14. Kısım
“Uslu dursan iyi edersin, yoksa seni Dr. Jamf’e geri göndeririz!”
Jamf onu koşullandırdığında, uyarıcıyı bir kenara fırlatıyor. Görünüşe bakılırsa Dr. Jamf bugün senin şu ufaklığı kurmak için uğramış, değil mi?
— Neil Nosepicker’ın 50.000 Hakaret Kitabı, §6.72, “Berbat Evlatlar,” The Nayland Smith Press, Cambridge (Mass.), 1933
Pudding: Ama bu—
Pointsman: Efendim?
Pudding: Bunların hepsi biraz haysiyetsizce değil mi Pointsman? Başka birinin zihniyle bu şekilde oynamak?
Pointsman: Tuğgeneralim, biz sadece uzun bir deney ve sorgulama silsilesini takip ediyoruz. Harvard Üniversitesi, ABD Ordusu… Bunlar pek de haysiyetsiz kurumlar sayılmaz.
Pudding: Yapamayız Pointsman, bu canice.
Pointsman: Ama Amerikalılar zaten ona el atmış durumda! Anlamıyor musunuz? Bakir birini kirletiyor falan değiliz—
Pudding: Amerikalılar yapıyor diye biz de mi yapmak zorundayız? Bizi yozlaştırmalarına izin mi vermeliyiz?
1920’ler civarında Dr. Laszlo Jamf, eğer Watson ve Rayner “Bebek Albert”i1 tüylü olan her şeye, hatta kürk etol giymiş öz annesine karşı bile refleksif bir dehşet duyacak şekilde başarıyla koşullandırabiliyorsa, kendisinin de Bebek Tyrone için aynı şeyi yapabileceğini ve bebeğin cinsel refleksini buna göre şekillendirebileceğini savunuyordu. Jamf o yıl Darmstadt’tan ziyaretçi olarak Harvard’daydı. Kariyerinin organik kimyaya evrilmesinden önceki (ki bu değişim de en az Kekulé’nin2 bir asır önce mimariden kimyaya meşhur geçişi kadar kader tayin edici bir şeydi) bu erken dönemindeydi. Deney için Ulusal Araştırma Konseyi’nden (NRC) (Dünya Savaşı sırasında subay seçimi ve asker sınıflandırması için yöntemlere ihtiyaç duyulduğunda başlayan sürekli bir psikolojik çalışma programı kapsamında) kısıtlı bir ödenek alıyordu. Jamf’in hedef refleks olarak bir çocuk ereksiyonunu seçmesinin sebebi de muhtemelen bu düşük bütçeli ödenekti.
Pavlov’un yaptığı gibi salgı ölçümü yapmak cerrahi müdahale gerektiriyordu. Watson’ın seçtiği “korku” refleksini ölçmek ise fazla öznellik barındırıyordu (Korku nedir? “Çok korkmak” ne kadardır? Sahada o an karar verilmesi gerektiğinde ve meseleyi derinlemesine işleyecek bir “Korku Heyeti”ne havale edecek zaman yokken buna kim karar verir?). O günlerde gerekli teçhizat henüz mevcut değil. Yapabileceği en iyi şey Larson-Keeler’ın üç değişkenli “yalan makinesi”3 olabilirdi ama o dönemde bu cihaz bile henüz deney aşamasındaydı.
Fakat ereksiyon dediğin ya oradadır ya da yoktur. İkili bir sistem, gayet zarif. Gözlem işi bir öğrenciye bile yaptırılabiliyordu.
Koşulsuz uyarıcı = penisin antiseptik pamuklu çubukla okşanması.
Koşulsuz tepki = ereksiyon.
Koşullu uyarıcı = x.
Koşullu tepki = x her mevcut olduğunda gerçekleşen ereksiyon; artık okşamak gerekmiyor, tek ihtiyacınız olan o x.
Şey, x mi? Sahi, nedir bu x? Nesiller boyu davranışsal psikoloji öğrencilerini büyüleyen o meşhur “Gizemli Uyarıcı”nın ta kendisi. Ortalama bir kampüs mizah dergisi, her yıl bu konu üzerine 1,05 sütun/inçlik yer ayırıyor; ki bu da ironik bir şekilde Jamf’in Bebek T.’nin ereksiyonu için raporladığı tam ortalama uzunluğa denk geliyordu.
Normalde, bu tür meselelerdeki geleneğe göre, o küçük veledin koşullandırılması kaldırılırdı. Jamf, bebeği bırakmadan önce Pavlovcu terimlerle ifade edersek, inşa ettiği o ereksiyon refleksini “söndürürdü”. Büyük ihtimalle öyle de yaptı. Fakat bizzat İvan Petroviç’in dediği gibi: “Sadece bir koşullu refleksin kısmen veya tamamen sönmesinden bahsetmekle kalmamalı, aynı zamanda sönme işleminin bir refleksi sıfıra indirgeme noktasının ötesine de geçebileceğini idrak etmeliyiz. Bu sebeple, sönme derecesini sadece refleksin büyüklüğüne veya yokluğuna göre yargılayamayız; zira sıfırın ötesinde bir de ‘sessiz sönme’ gerçekleşebilir.”
İtalikler Bay Pointsman’a ait.
Koşullu bir refleks bir insanın içinde yirmi-otuz yıl boyunca uyku durumunda hayatta kalabilir mi?
Dr. Jamf sadece sıfıra kadar mı sönümleme yaptı; yani bebek uyarıcı x karşısında sıfır ereksiyon gösterene kadar bekleyip sonra durdu mu? O “sıfırın ötesindeki sessiz sönme”yi unuttu mu—yoksa görmezden mi geldi? Eğer görmezden geldiyse, neden? Ulusal Araştırma Konseyi’nin bu konuda diyecek bir şeyi var mıydı acaba?
1944 sonlarında Slothrop, Beyaz Ziyaret tarafından keşfedildiğinde—ki oradaki pek çok kişi onu zaten o meşhur Bebek Tyrone olarak tanıyor—tıpkı Yeni Dünyanın keşfinde olduğu gibi, farklı insanlar farklı şeyler keşfettiklerini sanıyorlar.
Roger Mexico bunun istatistiksel bir tuhaflık olduğunu düşünüyor. Ancak şu an o disiplinin temellerinin, bir “tuhaflığın” sebep olması gerekenden çok daha derinden titrediğini hissediyor. Tuhaf, tuhaf, tuhaf (odd, odd, odd)—kelimeyi bir düşünün: dilin o kapanış şaklamasında ne beyaz bir nihailik var. Dil-durağının ötesine geçmeyi, sıfırın ötesine geçip o diğer diyara girmeyi ima ediyor. Elbette o durağın ötesine geçmiyorsunuz. Ama zihinsel olarak, aslında o yöne doğru hareket etmeniz gerektiğini idrak ediyorsunuz.
Rollo Groast bunun bir önsezi olduğunu düşünüyor: “Slothrop, bir roketin belirli bir yere ne zaman düşeceğini tahmin edebiliyor. Bugüne kadar hayatta kalmış olması, bu önceden gelen bilgiyle hareket ettiğinin ve roketin düşmesi gereken zamanda o bölgeden kaçtığının kanıtıdır.” Dr. Groast cinselliğin bu işin neresine girdiğinden, hatta girip girmediğinden pek emin değil.
Fakat ruhsal araştırmacıların o en Freudcusu olan Edwin Treacle, Slothrop’un yeteneğinin psikokinezi4 olduğunu düşünüyor. Slothrop, zihninin gücüyle, roketlerin düştükleri yere düşmelerine neden oluyor. Onları gökyüzünde fiziksel olarak bir sağa bir sola savurmuyor olabilir; ama belki de roketin güdüm sistemi içindeki elektriksel sinyallerle oynuyor. Her nasıl yapıyorsa yapsın, Dr. Treacle’ın teorisine cinsellik dahil oluyor: “Bilinçaltında, haritasında en manidar şekilde bir yıldızla simgelediği o cinsel ‘Öteki’nin tüm izlerini yok etme ihtiyacı duyuyor; ki o yıldız, Amerika’daki ilköğretime nüfuz etmiş olan o sınıf başarısının anal-sadistik5 amblemidir…”
Hepsini ürküten o harita; Slothrop’un kızları hakkında tuttuğu harita. Yıldızlar, tıpkı Roger Mexico’nun Robot Bombardımanı haritasındaki roket vuruşları gibi bir Poisson dağılımına göre serpilmiş durumda.
Fakat, şey, mesele sadece dağılımın kendisi değil. Bu iki patern aynı zamanda birebir örtüşüyor. Kare kare birbirine uyuyorlar. Teddy Bloat’un Slothrop’un haritasından çektiği slaytlar Roger’ınkine yansıtılıyor ve iki görüntü—kız-yıldızlar ile roket-vuruş daireleri—üst üste biniyor.
Üstelik Slothrop, yardımsever bir tavırla, yıldızlarının çoğuna tarih de atmış. Bir yıldız, ona karşılık gelen roket vuruşundan daima önce geliyor. Vuruş, iki gün kadar kısa bir sürede gelebildiği gibi, on gün kadar gecikebiliyor da. Ortalama gecikme süresi yaklaşık 4,5 gün.
Pointsman, Jamf’in x uyarıcısının, Watson-Rayner deneyindeki gibi yüksek bir gürültü olduğunu varsayalım, diye savunuyor. Slothrop’un durumunda, ereksiyon refleksinin tamamen sönümlenmediğini farz edelim. Bu durumda, Jamf’in laboratuvarında karşılaşmış olabileceği—ve köpeklerin bugüne dek Pointsman’ın kendi laboratuvarında karşılaştığı—türden o meşum hazırlık evresini andıran her yüksek gürültüde ereksiyon yaşaması gerekir. Bu bizi V-1’e götürüyor: Onu yerinden sıçratacak kadar yakın olan her “doodlebug” onda bir ereksiyona sebep olmalı; motorun giderek artan hırıltısı, sonra motorun kesilmesi ve sessizlik, tırmanan bir gerilim—ve patlama. “Boing”, bir ereksiyon. Ama hayır, öyle olmuyor. Slothrop bunun yerine sadece bu silsile tersinden işlediğinde ereksiyon yaşıyor. Önce patlama, sonra yaklaşma sesi: V-2.
Fakat uyarıcı, her nasılsa, bizzat roket olmalı; bir tür öncü hayalet, roketin otobüsteki gülümsemelerin oranında, gizemli bir şekilde çalışan adet döngülerinde kendini gösteren bir kopyası … Sahi, bu küçük sürtüklerin bu işi karşılıksız yapmasına ne sebebi ne? Bizim gibi temiz pak yaşayanların hiçbir şey bilmediği cinsel pazarda, pornografide veya fahişelik sektöründe, belki de bizzat Borsadaki fiyatlarla bağlantılı dalgalanmalar mı var? Cepheden gelen haberler onların o güzel kalçaları arasındaki kaşıntıyı etkiliyor mu; arzu, ani ölüm riskiyle doğru orantılı mı yoksa ters orantılı mı artıyor? Lanet olsun, tam gözümüzün önünde duran ama görecek yürek inceliğine sahip olmadığımız o ipucu da nedir?
“Eğer o şey tam burada, şu anda havadaysa,” diye savunuyor Pointsman, “o zaman roketler %100 oranında onu takip ediyor demektir. İstisnasız. Onu bulduğumuzda, her şeyin, her bir ruhun o taş kesilmiş deteminizmini bir kez daha kanıtlamış olacağız. Geriye en ufak bir umut kırıntısı bile kalmayacak. Böyle bir keşfin ne kadar önemli olduğunu görebiliyorsun değil mi?”
Karla kaplı köpek barınaklarının yanından aşağı doğru yürüyorlar; Pointsman’ın ayağında Glastonbury botları, üzerinde devetüyü rengi İngiliz paltosu; Mexico’nun boynunda ise Jessica’nın geçenlerde ördüğü, karaya doğru savrulan kıpkırmızı bir ejderha dili gibi dalgalanan atkısı… Kışın şimdiye kadarki en soğuk günü; 22 derecelik dondurucu bir ayaz. Kayalıklara, yüzlerin buz kestiği o ıssız kumsala iniyorlar. Dalgalar kıyıya vurup geri çekiliyor, geride zayıf güneş ışığında göz kamaştıran deri kadar ince buz hilalleri bırakıyor. İki adamın botları kumun ve çakılların üzerinde gıcırdayarak ilerliyor. Yılın en dibi. Rüzgârın kanatlarında, ta Kanal’ın öte yakasındaki Flandre’de6 patlayan topların sesini duyabiliyorlar. Manastır’ın harabeleri, uçurumun tepesinde gri ve kristal bir siluet gibi yükseliyor.
Dün gece, kasabanın kıyısındaki o evde, Jessica tam uykuya dalmadan hemen önce Roger’a sokulup fısıldıyor: “Roger… peki ya kızlar?” Söylediği tek şey bu. Ama Roger’ın uykusunu tamamen kaçırmaya yetiyor. Kemiklerine kadar yorgun olmasına rağmen, bir saat boyunca tavana bakıp o kızları düşünerek yatıyor. Şimdi, konuyu kapatması gerektiğini bilse de dayanamıyor: “Pointsman, ya Edwin Treacle haklıysa? Ya bu bir psikokineziyse? Ya Slothrop—belki de bilinçli bile olmadan—roketlerin düştükleri yere düşmelerine sebep oluyorsa?”
“Pekâlâ. O zaman elinizde bir şeyler olurdu, değil mi?”
“Ama… neden yapsın ki? Eğer roketler sadece onun gittiği yerlere düşüyorsa—”
“Belki de kadınlardan nefret ediyordur.”
“Ciddiyim.”
“Mexico. Gerçekten endişeleniyor musun?”
“Bilmiyorum. Belki de bu durumun bir şekilde senin şu ultra-paradoksal evrenle7 bir bağı olup olmadığını merak ediyorum. Belki de… gerçekten neyin peşinde olduğunu bilmek istiyorum.”
Üzerlerinde, bugün alışılmış uçuş koridorlarının epey dışına, nadir görülen bir yere doğru süzülen bir B-17 filosu8 gümbürdüyor. Bu Uçan Kalelerin ardında, soğuk bulutların alt kısımları maviye kesmiş; pürüzsüz kabartıları mavi damarlarla örülü… Yer yer griye çalan bir pembe veya morla dokunmuş. Kanatlar ve stabilizatörlerin altı koyu gri gölgeler içinde. Gölgeler, gövdenin veya motor yuvasının kavisleri etrafında yumuşak tüy hafifliğinde yukarı doğru açılıyor. Pervane göbekleri, kaportaların içindeki o karanlık dehlizlerden dışarı fırlıyor; dönen pervaneler görünmez halde, gökyüzünün ışığı tüm hassas yüzeyleri tekdüze, kasvetli bir griye boyuyor. Uçaklar, o “sıfır gökyüzünde” mağrur bir edayla uğuldayarak ilerliyor, üzerlerinde biriken kırağıyı döküyor ve gökyüzüne beyaz buzdan karıklar açıyor; renkleri bulutun belirli tonlarıyla kaynaşıyor, tüm o küçücük pencereler ve açıklıklar yumuşak bir siyahlığın içinde kayboluyor, perspeks burunları ise ebediyete dek çarpılmış ve akan bir bulut ve güneş yansıtarak parlıyor. İçerisi ise siyah obsidiyenden farksız.
Pointsman paranoia ve “zıtlık fikri” üzerine konuşup duruyor. Pavlov’un Janet’e yazdığı, sentiments d’emprise9 hakkındaki açık mektubunun ve LV. Bölümün—“Saplantıların ve Paranoyanın Fizyolojik Bir Yorumu Denemesi”—kenar boşluklarına, kargacık burgacık bir yazıyla ünlem işaretleri ve bunların ne kadar doğru olduğuna dair notlar karalamış. Yedi ortağın Kitap’ı işaretlememe yönünde—zira böylesi bir eser için adam başı birer gine ödemişlerdi ve çok kıymetliydi—anlaşmasına rağmen bu nezaketsizlikten kendini alamıyor. Kitap ona el altından, karanlıkta, bir Luftwaffe baskını sırasında satılmıştı (mevcut kopyaların çoğu Britanya Savaşı’nın başlarında depodayken imha edilmişti). Pointsman satıcının yüzünü bile görmüyor; adam, “tehlike geçti” sireninin boğuk sesinde gözden kaybolurken doktoru elinde ısınıp terli avucunun içinde nemlenen o dilsiz tomarla baş başa bırakıyor… Evet, nadir bir erotik eser de olabilirmiş bu; o kaba, elle dizilmiş yazı tipi karakteriyle kesinlikle o havayı veriyor… Dr. Horsley Gantt’ın10 o tuhaf çevirisi sanki bir şifreymiş, düz metin ise utanç verici hazları, cürüm dolu heyecanları listeliyormuş gibi duran o ifade bozukluklarıyla birlikte… Ve Ned Pointsman, test standına gelen her köpekte bağlarından kurtulmaya çalışan o güzel kurbanın ne kadarını görüyor acaba? Ve neşter ile sonda; kamçı ve baston kadar zarif, o kadar ince dekoratif uzantılar değil midir?
Şüphesiz Kitap’tan önceki cilt—o ilk Kırk Bir Ders—yirmi sekiz yaşındayken ona, dağın altındaki Venüs’ten11 gelen ve karşı koyamadığı bir emir gibi ulaşıyor: Harley Caddesi’ni12 terk edip gittikçe sapkınlaşan, haz dolu bir ilerleyişle, şartlı refleks çalışmalarından oluşan o labirente girmek; ki şimdi, ipin ucunu takip ettiği on üçüncü yılında, başladığı noktaya geri dönmeye, daha önce bu yoldan geçtiğine dair eski kanıtlara rastlamaya ve yer yer gençliğindeki o topyekûn teslimiyetin sonuçlarıyla yüzleşmeye başlıyor… Fakat kadın onu uyarıyor—uyarmıyor mu? Onu hiç dinliyor mu ki?—gecikmiş ödeme konusunda, eksiksiz. Venüs ve Ariadne13 ! O zamanlar kadın her şeye değer görünüyordu; labirent ise onlara—kendisiyle, yani bir tür “gizli-Pointsman” ile kaderi arasındaki anlaşmayı ayarlayan o alacakaranlık pezevenklerine—içinde kaybolunmayacak kadar karmaşık geliyordu… O vakitler, labirentin kendisini asla bulamayacak kadar çeşitli olduğunu düşünüyordu. Ama artık biliyor. Henüz yüzleşmemeyi tercih etse de, labirentin çok derinlerinde, o kadının da ödeme yapmak zorunda olduğu Sendika’nın ajanlarının merkez odada sadece beklediklerini, kendisi yaklaştıkça taş kesilmiş ve emin bir halde beklediklerini biliyor… Onlar her şeyin sahibi: Ariadne’nin, Minotaur’un, hatta Pointsman’ın korktuğu üzere, bizzat kendisinin. Bugünlerde onlardan anlık görüntüler yakalıyor: Çıplak, atletik yapılı, oda çevresinde nefes alarak tetikte bekleyen, penisleri buzun veya mika pulların etkisiyle parıldayan gözleri gibi madeni bir sertlikle dikilmiş o figürler… şehvetle veya onun için değil ama. Bu onlar için sadece bir iş…
“Pierre Janet14—adam bazen Doğulu bir mistik gibi konuşuyor. Zıtlıklar konusunda gerçek bir kavrayışı yok. ‘Yaralama eylemi ve yaralanma eylemi, yaralanmanın bütüncül davranışı içinde birleşir.’ Konuşan ve hakkında konuşulan, efendi ve köle, bakire ve baştan çıkarıcı; her bir çift son derece elverişli bir şekilde eşleşmiş ve birbirinden ayrılmaz halde… Mexico, bu tür yin-yang saçmalıkları ıslah olmaz tembellerin son sığınağıdır. İnsan bu yolla her türlü tatsız laboratuvar çalışmasından kaçınıyor ama sonunda ne söylemiş oluyor?”
“Seninle dini bir tartışmaya girmek istemiyorum,” uykusuzluk Mexico’yu bugün her zamankinden daha huysuz kılıyor, “ama acaba sizler analizin erdemleri konusunda biraz fazla mı—şey, katısınız? Demek istediğim, her şeyi parçalarına ayırdığınızda, güzel, gayretinizi ilk alkışlayan ben olurum. Fakat ortalıkta duran bir yığın ıvır zıvırdan başka ne söylemiş olursunuz?”
Bu, Pointsman’ın da keyif aldığı türden bir tartışma değil. Fakat kızıl atkılı bu genç anarşiste keskin bir bakış fırlatıyor. “Pavlov, bilimde hepimizin uğruna çabaladığı idealin, o nihai amacın, gerçek mekanik açıklama olduğuna inanıyor. Bunun kendi ömründe gerçekleşmeyeceğini bilecek kadar da gerçekçi davranıyor, hatta birkaç ömür sonrasında. Fakat umudu, gittikçe mükemmelleşen uzun bir yaklaşımlar silsilesine dayanıyor. İnancı nihayetinde, ruhun yaşamı için saf fizyolojik bir temel üzerine kurulu. Neden olmaksızın sonuç yoktur ve berrak bir bağlar zinciri mevcuttur.”
“Benim uzmanlık alanım değil elbette,” diyor Mexico; adamı kırmamayı içtenlikle istiyor ama gerçekten de öyle: “Fakat neden-sonuç ilişkisinin artık gidebileceği yere kadar götürüldüğüne dair bir his var içimde. Bilimin bir şekilde yoluna devam edebilmesi için daha az dar, daha az… kısır bir varsayımlar kümesi araması gerekiyor. Bir sonraki büyük atılım, belki de neden-sonuç ilişkisini tamamen çöpe atma ve bambaşka bir açıdan yola koyulma cesaretini gösterdiğimizde gerçekleşecek.”
“Hayır—‘yola koyulmak’ değil. Geri gitmektir bu. Sen otuz yaşındasın dostum. ‘Başka açılar’ falan yok. Ya ileri gidersin—işin tam kalbine—ya da geri.”
Mexico, rüzgârın Pointsman’ın paltosunun eteklerini çekiştirmesini izliyor. Bir martı, donmuş kıyı şeridi boyunca yan yan çığlık atarak uzaklaşıyor. Kireçtaşı kayalıklar tepelerinde ölüm kadar soğuk ve huzurlu yükseliyor. Bu kıyıya yeterince yaklaşma cürretini gösteren Avrupa’nın erken dönem barbarları, sislerin arasından bu beyaz engelleri gördükleri an ölülerinin nereye götürüldüğünü anlıyorlardı.
Pointsman şimdi yüzünü dönüyor ve… aman Tanrım. Gülümsüyor. Bu gülümsemenin kardeşlik iddiasında öylesine kadim bir şey var ki—şimdi değil ama birkaç ay sonra, bahar hüküm sürdüğünde ve Avrupa’daki Savaş sona erdiğinde—Roger bu gülümsemeyi hatırlayacak; bu gülümseme, bir insanın suratında gördüğü en şeytani ifade olarak zihnini meşgul etmeye devam edecek.
Yürüyüşlerine ara veriyorlar. Roger adama dik dik bakıyor. Antimexico. Bizzat o “zıtlık fikirleri” bunlar; ama hangi kortekste, hangi kış yarımküresinde? Hangi yıkık dökük mozaik, dışarıya Çorak Ülke’ye, korunaklı şehrin dışına doğru bakan, sadece dışarıya yolculuk edenlerin, uzaklardaki gözlerin, barbarların, atlıların okuyabildiği…
“İkimiz de Slothrop’a sahibiz,” dedi Pointsman az önce.
“Pointsman—bundan ne bekliyorsun? Şan şöhret dışında yani.”
“Pavlov’dan fazlasını değil. Çok tuhaf görünen bir davranış için fizyolojik bir temel. PRS15 kategorilerinizden hangisine uyduğu umurumda değil—tuhaftır ki hiçbiriniz telepatiyi önermediniz bile; belki zihni de karşı taraftan birine, Almanların atış takvimini önceden bilen birine ayarlıdır, ha? Ya da annesinin onu hadım etmeye çalışmasına karşı beslediği o korkunç Freudyen bir intikam falan olması da umurumda değil. Ben görkem peşinde değilim Mexico. Ben mütevazıyım, metodik ilerlerim—”
“Alçakgönüllü.”
“Bu konuda kendime sınırlar koydum. Elimde veri olarak sadece roket seslerinin tersine dönmüş olması… onun belki de işitsel uyarıcılara dayanan cinsel koşullanma klinik geçmişi… ve neden-sonuç ilişkisinin bir tür tersyüz oluşu var. Neden-sonuç ilişkisini çöpe atmaya senin kadar hazır değilim ama eğer üzerinde değişiklik yapılması gerekiyorsa—öyle olsun.”
“Ama peşinde olduğun şey ne?”
“Onun MMPI16 sonuçlarını gördün. F Ölçeği’ni17? Tahrifatlar, çarpık düşünce süreçleri… Skorlar bunu açıkça gösteriyor: Psikopatik bir sapma içinde, saplantılı, gizli bir paranoyak—şöyle ki; Pavlov, saplantıların ve paranoid delüzyonların, beyin mozaiği üzerindeki belirli hücrelerin—diyelim ki nöronların—karşılıklı indüksiyon18 yoluyla etraflarındaki tüm alanın engelleneceği bir seviyeye kadar uyarılmasının sonucu olduğuna inanıyor. Karanlıkla çevrelenmiş tek bir parlak, yanan nokta. Öyle ki bu nokta, bir bakıma o karanlığı bizzat kendisi çağırıyor. Bu parlak nokta; belki de hastanın hayatının sonuna kadar, alevini dindirebilecek, onu normale döndürebilecek diğer tüm fikirlerden, duyumlardan ve öz-eleştirilerden kopuk kalıyor. Pavlov buna ‘patolojik atalet noktası’ diyor. Şu an bir köpek üzerinde çalışıyoruz… Köpek şu an, her türlü uyarıcının—güçlü ya da zayıf—tam olarak aynı miktarda salya salgılattığı ‘eşdeğer’ evreden geçti… Ve güçlü uyarıcıların zayıf tepkiler aldığı, zayıf uyarıcıların ise güçlü tepkiler doğurduğu ‘paradoksal’ evreyi de geride bıraktı. Dün onu ultra-paradoksal evreye sokmayı başardık. Ötesine. Bir zamanlar yemeği temsil eden ve Köpek Vanya’yı bir fıskiye gibi akıtan metronomu açtığımızda, artık yüzünü çeviriyor. Metronomu kapattığımızda ise, ah işte o zaman ona yöneliyor; kokluyor, yalamaya çalışıyor, ısırıyor—sessizliğin içinde orada olmayan o uyarıcıyı arıyor. Pavlov, zihnin tüm hastalıklarının nihayetinde ultra-paradoksal evreyle, korteks üzerindeki patolojik olarak atıl noktalarla ve zıtlık fikirlerinin birbirine karışmasıyla açıklanabileceğini düşünüyordu. Bu şeyleri deneysel bir temele oturtmanın eşiğindeyken öldü. Ama ben yaşıyorum. Ödeneğim var, vaktim var ve iradem var. Slothrop sarsılmaz, güçlü bir tip. Onu bu üç evreden herhangi birine sokmak kolay olmayacak. Sonunda onu aç bırakmak, dehşete düşürmek zorunda kalabiliriz, bilmiyorum… Buna gerek kalmayabilir. Fakat o atalet noktalarını bulacağım; gerekirse o lanet kafatasını açıp onların ne olduğunu ve nasıl izole edildiklerini bulacağım; belki de roketlerin neden düştükleri gibi düştüklerinin gizemini de böylece çözerim—gerçi bunun daha çok senin desteğini almak için uydurulmuş bir sus payı olduğunu itiraf etmeliyim.”
“Neden?” Biraz huzursuzsun sanki, değil mi Mexico? “Neden bana ihtiyacın var?”
“Bilmiyorum. Ama var.”
“Saplantılısın sen.”
“Mexico.” Olduğu yerde öylece, kaskatı duruyor Pointsman; yüzünün denize dönük yarısı o an elli yıl yaşlanmış gibi görünüyor; gelgitin tam üç kez geride bıraktığı o steril buz tabakasını izliyor. “Yardım et bana.”
Kimseye yardım edemem, diye düşünüyor Roger. Neden bu kadar cezbediyor bu teklif onu? Bu tehlikeli ve sapkın bir şey. Aslında yardım etmek istiyor; o da Jessica gibi Slothrop’a karşı o doğal olmayan korkuyu hissediyor. Peki ya kızlar? Belki de bu duygu, kalben ne paylaşabildiği ne de tam anlamıyla terk edebildiği bir inancın hüküm sürdüğü Psi Bölümü’ndeki yalnızlığından kaynaklanıyor… Duyuların, ölümün ve Roger’ın inanabildiği tek şey olan Olasılıklar’ın ötesinde, daha fazlasının olması gerektiğine dair o sarsılmaz inanç—hiç gülümsemeyen Gloaming’in bile sahip olduğu o inanç… Ah Jessie; yüzü kadının o çıplak, uykudaki, kemik ve tendonlardan örülü o karmaşık sırtına yaslıyken fısıldıyor: Bu iş benim boyumu aşıyor…
Su ile sert kıyı çalıları arasındaki yolun yarısında, boru ve dikenli tellerden oluşan uzun bir hat rüzgârda çınlıyor. Siyah kafes örgüsü, denize doğru yönelmiş mızrakları andıran daha uzun ve eğik dayanaklarla destekleniyor. Terk edilmiş ve matematiksel bir görünüm bu: Onu olduğu yerde tutan kuvvet vektörlerine kadar soyulmuş; yer yer bir sıra diğerinin arkasında kalacak şekilde katlanmış; Pointsman ve Mexico tekrar yürümeye başladığında ise sanki koyu bir hareli kumaş gibi hareket ediyor; tekrarlanan dikey hatlar, tekrarlanan diyagonallerle paralaks oluşturuyor ve aşağıdaki tel yumakları daha rastgele bir biçimde birbirine giriyor. Uzaklarda, pusun içinde kıvrıldığı yerde, bu açık örgü duvar griye dönüyor. Dün geceki kar yağışından sonra, siyah karalamanın her bir hattı beyazla işlenmişti. Fakat bugün rüzgâr ve kum, o koyu demiri tekrar çıplak bırakıyor; tuzluyor ve yer yer kısa pas izlerini açığa çıkarıyor… Diğer yerlerde ise buz ve güneş ışığı, bu yapıyı elektrik-beyazı enerji hatlarına dönüştürüyor.
Daha yukarıda, gömülü mayınların ve korozyona uğramış betondan tank engellerinin ötesinde, ağlar ve çimlerle kaplı, uçurumun orta yerindeki bir koruganda, genç Dr. Bleagh ve hemşiresi Ivy, zorlu bir lobotominin ardından dinleniyorlar. Doktorun titizce yıkanmış ve rutinleşmiş parmakları, kadının jartiyer askılarının altına süzülüyor; dışarı doğru çekip aniden bırakıyor; büyük bir şaklama ve Bleagh’den “ho-ho-ho” nidası yükselirken, kadın da sıçrıyor ve bir yandan çok da uğraşmadan kaçmaya çalışarak gülüyor. Solmuş eski deniz haritaları, bakım kılavuzları, patlamış kum torbaları ve dökülmüş kumlar, yanmış kibrit çöpleri ve ’41 yılının o gecelerinde denizde görülebilecek en ufak bir ışıkla yüreğin ağza geldiği anlarda teselli kaynağı olmuş, çoktan çürümüş sigaraların çözülmüş mantar uçlarından oluşan bir yatağın üzerinde uzanıyorlar. “Sen delisin,” diye fısıldıyor kadın. “Azgınım,” diye gülümsüyor doktor ve jartiyeri bir kez daha sapanlı bir çocuk edasıyla şaklatıyor.
Yukarı arazilerde, o sessiz King Tiger tanklarını19 sakatlamak için dizilmiş bir sıra silindirik blok duruyor; o tanklar ki hiçbir zaman toprak zincirlerini, bozlak otlaklar boyunca küçük kar yığınları ve solgun kireçtaşı yüzeyleri arasında beyaz muffinlermiş gibi sürüyerek ilerleyemeyecek. Küçük bir göletin üzerinde, Londra’dan gelmiş siyahi bir adam buz pateni yapıyor; bir Züvaf20 kadar alışılmadık bir manzara bu; patenlerinin üzerinde dimdik, vakur bir edayla, sanki çölde değil de buzun üstünde doğmuş gibi süzülüyor. Kasabanın küçük çocukları, her dönüş yaptığında, kavisli buz tozlarının yanaklarını yakacağı kadar yakınında, adamın önünden kaçışıyorlar. Adam gülümseyene dek konuşmaya cesaret edemiyorlar; sadece takip ediyor, peşine takılıyor, sırnaşıyorlar; o gülümsemeyi hem istiyor hem ondan korkuyorlar… Büyülü bir yüzü var adamın, çocukların bildiği bir yüz. Kıyıdan, her ikisi de ardıardına sigara tüttüren Myron Grunton ve Edwin Treacle, Siyah Kanat Operasyonu ve Schwarzkommando’nun inandırıcılığı üzerine kafa yorarak kendi “büyülü zencilerini”, o prototiplerini izliyorlar; her ikisi de bu çocukların önünde bu buzlu riske girmeyi, Fen usulü21 bir tarz sergilemeyi göze alamıyor.
Kış askıda kalmış—tüm gökyüzü kasvetli, ışıklı bir jel gibi. Sahilde Pointsman, burnunu silmek için cebinden her yaprağın üzerinde “Majestelerinin Hükümetinin Malıdır” mührü baslı bir rulo tuvalet kağıdı çıkarıyor. Roger ara sıra saçlarını şapkasının altına itiyor. İkisi de konuşmuyor. İşte böyle, ikisi birlikte: Ağır adımlarla yürüyorlar, eller bir cebe giriyor bir çıkıyor; silüetleri küçülüyor, devetüyü, gri ve bir tutam kızıllık; hatları çok keskin, arkalarında bıraktıkları ayak izleri tükenmiş yıldızların uzun donma işlemleri gibi; bulutlu gökyüzü camlaşmış sahilden neredeyse bembeyaz yansıyor… Onları kaybettik. O erken dönem konuşmalarını kimse dinlemedi—boşta kalmış tek bir fotoğraf karesi bile günümüze ulaşmadı. O kış onları gizleyene ve o zalim Manş Denizi’nin kendisi bile buz tutacakmış gibi görünene dek yürüdüler. Ve hiç kimse, hiçbirimiz, onları bir daha asla tam olarak bulamadık. Ayak izleri buzla doldu ve kısa bir süre sonra deniz tarafından alıp götürüldü.
14.Kısım
- John B. Watson ve Rosalie Rayner tarafından Johns Hopkins Üniversitesi’nde, 9 aylık bir bebeğe (Albert) beyaz fareyle birlikte yüksek ses (korku) kullanılarak klasik koşullanma yoluyla beyaz nesnelere karşı fobi kazandırılması deneyi ↩︎
- August Kekulé – Benzen halkasının yapısını bulan kimyager ↩︎
- Modern poligrafın temellerini atan iki önemli figür, John Augustus Larson ve Leonarde Keeler tarafından geliştirilen cihaz ve yöntem ↩︎
- Bir kişinin fiziksel bir temas kurmadan, sadece zihin gücüyle nesneleri hareket ettirebildiği veya maddeler üzerinde değişiklik yapabildiği iddia edilen paranormal bir yetenek ↩︎
- Sigmund Freud’a göre psikanalizde libido gelişiminin iki ila dört yaşları arasına rastlayan evre ↩︎
- Birinci Dünya Savaşı’nın en kanlı cephelerinden biri ↩︎
- Pavlov tarafından şartlanma deneyleri sırasında gözlenen beynin aşırı stres altında verdiği tepki evrelerinin sonuncusu ↩︎
- Amerikan bombardıman uçağı ↩︎
- Tahakküm altına girme hissi ↩︎
- Pavlov’un kitabının İngilizce çevirmeni ↩︎
- Tannhäuser efsanesindeki ve Richard Wagner’in aynı adlı operasındaki tanrıça ↩︎
- Londra’nın prestijli doktorlar caddesi ↩︎
- Theseus’a labirentten çıkması için bir yumak ip veren Girit Prensesi ↩︎
- Dissosiyasyon, travmatik hafıza ve bilinçaltı üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan öncü bir Fransız psikolog, filozof ve psikoterapist ↩︎
- Britanya Psişik Araştırma Derneği ↩︎
- Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri ↩︎
- Genellikle kişinin testte “kendini kötü gösterme” veya tahrifat yapma eğilimini ölçer ↩︎
- Beynin bir noktasındaki uyarılmanın, çevresindeki bölgelerde ketlenmeye yol açması durumu ↩︎
- Almanların en büyük tankı ↩︎
- Fransız sömürge ordularındaki Kuzey Afrikalı askerler ↩︎
- İngiltere’nin doğusuna has, uzun ve ritmik adımlarla yapılan bir paten stili ↩︎
[…] 13. Kısım […]
BeğenBeğen