıyla tatmin edecek şekilde yanıtlanmayacak. Ama zaten, kaç soru yanıtlanıyor ki?

Orta bölümü biliyorsun. İşte başlangıç. Şöyle başlıyor:

Bir masa takvimi. Günden güne ve her günü çevir. 9:00—postaları aç. 9:45—planlama komisyonu kuruluyla randevu. 10:30—J.L. ile kurulum ilerleme şemalarını tartış. 11:45—dua et ya da xan9 – 12:00—öğle yemeği. Ve bu böyle sürüp gidiyor.

“Üzgünüm Bayan Grant, ancak mülakat saati 14:30 olarak belirlenmişti ve şu an neredeyse saat beş. Geç kaldığınız için üzgünüm ama kurallar böyle. Bu koleje tekrar başvuru yapmak için gelecek yıla kadar beklemeniz gerekecek.” Ve bu böyle sürüp gidiyor.

10:10 banliyö treni Cresthaven, Galesville, Tonawanda Kavşağı, Selby ve Farnhurst’te duruyor; ancak Pazar günleri hariç Indiana City, Lucasville ve Colton’da durmuyor. 10:35 ekspresi Galesville, Selby ve Indiana City’de duruyor; Pazar günleri ve Tatiller hariç ki o zamanlarda şurada duruyor… ve bu böyle sürüp gidiyor.

“Bekleyemedim Fred. Saat 15:00’te Pierre Cartain’de olmam gerekiyordu ve sen benimle terminaldeki saatin altında 14:45’te buluşacağını söylemiştin; orada değildin, bu yüzden devam etmek zorundaydım. Her zaman geç kalıyorsun Fred. Eğer orada olsaydın işi beraber bağlayabilirdik ama durum böyleyken, neyse, siparişi tek başıma aldım…” Ve bu böyle sürüp gidiyor.

Sayın Bay ve Bayan Atterley: Oğlunuz Gerold’un sürekli geç kalmasına istinaden, derslerine vaktinde gelmesini garanti altına alacak daha güvenilir bir yöntem tesis edilmediği sürece kendisini okuldan uzaklaştırmak zorunda kalacağımızdan korkuyorum. Örnek bir öğrenci olduğu ve notlarının yüksekliği kabul edilse de, bu okulun çizelgelerini sürekli hiçe sayması; diğer çocukların olmaları gereken yere vaktinde gelebildiği bir sistemde onu tutmayı imkansız kılıyor ve bu böyle sürüp gidiyor.

SABAH 08:45’TE ŞAHSEN BULUNMADIĞINIZ SÜRECE OY KULLANAMAZSINIZ. “Senaryonun iyi olması umurumda değil, Perşembe günü elimde olması lazım!” OTELDEN AYRILIŞ SAATİ 14:00’TÜR. “Buraya geç geldin. İş kapıldı. Üzgünüm.” MAAŞINIZDAN KAYIP YİRMİ DAKİKA İÇİN KESİNTİ YAPILMIŞTIR. “Tanrım, saat kaç, kaçmam lazım!”

Ve bu böyle sürüp gidiyor. Ve bu böyle sürüp gidiyor. Ve bu böyle sürüp gidiyor. Ve bu böyle sürüp gidiyor gidiyor gidiyor gidiyor gidiyor tiktak tiktak tiktak; ve bir gün artık zamanın bize hizmet etmesine izin vermiyoruz, biz zamana hizmet ediyoruz ve çizelgenin köleleri, güneşin geçişine tapanlar oluyoruz; kısıtlamalar üzerine kurulmuş bir hayata mahkum ediliyoruz, çünkü çizelgeyi sıkı tutmazsak sistem işleyemiyor.

Ta ki geç kalmak küçük bir rahatsızlıktan daha fazlası haline gelene dek. Bir günah oluyor. Sonra bir suç. Sonra da şununla cezalandırılan bir suç:

15 TEMMUZ 2389, GECE YARISI 12:00:00’DAN İTİBAREN GEÇERLİ OLMAK ÜZERE, Baş Zamanmuhafızı ofisi tüm vatandaşların zaman kartlarını ve kardiyo-plakalarını işlenmek üzere teslim etmelerini şart koşuyor. Kişi başına zamanın iptalini düzenleyen 555-7-SGH-999 sayılı Kanun uyarınca, tüm kardiyo-plakalar bireysel hamile göre anahtarlanacak ve—

Yaptıkları şey, bir insanın sahip olabileceği yaşam miktarını kısıtlayacak bir yöntem geliştirmek oluyor. Eğer on dakika geç kalırsa, hayatından on dakika kaybediyor. Bir saatlik gecikme, orantısal olarak daha fazla iptal değerine sahip oluyor. Eğer biri sürekli geç kalıyorsa, bir Pazar gecesi Baş Zamanmuhafızı’ndan zamanının tükendiğine dair bir tebligat alırken bulabiliyor kendini ve Pazartesi günü tam öğle vaktinde “kapatılacağı” bildiriliyor, lütfen işlerinizi yoluna koyun efendim.

Ve böylece, bu basit bilimsel çareyle (Tiktokbey’in ofisi tarafından sır gibi saklanan bilimsel bir süreci kullanarak) Sistem muhafaza ediliyor. Yapılabilecek tek mantıklı çare bu. Ne de olsa bu, vatanseverlik. Çizelgelere uyulmak zorunda. Ne de olsa, bir savaş var!

Ama zaten, her zaman yok muydu?

“Bu gerçekten iğrenç,” diyor Harlequin, güzel Alice ona arananlar afişini gösterdiğinde. “İğrenç ve son derece ihtimal dışı. Ne de olsa kanun kaçaklarının devrinde yaşamıyoruz. Bir arananlar afişi ha!”

“Biliyor musun,” diye not düşüyor Alice, “çok fazla vurguyla konuşuyorsun.”

“Özür dilerim,” diyor Harlequin, alçakgönüllülükle.

“Özür dilemene gerek yok. Her zaman ‘Özür dilerim’ diyorsun. Öyle devasa bir suçluluk duygun var ki Everett, bu gerçekten çok üzücü.”

“Özür dilerim,” diye tekrarlıyor, sonra dudaklarını büzüyor ve gamzeleri bir anlığına beliriyor. Bunu hiç söylemek istemiyor aslında. “Tekrar dışarı çıkmam lazım. Bir şey yapmam lazım.”

Alice kahve-ampulünü tezgâha sertçe vuruyor. “Tanrı aşkına Everett, tek bir gece olsun evde kalamaz mısın! Her zaman o korkunç palyaço kıyafetiyle dışarıda olup insanları rahatsız ederek koşturmak zorunda mısın?”

“Ben—” Duruyor ve küçük çan sesleri eşliğinde soytarı şapkasını kızıl saç yığınının üzerine geçiriyor. Ayağa kalkıyor, muslukta kahve-ampulünü duruluyor ve bir anlığına kurutucuya koyuyor. “Gitmem lazım.”

Alice cevap vermiyor. Faks kutusu mırıldanıyor; Alice bir sayfa çekip çıkarıyor, okuyor ve tezgâhın üzerinden ona doğru fırlatıyor. “Seninle ilgili. Tabii ki. Gülünçsün.”

Hızlıca okuyor. Tiktokbey’in yerini tespit etmeye çalıştığı yazıyor. Umursamıyor, yine geç kalmak üzere dışarı çıkıyor. Kapıda, etkileyici bir çıkış cümlesi ararken hırçın bir edayla geri gönderiyor sözü: “Pekâlâ, sen de vurguyla konuşuyorsun!”

Alice güzel gözlerini gökyüzüne deviriyor. “Gülünçsün.” Harlequin, kapıyı çarparak hışımla dışarı çıkıyor; kapı yumuşak bir iç çekişle kapanıyor ve kendini kilitliyor.

Kapı nazikçe çalınıyor; Alice bıkkın bir nefes vererek ayağa kalkıyor ve kapıyı açıyor. Harlequin orada duruyor. “On buçuk gibi dönerim, tamam mı?”

Alice kederli bir yüz ifadesi takınıyor. “Bunu bana neden söylüyorsun? Neden? Geç kalacağını biliyorsun! Biliyorsun işte! Her zaman geç kalıyorsun, o halde neden bana bu aptalca şeyleri söylüyorsun?” Kapıyı kapatıyor.

Diğer tarafta, Harlequin kendi kendine kafa sallıyor. Haklı. O her zaman haklı. Geç kalacağım. Ben her zaman geç kalırım. Neden ona bu aptalca şeyleri söylüyorum?

Tekrar omuz silkiyor ve bir kez daha geç kalmak üzere yola koyuluyor.

Şu mesajı veren maytaplı fişekleri ateşliyor: 115. geleneksel Uluslararası Tıp Birliği Açılış Duası’na tam olarak saat 20:00’de katılacağım. Hepinizin bana katılabileceğini umuyorum.

Kelimeler gökyüzünde yanıyor ve tabii ki yetkililer orada, pusuya yatmış onu bekliyorlar. Doğal olarak, geç kalacağını varsayıyorlar. O ise yirmi dakika erken geliyor; tam onlar onu tuzağa düşürüp tutuklamak için örümcek ağlarını kurarken, koca bir megafonu öttürerek onları öyle bir korkutup sinirlerini bozuyor ki, kendi nemli kuşatma ağları vakumla kapanıyor ve tekmeler ve çığlıklar atarak amfitiyatro zemininden yukarı çekiliyorlar. Harlequin gülüyor da gülüyor ve defalarca özür diliyor. Ağırbaşlı bir meclis halinde toplanmış hekimler kahkahalarla kükrüyor; Harlequin’in özürlerini abartılı reveranslar ve pozlarla kabul ediyorlar ve Harlequin’i gösterişli pantolonu içinde tam bir curcuna sanan herkes neşeli vakit geçiriyor; yani Tiktokbey’in ofisinden gönderilen, orada rıhtımdaki kargo yükleri gibi asılı duran, amfitiyatronun zemininden yukarı pek de hoş olmayan bir biçimde çekilmiş yetkililer dışındaki herkes.

(Harlequin’in “faaliyetlerini” yürüttüğü aynı şehrin bir başka yerinde, buradaki meseleyle hiçbir ilgisi olmayan, sadece Tiktokbey’in gücünü ve ehemmiyetini örnekleyen bir olayda; Marshall Delahanty adında bir adam, Tiktokbey’in ofisinden kapatılma bildirimini alıyor. Karısı, bildirimi getiren gri takımlı minee‘den, yüzüne iğrenç bir şekilde yapıştırılmış o geleneksel “keder ifadesiyle” teslim alıyor. Mührünü açmasa bile ne olduğunu biliyor. Bugünlerde herkesin anında tanıdığı bir aşk mektubu gibi bu. Nefesi kesiliyor ve zarfı sanki botulizm10 bulaşmış bir lam parçasıymış gibi tutuyor; kendisi için olmaması için dua ediyor. Marsh için olsun, diye düşünüyor zalimce, gerçekçi bir şekilde, ya da çocuklardan biri için, ama benim için olmasın, lütfen ulu Tanrım, benim için olmasın. Ve sonra açıyor, bildirim Marsh için çıkıyor; aynı anda hem dehşete düşüyor hem de rahatlıyor. Hattaki bir sonraki asker kurşunu yemiş oluyor. “Marshall,” diye çığlık atıyor, “Marshall! Fesih, Marshall! Aman Tanrım, Marshall, ne yapacağız, ne yapacağız Marshall amantanrımmarshall…” ve o gece evlerinde kağıt yırtılma sesleri ve korku yankılanıyor, deliliğin kokusu bacadan yükseliyor ve bu konuda yapabilecekleri hiçbir şey, kesinlikle hiçbir şey bulunmuyor.

Ama Marshall Delahanty kaçmaya çalışıyor. Ve ertesi gün erkenden, kapatılma vakti geldiğinde, iki yüz mil ötede ormanın derinliklerindeyken, Tiktokbey’in ofisi onun kardiyo-plakasını siliyor ve Marshall Delahanty koşarken devriliyor, kalbi duruyor, beynine giden kan kuruyor ve ölüyor, işte bu kadar. Baş Zamanmuhafızı’nın ofisindeki sektör haritasında bir ışık sönüyor, faks kopyası için bildirim giriliyor ve Georgette Delahanty’nin ismi, yeniden evlenene kadar devlet yardımı listelerine ekleniyor. Bu da dipnotun sonu ve belirtilmesi gereken tek nokta; sakın gülmeyin, çünkü Tiktokbey gerçek adını öğrenirse Harlequin’in başına gelecek olan da bu. Komik değil.)

Şehrin alışveriş seviyesi, alıcıların Perşembe-renkleriyle dolup taşıyor. Kanarya sarısı kitonlar giymiş kadınlar ve yeşim ile deriden, balon pantolonlar hariç vücuda sımsıkı oturan sözde Tirol kıyafetleri içindeki erkekler.

Harlequin, yeni Verimlilik Alışveriş Merkezi’nin hâlâ inşaat halindeki dış iskeletinde belirdiğinde, megafonu elfvari gülen dudaklarına dayalıyken herkes parmağıyla işaret edip bakıyor ve o, hepsini azarlıyor:

“Neden sizi oraya buraya koşturmalarına izin veriyorsunuz? Neden size karıncalar ya da kurtçuklar gibi acele etmenizi, telaşla koşturmanızı söylemelerine izin veriyorsunuz? Acele etmeyin! Şöyle bir yaylanarak yürüyün! Gün ışığının tadını çıkarın, meltemin tadını çıkarın, bırakın hayat sizi kendi hızınızda taşısın! Zamanın kölesi olmayın, bu ölmek için berbat bir yol; yavaş yavaş, derece derece ölmek… kahrolsun Tiktokbey!”

Kim bu çatlak? Alışveriş yapanların çoğu bunu bilmek istiyor. Kim bu çatlak aman tanrım geç kalacağım koşmam lazım…

Alışveriş Merkezi’ndeki inşaat ekibi, Baş Zamanmuhafızı’nın ofisinden, Harlequin olarak bilinen tehlikeli suçlunun kulelerinin tepesinde olduğuna ve yakalanması için yardımlarına acilen ihtiyaç duyulduğuna dair acil bir emir alıyor. İş ekibi hayır diyor, inşaat çizelgelerinden zaman kaybedeceklerini söylüyorlar ama Tiktokbey hükümet ağının uygun iplerini çekmeyi başarıyor ve onlara işi durdurup yukarıda, kulenin tepesinde elinde megafonla duran o budalayı yakalamaları söyleniyor. Böylece bir düzineden fazla iri kıyım işçi inşaat platformlarına tırmanmaya, anti-yerçekimi plakalarını serbest bırakmaya ve Harlequin’e doğru yükselmeye başlıyor.

Fiyaskodan sonra (Harlequin’in kişisel güvenliğe gösterdiği özen sayesinde kimsenin ciddi şekilde yaralanmadığı o olaydan sonra), işçiler yeniden toplanıp ona tekrar saldırmaya çalışıyorlar ama artık çok geç. O çoktan gözden kayboluyor. Ancak bu olay oldukça büyük bir kalabalığı kendine çekiyor ve alışveriş döngüsü saatlerce, tam anlamıyla saatlerce sapıyor. Bu nedenle sistemin satın alma ihtiyaçları geride kalıyor ve günün geri kalanında döngüyü hızlandırmak için önlemler alınıyor; fakat işler iyice sarpa sarıyor, bir hızlanıp bir yavaşlıyor ve çok fazla şamandıra valfi satılırken yeterince weggler satılmıyor; bu da popli oranının bozulması anlamına geliyor, bu durum ise normalde her üç dört saatte bir sadece bir kasa ihtiyaç duyan mağazalara kasalarca bozulan Smash-O’yu aceleyle göndermeyi zorunlu kılıyor. Sevkiyatlar birbirine giriyor, aktarmalar yanlış yönlendiriliyor ve sonunda fırtınakızak endüstrileri bile bunu hissediyor.

“Onu yakalamadan geri gelmeyin!” diyor Tiktokbey, çok sessizce, çok içtenlikle, son derece tehlikeli bir şekilde.

Köpekleri kullanıyorlar. Sondaları kullanıyorlar. Kardiyo-plaka eşleşmelerini kullanıyorlar. Teeper’ları kullanıyorlar. Rüşveti kullanıyorlar. Stiktyte’ları kullanıyorlar. Gözdağını kullanıyorlar. Eziyeti kullanıyorlar. İşkenceyi kullanıyorlar. Muhbirleri kullanıyorlar. Polisleri kullanıyorlar. Arama ve el koymayı kullanıyorlar. Fallaron’u kullanıyorlar. İyileştirme teşviğini kullanıyorlar. Parmak izlerini kullanıyorlar. Bertillon sistemini11 kullanıyorlar. Kurnazlığı kullanıyorlar. Hileyi kullanıyorlar. İhaneti kullanıyorlar. Raoul Mitgong’u kullanıyorlar ama o pek yardımcı olmuyor. Uygulamalı fiziği kullanıyorlar. Kriminoloji tekniklerini kullanıyorlar.

Ve ne hikmetse: Onu yakalıyorlar.

Ne de olsa adı Everett C. Marm’dı ve zaman algısı olmayan bir adam olmaktan başka, en başta pek de bir özelliği yoktu.

“Hadi oradan!” diye yanıtlıyor Harlequin, yüzünü ekşiterek.

“Toplamda altmış üç yıl, beş ay, üç hafta, iki gün, on iki saat, kırk bir dakika, elli dokuz saniye ve nokta sıfır üç altı bir bir bir mikrosaniye geç kaldın. Kullanabileceğin her şeyi tükettin, hatta daha fazlasını. Seni kapatacağım.”

“Git başkasını korkut. Senin gibi bir öcüyle bu aptal dünyada yaşayacağına ölmeyi tercih ederim.”

“Bu benim işim.”

“Sen bu işin tellalısın. Sen bir zorbasın. İnsanlara emirler yağdırmaya ve geç kaldıklarında onları öldürmeye hakkın yok.”

“Uyum sağlayamıyorsun. Buraya ait olamıyorsun.”

“Kayışlarımı çöz de yumruğumu ağzına nasıl uyduruyorum gör.”

“Sen bir aykırısın.”

“Eskiden bu bir ağır suç sayılmazdı.”

“Artık öyle. İçinde bulunduğun dünyada yaşa.”

“Ondan nefret ediyorum. Berbat bir dünya.”

“Herkes öyle düşünmüyor. Çoğu insan düzenden keyif alıyor.”

“Ben almıyorum, tanıdığım çoğu insan da almıyor.”

“Bu doğru değil. Seni nasıl yakaladık sanıyorsun?”

“İlgilenmiyorum.”

“Güzel Alice adında bir kız bize kim olduğunu söyledi.”

“Bu bir yalan.”

“Gerçek. Onu huzursuz ediyorsun. O ait olmak istiyor, uyum sağlamak istiyor; seni kapatacağım.”

“O halde yap artık şunu, benimle tartışmayı kes.”

“Seni kapatmayacağım.”

“Sen bir aptalsın!”

“Pişman ol, Harlequin!” diyor Tiktokbey.

“Hadi oradan.”

Böylece onu Coventry’ye gönderiyorlar. Ve Coventry’de onu bir güzel işliyorlar. Tıpkı “1984”te Winston Smith’e yaptıklarına benziyor bu; gerçi hiçbirinin o kitaptan haberi yok ama teknikler aslında oldukça kadim; bu yüzden aynısını Everett C. Marm’a da uyguluyorlar ve epey uzun bir zaman sonra, bir gün Harlequin iletişim ağında beliriyor; elfvari, gamzeli, parlak gözlü görünüyor, hiç de beyni yıkanmış gibi bir hali yok ve yanlış yaptığını, ait olmanın ve tam vaktinde orada bulunmanın gerçekten iyi, hem de çok iyi bir şey olduğunu söylüyor; hop-şip ve işte gidiyoruz; herkes koca bir şehir bloğunu kaplayan halk ekranlarından ona bakıyor ve kendi kendilerine, “Gördünüz mü, ne de olsa sadece bir çatlaktı; eğer sistem böyle yönetiliyorsa, o zaman biz de kuralına göre oynayalım, çünkü devletle —ya da bu vakada Tiktokbey’le— aşık atmaya değmez,” diyorlar. Böylece Everett C. Marm yok ediliyor; bu bir kayıp, Thoreau’nun az önce söyledikleri yüzünden ama yumurta kırmadan omlet yapamazsınız ve her devrimde ölmemesi gereken birkaç kişi ölür, ama ölmek zorundadırlar çünkü işler böyle yürür ve eğer sadece küçük bir değişiklik yaratabilirseniz, o zaman buna değmiş gibi görünür. Ya da, meseleyi berrak bir şekilde ortaya koymak gerekirse:

“Şey, bağışlayın efendim, ben, şey, bunu size nasıl şey yapacağımı, şey, bilemiyorum ama üç dakika geç kaldınız. Çizelge, şey, birazcık saptı.”

Mahcupça sırıtıyor.

“Bu saçmalık!” diye mırıldanıyor Tiktokbey maskesinin ardında. “Saatinizi kontrol edin.” Ve sonra ofisine giriyor; mrm, mrm, mrm, mrm diye mırıldanarak.

  1. İkinci Dünya Savaşı’nın en başarılı Amerikalı pilotu ↩︎
  2. Kenya’nın bağımsızlık lideri ↩︎
  3. 1920’lerde bayrak direklerinin tepesinde oturma rekorları kıran ünlü bir performans sanatçısı ↩︎
  4. Geleneksel İtalyan tiyatrosunda renkli, yamalı kıyafetler giyen uşak/soytarı karakteri ↩︎
  5. Hollandalı ressam Piet Mondrian’ın geometrik, dikey ve yatay çizgiler ile ana renklerden oluşan soyut tablolarına atıf ↩︎
  6. 20. yüzyıl sanayisinin devasa şirketlerinden biri olan Timken’e gönderme ↩︎
  7. 1930’ların Hollywood’unda karmaşık, geometrik ve kaleydoskopik dans koreografileriyle tanınan bir yönetmen ↩︎
  8. Mikado’ya benzer bir oyun ↩︎
  9. Xanax göndermesi olabilir ↩︎
  10. Konserve zehirlenmesi ↩︎
  11. 19. yüzyılın sonlarında parmak izi yaygınlaşmadan önce kullanılan, suçluları vücut ölçülerine  göre tanımlayan antropometrik bir sistem ↩︎

Yorum bırakın