Bustler bu kadar sessiz kalmayalı uzun zaman olmuştu.
Sirius uzay limanına çekilmişti; tüpleri soğumuş, gövdesi kozmik parçacıklardan yara bere içinde kalmıştı. Uzun mesafe koşucusunun maraton sonunda bitap düşmüş hali vardı üzerinde. Bunun için haklı bir sebebi de vardı elbet: Başına gelmedik iş kalmayan, bir hayli uzun bir seferden yeni dönmüştü.
Şimdilik, limanda, sonuna kadar hak edilmiş o huzura kavuşmuştu. Huzur, o tatlı huzur… Artık ne bir sıkıntı, ne bir kriz, ne de serbest uçuşta günde en az iki kez baş gösteren o vahim çıkmazlardan biri kalmıştı. Sadece huzur.
Hah!
Kaptan McNaught kabininde arkasına yaslanmış, ayaklarını masanın üzerine uzatmış, bu rahatlamanın tadını sonuna kadar çıkarıyordu. Motorlar susmuştu; aylardır ilk kez o cehennemvari gümbürtü kesilmişti. Dışarıda, koca şehrin orta yerinde, mürettebatından dört yüz kişi pırıl pırıl güneşin altında felekten bir gün çalıyordu. Bu akşam, Birinci Zabit Gregory geminin idaresini devralmak için döndüğünde, kendisi de o hoş kokulu alacakaranlığa çıkacak ve neon ışıklı medeniyetin altını üstüne getirecekti.
En nihayetinde karaya ayak basmanın güzelliği de buradaydı işte. İnsanlar dizginleri koyuverebilir, herkes kendi meşrebince içindeki fazla buharı boşaltabilirdi. Uzay limanında ne görev vardı, ne tasa, ne tehlike, ne de sorumluluk. Yorgun gezginler için emniyetli ve konforlu bir limandı burası.
Tekrar, hah!
Baş telsiz zabiti Burman kabine girdi. Görev başında kalan bir avuç adamdan biriydi ve yüzünde, o an yapabileceği çok daha iyi yirmi tane iş olduğunu düşünen bir adamın ifadesi vardı.
” Az önce bir mesaj aktarıldı efendim.” Kağıdı uzattı, Kaptan’ın göz atmasını ve belki de bir cevap yazdırmasını beklemeye koyuldu.
McNaught kağıdı aldı, ayaklarını masadan indirdi, dikleşti ve mesajı yüksek sesle okudu:
Dünya Karargâhı’ndan Bustler’a. Yeni emre kadar Siriport’ta kalın. Tuğamiral Vane W. Cassidy ayın on yedisinde orada olacak. Feldman. Donanma Harekat Komutanlığı, Sirisec.
Başını kaldırdı; o meşinimsi yüzündeki tüm mutluluk bir anda uçup gitmişti. İnledi.
“Bir terslik mi var?” diye sordu Burman, hafifçe telaşlanarak.
McNaught masasının üzerindeki üç ince kitabı işaret etti. “Ortadaki. Sayfa yirmi.”
Burman sayfaları karıştırdı ve aradığı maddeyi buldu: Vane W. Cassidy, Tuğamiral. Gemi ve Ambar Baş Müfettişi.
Burman yutkundu. “Bu şimdi şu anlama mı geliyor…?”
“Evet, tam olarak o anlama geliyor,” dedi McNaught, hiç de memnun olmayan bir tavırla. “Hadi bakalım, eğitim akademisine ve o bitmek bilmez tantanasına geri dönüyoruz. Boya ve sabun, nizam ve intizam.” Birden resmi bir ifade takındı ve sesini de buna uydurdu: “Kaptan, sadece yedi yüz doksan dokuz acil durum istihkakımız var. Tahsis edilen ise sekiz yüz. Seyir defterinizde eksik olan bir taneye dair hiçbir kayıt yok. Nerede bu? Ne oldu ona? Nasıl olur da personelden birinin teçhizatında resmi olarak verilmiş bir çift pantolon askısı eksik çıkar? Bu kaybı rapor ettiniz mi?”
“Neden bizi seçti ki?” diye sordu Burman, dehşet içinde. “Daha önce bizi hiç darlamamıştı.”
“İşte bu yüzden,” dedi McNaught, duvara ters ters bakarak. “Şimdi tezgâha yatırılma sırası bizde.” Gözü takvime ilişti. “Üç günümüz var ve her saniyesine ihtiyacımız olacak! İkinci Zabit Pike’a söyle, derhal buraya gelsin.”
Burman kederli bir halde çıktı. Çok geçmeden Pike içeri girdi. Yüz ifadesi, kötü haberin tez yayıldığına dair o eski deyişi doğrular nitelikteydi.
“Bir talep yazısı hazırla,” diye emretti McNaught. “50 kilo plastik boya, borda grisi, onaylı kalite. Bir tane de 15 kiloluk iç cephe beyaz emaye için hazırla. Bunları hemen uzay limanı ambarına götür. Akşama saat altıya kadar fırçalar ve boya tabancaları ile birlikte teslim etmelerini söyle. Bedavaya ne kadar temizlik malzemesi varsa topla gel.”
“Mürettebat bundan hiç hoşlanmayacak,” dedi Pike zayıf bir sesle.
“Bayılacaklar,” diye kestirip attı McNaught. “Pırıl pırıl, tertemiz bir gemi moral tazeler. Kitapta öyle yazıyor. Hadi hareketlen de şu talebi ulaştır. Dönünce de ambar ve teçhizat çizelgelerini bulup buraya getir. Cassidy gelmeden stokları kontrol etmemiz lazım. O bir kez ayak bastı mı, eksikleri kapatma ya da bir şekilde elimize geçmiş fazlalıkları dışarı kaçırma şansımız kalmaz.”
“Pekala efendim.” Pike, tıpkı Burman’ınki gibi bir ifadeyle dışarı çıktı.
Koltuğuna geri yaslanan McNaught kendi kendine mırıldandı. İçinde bir yerlerde, son dakikada bir hırgür çıkacağına dair güçlü bir his vardı. Daha önceden rapor edilmemiş herhangi bir kalemdeki eksiklik yeterince ciddi bir meseleydi. Ama fazlalık… İşte o kötüydü, hem de çok kötü. İlki dikkatsizlik ya da şanssızlık demekti. İkincisi ise, komutanın göz yumduğu şartlar altında devlet malını resmen çalmak anlamına gelirdi.
Mesela, şu ağır kruvazör Swift’in kaptanı Williams’ın başına gelen o son olay vardı. McNaught bunu Çoban Takımyıldızı civarlarındayken uzay fısıltı gazetesinden duymuştu. Williams, resmi tahsisatı on makara olmasına rağmen, nasıl olduğunu bilmeden on bir makara elektrikli çit teli bulundurmaktan suçlu bulunmuştu. Belli bir gezegende müthiş bir takas değeri olan o fazladan makaranın, uzay ambarlarından çalınmadığına —ya da gemici argosuyla söylersek gemiye “ışınlanmadığına”— karar vermek için askeri mahkeme kurulması gerekmişti. Williams sonunda beraat etmişti etmesine ama siciline kınama işlenmişti. Bu da terfi almasına pek yardımcı olmamıştı.
Pike elinde bir tomar dosya kağıdıyla döndüğünde Kaptan hâlâ hoşnutsuzlukla homurdanıyordu.
“Hemen mi başlıyoruz efendim?”
“Mecburuz.” McNaught yerinden doğruldu, zihninde izin günlerine ve şehrin parıltılı ışıklarına veda etti. “Baştan kıç tarafa kadar her şeyi elden geçirmek yeterince uzun sürecektir. Mürettebatın teçhizat muayenesini en sona bırakıyorum.”
Kabininden dışarı marş adımlarıyla çıktı ve burna doğru ilerlemeye başladı; Pike da düşünceli bir gönülsüzlükle onu takip ediyordu.
Açık olan ana hava kilidinin önünden geçerlerken Peaslake onları fark etti, iskeleden iştahla atlayıp arkalarına takıldı. Mürettebatın has bir üyesi olan Peaslake, ataları seçicilikten ziyade heveskar davranmış iri bir köpekti. Boynunda gururla taşıdığı büyük tasmasında şunlar yazılıydı: Peaslake—S.S. Bustler’ın Malıdır. Asli görevleri —ki bunları layığıyla yerine getirirdi— yabancı kemirgenleri gemiden uzak tutmak ve nadir durumlarda, insan gözünün göremediği tehlikelerin kokusunu almaktı.
Üçlü ileriye doğru bir geçit töreni edasıyla yürüdü; McNaught ve Pike görev uğruna keyiflerinden feragat eden adamların asık suratlılığına, Peaslake ise oyunun ne olduğundan bağımsız, her türlü yeni eğlenceye hazır birinin soluk soluğa hevesine sahipti.
Baş kabinine vardıklarında McNaught pilot koltuğuna çöktü ve dosyayı diğerinin elinden aldı. “Sen bu zımbırtıları benden daha iyi bilirsin, benim parladığım yer harita odasıdır. O yüzden ben okuyacağım, sen de gözünle kontrol edeceksin.” Dosyayı açtı ve ilk sayfadan başladı. “K1. Işın pusulası, Tip D, bir adet.”
“Tamam,” dedi Pike.
“K2. Mesafe ve yön göstergesi, elektronik, Tip JJ, bir adet.”
“Tamam.”
“K3. İskele ve sancak gravitik metreleri, Casini modelleri, bir çift.”
“Tamam.”
Peaslake kafasını McNaught’un dizine koydu, melankolik bir ifadeyle gözlerini kırpıştırıp sızlandı. O da diğerlerinin bakış açısını kavramaya başlamıştı. Bu bıktırıcı kalem kalem sayma ve kontrol etme işi, oyunların en beteriydi. McNaught, listenin içinde debelenirken teselli niyetine elini aşağı daldırıp Peaslake’in kulaklarıyla oynadı.
“K187. Sünger kauçuk minderler, pilot ve yardımcı pilot için, bir çift.”
“Tamam.”
. . . . .
Birinci Zabit Gregory göründüğünde, küçük interkom bölmesine ulaşmışlar ve yarı karanlıkta orayı burayı kurcalıyorlardı. Peaslake çoktan bıkıp gitmişti.
“M24. Yedek mini hoparlörler, üç inçlik, Tip T2, altılı bir set.”
“Tamam.”
İçeri bakan Gregory’nin gözleri yuvalarından fırladı. “Neler oluyor?”
“Yakında büyük denetleme var.” McNaught saatine göz attı. “Git bak bakalım ambar malzemeleri teslim etmiş mi, etmedilerse de nedenini öğren. Sonra gel de bana bir el ver, Pike da birkaç saatliğine izin yapsın.”
“Bu, kara izni iptal mi demek?”
“Öyle olduğundan emin olabilirsin —ta ki ‘Ekselansları’ gelip gidene kadar.” Pike’a bir bakış fırlattı. “Şehre indiğinde etrafı tara ve bulabildiğin tüm mürettebatı geri gönder. Tartışma ya da mazeret kabul edilmiyor. Gecikme veya bahane istemiyorum. Bu bir emirdir.”
Pike’ın suratı asıldı. Gregory ona ters ters baktı, gitti ve geri dönüp, “Ambar malzemeleri yirmi dakika içinde burada olacakmış,” dedi. Pike’ın gidişini pek de hoşnut olmayan bir tavırla izledi.
“M47. İnterkom kablosu, hasır tel korumalı, üç makara.”
“Tamam,” dedi Gregory, yanlış zamanda döndüğü için zihninden kendi kendini tekmeleyerek.
Görev akşamın geç saatlerine kadar sürdü, ertesi sabah erkenden de kaldığı yerden devam etti. O vakte gelindiğinde, mürettebatın dörtte üçü geminin içinde ve dışında, sanki niyetlendikleri ama henüz işlemedikleri suçlardan hüküm giymişçesine harıl harıl çalışıyordu.
Geminin koridorlarında ve dar geçitlerinde hareket etmek, yengeç gibi yan yan ilerlemeyi gerektiriyordu. Zira insanoğlunun “yaş boya korkusu”ndan muzdarip olduğu bir kez daha kanıtlanıyordu. İlk boya lekesini çıkaran talihsiz adamın ömründen on yıl gideceği kesindi.
İkinci günün öğleden sonrasında, bu şartlar altında, McNaught’un kemikleri hissettiği o önsezinin ne kadar haklı olduğunu kanıtladı. Jean Blanchard maddeleri tek tek teyit ederken, McNaught dokuzuncu sayfayı okuyordu. Sayfanın üçte ikisine geldiklerinde, mecazi anlamda kayalara çarptılar ve hızla batmaya başladılar.
. . . . .
McNaught bezgin bir sesle, “V1097. Su kabı, emaye, bir adet,” dedi.
Blanchard kaba hafifçe vurarak, “İşte burada,” dedi.
“V1098. Of-Gof, bir adet.”
“Ne?” diye sordu Blanchard, bakakalarak.
“V1098. Of-Gof, bir adet,” diye tekrarladı McNaught. “E, ne diye şaşkın şaşkın bakıyorsun? Burası geminin mutfağı. Sen de baş aşçısın. Mutfakta nelerin olması gerektiğini bilirsin, değil mi? Nerede bu Of-Gof?”
“Onu hiç duymadım,” dedi Blanchard kestirip atarak.
“Duymuş olmalısın. Teçhizat çizelgesinde açık seçik yazıyor. Of-Gof, bir adet, diyor. Dört yıl önce gemi donatılırken buradaydı. Kendimiz kontrol edip imzaladık.”
“Ben Of-Gof diye bir şey imzalamadım,” diyerek reddetti Blanchard. “Mutfakta öyle bir şey yok.”
“Bak!” McNaught kaşlarını çatarak çizelgeyi ona gösterdi.
Blanchard baktı ve küçümser bir tavırla burnunu çekti. “Burada bir adet elektronik fırınım var. Bir set dereceli ceketli kazanım var. Altı adet benmari tencerem var. Ama Of-Gof yok. Onu hiç duymadım. Öyle bir şey tanımıyorum.” Ellerini iki yana açıp omuz silkti. “Of-Gof mof yok.”
“Olması lazım,” diye üsteledi McNaught. “Dahası, Cassidy geldiğinde eğer burada olmazsa kıyamet kopacak.”
“O zaman onu siz bulun,” diye önerdi Blanchard.
“Uluslararası Otelcilik ve Aşçılık Okulu’ndan diploman var. Cordon Bleu Mutfak Akademisi’nden sertifikan var. Uzay Donanması İaşe Merkezi’nden üç üstün başarı belgeli diploman var,” diye saydı McNaught. “Bunca şeye rağmen, bir Of-Gof’un ne olduğunu bilmiyorsun.”
“Nom d’un chien!” (Vay canına!) diye bağırdı Blanchard, kollarını havada savurarak. “Size on bin kere söyledim, burada Of-Gof falan yok. Hiçbir zaman da olmadı. Escoffier’in bizzat kendisi gelse, var olmayan bir Of-Gof’u yine de bulamazdı. Ben büyücü müyüm kuzum?”
“Mutfak ekipmanının bir parçası bu,” diye üsteledi McNaught. “Öyle olmalı, çünkü dokuzuncu sayfada yazıyor. Dokuzuncu sayfada olması demek, onun ait olduğu yer mutfaktır ve baş aşçının sorumluluğundadır demektir.”
“Hadi oradan be!” diye tersledi Blanchard. Duvardaki metal bir kutuyu işaret etti. “İnterkom yükselticisi. Bu benim mi şimdi?”
McNaught bir an düşündü ve kabul etti. “Hayır, o Burman’ın. Onun zımbırtıları bütün gemiye yayılmış durumda.”
Blanchard zafer kazanmışçasına, “O zaman gidin o lanet olası Of-Gof’u ona sorun,” dedi.
“Soracağım. Eğer senin değilse, mutlaka onundur. Önce şu sayım işini bitirelim. Eğer sistemli ve titiz davranmazsam Cassidy rütbelerimi söküverir.” Gözleriyle listeyi taradı. “V1099. Yazılı tasma, deri, pirinç kabaralı, köpek kullanımı için. Buna bakmaya gerek yok. Beş dakika önce kendi gözlerimle gördüm.” Maddenin yanına tik attı ve devam etti: “V1100. Uyku sepeti, örgü sazdan, bir adet.”
“İşte burada,” dedi Blanchard, sepeti ayağıyla bir köşeye iterek.
“V1101. Minder, sünger kauçuk, uyku sepetine uygun, bir adet.”
“Yarım adet,” diye düzeltti Blanchard. “Dört yılda öteki yarısını kemirip bitirdi.”
“Belki Cassidy yenisi için talep açmamıza izin verir. Önemli değil. Elimizdeki o yarımı gösterebildiğimiz sürece sorun yok.” McNaught ayağa kalktı, dosyayı kapattı. “Buradaki işimiz bitti. Gidip şu eksik parça hakkında Burman’la konuşayım.”
Envanter heyeti yola koyuldu.
Burman UHF alıcısını kapattı, kulaklıklarını çıkardı ve sorgularcasına tek kaşını kaldırdı.
“Mutfak envanterinde bir Of-Gof eksiğimiz var,” diye açıkladı McNaught. “Nerede bu?”
“Neden bana soruyorsunuz? Mutfak Blanchard’ın çöplüğü.”
“Tam olarak değil. Senin kablolarının çoğu oradan geçiyor. Orada iki terminal kutun, bir otomatik şalterin, bir de interkom yükselticin var. Of-Gof nerede?”
“Adını bile duymadım,” dedi Burman, kafası karışmış bir halde.
McNaught bağırdı: “Bana sakın bunu söyleme! Blanchard’dan aynı şeyi duymaktan zaten gına geldi. Dört yıl önce bir Of-Gof’umuz vardı. Burada öyle yazıyor. Bu, kontrol edip imzaladığımız listenin kopyası. Bir Of-Gof için imza attığımızı söylüyor. Demek ki elimizde bir tane olmalı. Cassidy buraya gelmeden o şey bulunacak!”
“Üzgünüm efendim,” dedi Burman, halden anlayan bir tavırla. “Size yardımcı olamayacağım.”
“Bir daha düşünsen iyi edersin,” diye tavsiye verdi McNaught. “Pruvadaki mesafe ve yön göstergesine ne diyorsunuz?”
“Di-Dön,” dedi Burman, iyice gizemli bir hal alan konuya şaşırarak.
“Peki ya şu,” diye devam etti McNaught, darbe vericisini işaret ederek, “şuna ne ad veriyorsunuz?”
“Ona mı? Çat-Pat.”
“Bebek isimleri gibi, gördün mü? Di-Dön ve Çat-Pat. Şimdi saksıyı çalıştır da dört yıl önce Of-Gof dediğiniz şeyi hatırla.”
“Benim bildiğim kadarıyla,” diye kestirip attı Burman, “hiçbir şeye hiçbir zaman Of-Gof denmedi.”
“O halde,” diye üsteledi McNaught, “neden bir tane için imza attık?”
“Ben hiçbir şeye imza atmadım. Bütün imzaları siz attınız.”
“Kontrolü sen ve diğerleri yaparken olmuştu bu. Dört yıl önce, muhtemelen mutfaktayken ben ‘Of-Gof, bir adet,’ dedim; ya sen ya da Blanchard o şeyi işaret edip ‘Tamam,’ dediniz. Ben de birilerinin sözüne güvendim. Diğer uzmanların sözüne güvenmek zorundayım. Ben usta bir seyrüseferciyim; en son model seyrüsefer cihazlarının hepsini bilirim ama diğer zımbırtılardan anlamam. Bu yüzden bir Of-Gof’un ne olduğunu bilen —ya da bilmesi gereken— insanlara bel bağlamak mecburiyetindeyim.”
Burman’ın aklına parlak bir fikir geldi. “Gemi donatılırken ana hava kilidine, koridorlara ve mutfağa her türden ıvır zıvır yığılmıştı. Bir sürü eşyayı ayıklayıp ait oldukları yerlere istiflemek zorunda kalmıştık, hatırlıyor musunuz? Bu Of-Gof denen şey bugün herhangi bir yerde olabilir. İlla benim ya da Blanchard’ın sorumluluğunda olması gerekmez.”
“Diğer subaylar ne diyor bir bakayım,” dedi McNaught, bu noktada hak vererek. “Gregory, Worth, Sanderson ya da diğerlerinden biri o parçaya gözü gibi bakıyor olabilir. Her nerede haltsa bulunması lazım. Ya da eğer sarf edildiyse, hesabı kitabı tam verilmiş olmalı.”
Dışarı çıktı. Burman yüzünü ekşitti, kulaklıklarını taktı ve cihazlarıyla oynamaya geri döndü. Bir saat sonra McNaught, yüzünde bir öfke bulutuyla geri döndü.
“Kesinlikle,” dedi hiddetle, “gemide böyle bir şey yok. Kimse ne olduğunu bilmiyor. Kimse ne olduğuna dair bir tahminde bile bulunamıyor.”
“Üstünü çizin ve kaybolduğunu rapor edin,” diye önerdi Burman.
“Ne? Tam da limanda kıç üstü oturmuşken mi? Sen de benim kadar iyi biliyorsun ki, kayıp ve hasarların meydana geldiği anda bildirilmesi gerekir. Eğer Cassidy’ye Of-Gof’un uzayda nalları diktiğini söylersem; ne zaman, nerede, nasıl olduğunu ve neden o an sinyal geçilmediğini bilmek isteyecektir. Eğer bu meret yarım milyon kredi değerindeyse, asıl o zaman hırgür çıkar. Öyle elimi havada sallayıp geçiştiremem.”
“Peki, çözüm nedir o zaman?” diye sordu Burman, masumca doğrudan tuzağa yürüyerek.
“Tek bir çözüm var,” diye ilan etti McNaught. “Bir Of-Gof imal edeceksin.”
“Kim? Ben mi?” dedi Burman, kafa derisi seğirerek.
“Sen, başkası değil. Zaten o şeyin senin branşına ait olduğuna neredeyse eminim.”
“Neden?”
“Çünkü tam senin o ıvır zıvırların için kullanılan bebek isimlerine benziyor. Bir aylık maaşına iddiaya girerim ki Of-Gof, bilimsel bir ıvır zıvırdır. Sisle (fog) ilgili bir şey belki de. Belki bir kör iniş zımbırtısıdır.”
“Kör iniş telsizine ‘el yordamı’ deniyor,” diye bilgilendirdi Burman.
“Hah, işte gördün mü!” dedi McNaught, sanki bu her şeyi kanıtlıyormuş gibi. “Bu yüzden bir Of-Gof yapacaksın. Yarın akşam saat altıya kadar bitmiş ve muayenem için hazır olacak. İkna edici olması lazım, hatta göze hoş gelsin. Hatta ve hatta, işlevi bile ikna edici olmalı.”
Burman ayağa kalktı, elleri iki yanına düştü ve kısık bir sesle, “Daha ne olduğunu bile bilmezken nasıl Of-Gof yapabilirim?” dedi.
“Cassidy de ne olduğunu bilmiyor ki,” dedi McNaught, ona sinsi bir bakış fırlatarak. “O her şeyden önce bir sayım soruşturmacısı. Bu sıfatla eşyaları sayar, onlara bakar, var olduklarını tesciller ve işlevsel olarak yeterli mi yoksa eskimiş mi oldukları konusunda görüş alır. Tek yapmamız gereken gösterişli bir ıvır zıvır uydurmak ve ona bunun Of-Gof olduğunu söylemek.”
“Ulu Tanrım!” dedi Burman, büyük bir hararetle.
“Kutsal şahsiyetlerin şüpheli yardımlarına bel bağlamayalım,” diyerek onu azarladı McNaught. “Tanrı’nın bize verdiği aklı kullanalım. Havyanı eline al ve yarın akşam altıya kadar birinci sınıf bir Of-Gof yap. Bu bir emirdir!”
Bu çözümden memnun bir halde çekip gitti. Arkasında ise Burman, duvara kederle bakıp bir, iki kez dudaklarını yaladı.
. . . . .
Tuğamiral Vane W. Cassidy tam vaktinde geldi. Kısa boylu, göbekli, yüzü kızılca ve gözleri çoktan ölmüş bir balığınkileri andıran bir tipti. Yürüyüşü ise her halinden mühim biri olduğu anlaşılan bir kurumlanma içindeydi.
“Ah, Kaptan, her şeyin nizami olduğuna güvenim tam.”
“Genelde her şey nizamıidir,” dedi McNaught pürüzsüz bir dille. “Buna bizzat dikkat ederim.” Kendinden emin bir tonda konuşmuştu.
“Güzel!” diyerek onayladı Cassidy. “Sorumluluklarını ciddiye alan komutanları severim. Söylemekten üzüntü duysam da, öyle olmayan birkaç kişi var.” Ana hava kilidinden marş adımlarıyla geçti; morina balığını andıran gözleri taze beyaz emaye boyayı hemen fark etmişti. “Nereden başlamayı tercih edersiniz, baş taraftan mı kıçtan mı?”
“Teçhizat çizelgelerim baştan kıç tarafına doğru sıralı. Onları hazırlandıkları sırayla elden geçirsek iyi olur.”
“Pekala.” Burnunu havaya dikip resmi bir tavırla pruvaya doğru seyirtti; yolda Peaslake’i sevmek ve tasmasını incelemek için durakladı. “İyi bakılmış, görüyorum. Hayvanın bir faydası dokundu mu?”
“Mardia’da havlayarak bir uyarı verdi ve beş kişinin hayatını kurtardı.”
“Ayrıntılar seyir jurnaline işlenmiştir herhalde?”
“Evet efendim. Seyir jurnali harita odasında incelemenizi bekliyor.”
“Vakti gelince ona da bakacağız.” Burun kabinine varınca Cassidy bir koltuğa çöktü, dosyayı McNaught’un elinden aldı ve iş bitirici bir tempoyla başladı. “K1. Işın pusulası, Tip D, bir adet.”
“İşte burada efendim,” dedi McNaught göstererek.
“Hâlâ düzgün çalışıyor mu?”
“Evet efendim.”
Devam ettiler; interkom bölmesine, bilgisayar odasına ve oradan da geriye doğru bir dizi başka yeri geçip mutfağa vardılar. Burada Blanchard, yeni yıkanmış bembeyaz kıyafetleri içinde poz vermiş, yeni geleni ihtiyatla süzüyordu.
“V147. Elektronik fırın, bir adet.”
“İşte bu,” dedi Blanchard, küçümseyerek işaret ederken.
“Memnun musunuz?” diye sordu Cassidy, ona o meşhur balık bakışını fırlatarak.
“Yeterince büyük değil,” diye ilan etti Blanchard. Etkileyici bir jestle tüm mutfağı kapsayan bir hareket yaptı. “Hiçbir şey yeterince büyük değil. Yer çok dar. Her şey çok küçük. Ben chef de cuisine’im ama burası mutfak değil, sanki bir tavan arası.”
“Burası bir savaş gemisi, lüks yolcu gemisi değil,” diye tersledi Cassidy. Teçhizat çizelgesine kaşlarını çatarak baktı. “V148. Zamanlama aygıtı, elektronik fırın eklentisi, bir adet.”
“İşte bu,” diye tükürürcesine konuştu Blanchard; eğer Cassidy ona iki dakika izin verse, aleti en yakın lombozdan dışarı fırlatmaya hazırdı.
Çizelgede aşağı doğru ilerledikçe Cassidy yaklaştı, yaklaştı ve sinirsel gerilim iyice tırmandı. Derken o kritik noktaya ulaştı ve dedi ki: “V1098. Of-Gof, bir adet.”
“Morbleu!” dedi Blanchard, gözlerinden kıvılcımlar saçarak. “Daha önce de söyledim, yine söylüyorum, burada asla—”
“Of-Gof telsiz odasında efendim,” diyerek lafa girdi McNaught aceleyle.
“Öyle mi?” Cassidy çizelgeye bir kez daha baktı. “Öyleyse neden mutfak teçhizatı arasında kayıtlı?”
“Gemi donatılırken mutfağa konulmuştu efendim. En uygun bulduğumuz yere kurmamız için bize bırakılan şu taşınabilir aygıtlardan biri.”
“Hımm! Öyleyse telsiz odası listesine nakledilmeliydi. Neden nakletmediniz?”
“Bunun için sizin onayınızı beklemenin daha doğru olacağını düşündüm efendim.”
Balık gözlerde bir memnuniyet ifadesi belirdi. “Evet, bu çok yerinde bir davranış Kaptan. Şimdi naklediyorum.” Dokuzuncu sayfadaki maddenin üstünü çizip paraf attı, on altıncı sayfaya işleyip orayı da parafladı. “V1099. Yazılı tasma, deri… ah evet, bunu görmüştüm. Köpeğin boynundaydı.”
Maddeyi işaretledi. Bir saat sonra, kurumlanarak telsiz odasına girdi. Burman ayağa kalktı, omuzlarını dikleştirdi ama ayaklarının ve ellerinin kıpır kıpır etmesine engel olamadı. Gözleri hafifçe yuvalarından fırlamıştı ve durmadan sessiz bir yardım çığlığıyla McNaught’a kayıyordu. Pantolonunun içinde canlı bir kirpi varmış gibi bir hali vardı.
“V1098. Of-Gof, bir adet,” dedi Cassidy, hiçbir saçmalığa pabuç bırakmayan o alışılagelmiş tonuyla.
Hafifçe ayarı bozulmuş bir robot gibi kesik kesik hareket eden Burman; üzerinde kadranlar, şalterler ve renkli lambalar olan küçük bir kutuya elini uzattı. Bir radyo amatörünün elinden çıkmış slot makinesini slot makinesi andırıyordu bu şey. Birkaç şalteri indirdi. Işıklar yandı, merak uyandırıcı kombinasyonlarla yanıp sönmeye başladı.
“İşte budur efendim,” dedi Burman, güçlükle.
“Ah!” Cassidy koltuğundan kalktı ve daha yakından bakmak için yaklaştı. “Bu parçayı daha önce gördüğümü anımsamıyorum. Ama aynı şeylerin o kadar çok farklı modeli var ki… Hâlâ verimli bir şekilde çalışıyor mu?”
“Evet efendim.”
“Gemideki en kullanışlı şeylerden biridir,” diye ekledi McNaught, durumu sağlama almak için.
“Ne işe yarar bu?” diye sordu Cassidy; Burman’ı kendisine bir hikmet incisi sunmaya davet ediyordu.
Burman’ın beti benzi attı.
McNaught aceleyle araya girdi: “Tam bir açıklama yapmak oldukça karmaşık ve teknik kaçacaktır; ancak mümkün olduğunca basitçe ifade etmek gerekirse, zıt yerçekimi alanları arasında bir denge kurmamızı sağlıyor. Işıklardaki değişimler, herhangi bir andaki dengesizliğin kapsamını ve derecesini gösteriyor.”
“Tamamen Finagle Sabiti’ne dayanan zekice bir fikir,” diye ekledi Burman; aldığı bu haberle bir anda gözü kararmıştı.
“Anlıyorum,” dedi Cassidy, aslında hiçbir şey anlamayarak. Koltuğuna geri oturdu, Of-Gof’u işaretledi ve devam etti. “Z44. Santral, otomatik, kırk hatlı interkom, bir adet.”
“İşte burada efendim.”
Cassidy santrale şöyle bir baktı, gözlerini tekrar çizelgeye çevirdi. Diğerleri onun bu anlık dikkat dağınıklığından istifade ederek alınlarındaki teri sildiler. Zafer kazanılmıştı.
Her şey yolundaydı.
Üçüncü kez, hah!
Tuğamiral Vane W. Cassidy, memnuniyet dolu övgüler yağdırarak ayrıldı. Bir saat geçmeden mürettebat şehre akın etti. McNaught ve Gregory, o ışıltılı gecelerin tadını çıkarmak için sırayla izne çıktılar. Sonraki beş gün boyunca her şey huzur ve keyif doluydu.
Altıncı gün, Burman içeri bir mesaj getirdi, McNaught’un masasına bıraktı ve tepkisini beklemeye başladı. Yüzünde, erdeminin ödüllendirilmek üzere olduğu bir adamın verdiği o tatmin dolu ifade vardı.
Dünya Karargâhı’ndan Bustler’a. Bakım ve onarım için derhal buraya dönün. Geliştirilmiş güç ünitesi monte edilecek. Feldman. Donanma Harekat Komutanlığı. Sirisec.
“Dünya’ya dönüyoruz,” dedi McNaught mutlulukla. “Bakım demek, en az bir ay izin demek.” Burman’a baktı. “Nöbetçi tüm subaylara söyle, hemen şehre inip mürettebatı gemiye çağırsınlar. Nedeni öğrenince hepsi koşa koşa gelecektir.”
“Emredersiniz efendim,” dedi Burman sırıterek.
İki hafta sonra, Siriport çok gerilerde kaldığında ve Güneş, pruva yıldız kümesinin ışıltılı sisi içinde belirsiz bir noktaya dönüştüğünde herkes hâlâ sırıtıyordu. Önlerinde hâlâ on bir hafta vardı ama buna değerdi. İstikamet Dünya! Yaşasın!
Bir akşam Kaptan’ın kabininde, Burman aniden fenalıklar geçirince tüm gülümsemeler bıçak gibi kesildi. İçeri girdi; McNaught’un seyir defterine yazmasını beklerken alt dudağını kemirip durdu.
Nihayet McNaught defteri kenara itti, başını kaldırıp kaşlarını çattı. “Nen var senin? Karnın mı ağrıyor yoksa başka bir şey mi?”
“Hayır efendim. Düşünüyordum da…”
“Bu kadar acıtıyor mu bari?”
“Düşünüyordum,” diye üsteledi Burman, cenaze törenindeymişçesine kederli bir sesle. “Bakıma gidiyoruz. Bunun ne anlama geldiğini biliyorsunuz değil mi? Biz gemiden ineceğiz, bir uzman ordusu gemiye doluşacak.” Diğerine trajik bir bakış fırlattı. “Uzmanlar, diyorum.”
“Elbette uzman olacaklar,” diyerek onayladı McNaught. “Ekipmanlar bir grup ahmak tarafından test edilip noksansız hale getirilecek değil ya.”
“Of-Gof’u noksansız hale getirmek için sıradan bir uzmandan fazlası gerekecek,” diye hatırlattı Burman. “Bir dâhi gerekecek.”
McNaught koltuğunda arkaya doğru sarsıldı; yüzündeki ifadeler maske değiştirir gibi birinden diğerine geçiyordu.
“Hay bin kunduz! O zımbırtıyı tamamen unutmuşum. Dünya’ya vardığımızda o çocukları ‘bilimle’ öyle kolayca kör edemeyiz.”
“Hayır efendim, edemeyiz,” diye onayladı Burman. “Artık” diye eklemedi ama yüzü adeta Beni bu işe sen soktun, sen çıkaracaksın diye haykırıyordu.. McNaught’un yoğun bir düşünce sürecine girmesini bekledi, sonra onu dürtükledi: “Ne önerirsiniz efendim?”
McNaught’un çehresine o memnuniyet dolu gülümseme yavaş yavaş geri dönerken cevap verdi: “O düzeneği parçala ve imha fırınına at.”
“Bu sorunu çözmez,” dedi Burman. “Hâlâ bir Of-Gof eksiğimiz olacak.”
“Hayır, olmayacak. Çünkü uzay hizmetinin tehlikeleri nedeniyle onun kaybını bildireceğim.” Tek gözünü kapatıp manalı bir göz kırptı. “Şu an serbest uçuştayız.” Mesaj kağıdına uzandı ve Burman büyük bir rahatlamayla yanı başında dururken bir şeyler karaladı:
Bustler’dan Dünya Karargâhı’na. V1098 numaralı parça, Of-Gof, bir adet; Hector Major-Minor ikiz güneş sahasından geçerken gravitasyonel stres altında parçalara ayrılmıştır. Malzeme yakıt olarak kullanılmıştır. McNaught, Komutan. Bustler.
Burman mesajı aldı, telsiz odasına gitti ve Dünya’ya postaladı. İki gün boyunca her şey huzur ve ilerleme içinde geçti. Kaptan’ın kabinine bir sonraki gidişinde ise Burman hem koşuyor hem de endişeden ölüyordu.
“Genel çağrı efendim,” dedi nefes nefese ve mesajı McNaught’un ellerine tutuşturdu.
Dünya Karargâhı’ndan tüm sektörlere: Acil ve Önemli. Tüm gemiler derhal yere indirilsin. Resmi emirle uçuşta olan araçlar, yeni bir talimata kadar en yakın uzay limanına yönelecektir. Welling. Alarm ve Kurtarma Komutanlığı. Dünya.
“Bir şeyler patlak vermiş,” dedi McNaught, istifini bozmadan. Burman peşindeyken harita odasına yürüdü. Haritalara bakıp interkomu çevirdi, pruvadaki Pike’a ulaştı: “Panik havası var. Tüm gemiler yere indiriliyor. Yaklaşık üç günlük mesafedeki Zaxtedport’a yöneliyoruz. Rotayı hemen değiştir. Sancak on yedi derece, sapma on.” Ardından telefonu kapattı ve söylendi: “Dünya’daki o güzelim bir ay tatil güme gitti. Zaten Zaxted’i de hiç sevmem. Kokar orası. Mürettebat bu işe cinayet işleyecek kadar kızacak, onları suçlamıyorum da.”
“Sizce ne olmuştur efendim?” diye sordu Burman. Hem huzursuz hem de sinirli görünüyordu.
“Gökler bilir. Son genel çağrı yedi yıl önce, Starider Mars yolunun yarısında infilak ettiğinde yapılmıştı. Sebebini araştırırken var olan her gemiyi yere indirmişlerdi.” Çenesini sıvazladı, bir süre düşündü ve devam etti: “Blowgun‘ın tüm mürettebatı kafayı yediğinde de bir çağrı yapılmıştı. Bu sefer her neyse, emin ol çok ciddidir.”
“Bir uzay savaşı başlangıcı olamaz mı?”
“Kime karşı?” McNaught küçümseyen bir el hareketi yaptı. “Bize karşı koyacak gemisi olan kimse yok. Hayır, teknik bir şey bu. Er geç öğreniriz. Ya Zaxted’e varmadan ya da hemen sonra bize söylerler.”
Söylediler de. Altı saat geçmeden… Burman suratında dehşet dolu bir ifadeyle içeri daldı.
“Seni yine ne yiyor?” diye çıkıştı McNaught, ona dik dik bakarak.
“Of-Gof,” diye kekeledi Burman. Sanki görünmez örümcekleri üzerinden savuruyormuş gibi hareketler yapıyordu.
“Nolmuş ona?”
“Dizgi hatasıymış efendim. Sizin kopyanızda aslında şöyle yazması gerekiyormuş: Of. dog (Res. köpek).”
Komutan, baykuş gibi bakakaldı.
“Res. köpek mi?” diye yankıladı McNaught; ağzından kötü bir küfür çıkmış gibi geliyordu kulağa.
“Kendi gözlerinizle görün.” Mesajı masaya fırlatan Burman, kapıyı açık bırakarak dışarı kaçtı. McNaught arkasından ters ters baktı ve mesajı eline aldı.
Dünya Karargâhı’ndan Bustler’a. V1098 numaralı raporunuz: Geminin resmi köpeği Peaslake. Hayvanın gravitasyonel stres altında nasıl ve hangi şartlarda parçalara ayrıldığını tüm ayrıntılarıyla rapor edin. Mürettebatı çapraz sorguya çekin ve onlarda görülen eşzamanlı tüm belirtileri bildirin. Acil ve Önemli. Welling. Alarm ve Kurtarma Komutanlığı. Dünya.
Kabinindeki o mahrem yalnızlığı içinde McNaught, tırnaklarını yemeye başladı. Arada bir, tırnaklarının etine ne kadar yaklaştığını kontrol ederken gözleri hafifçe şaşılaşıyordu.