Yerçekimi Gökkuşağı – Thomas Pynchon (Bölüm 1- Kısım 14 İlk Yarı)

13.Kısım

14.Kısım İkinci Yarı

Kamera  odaların arasında uzun bacaklarıyla bilinçli olarak bir  yere gitmeden dolanan kızı – fark ettirmeden- sessizlik içinde izliyor; omuzlarında ergenlere özgü bir genişlik ve kamburluk var, saçları ise hiç de o küt Hollanda kesimi gibi değil, aksine eski, kararmış gümüşten bir taçla modaya uygun şekilde yukarıda toplanmış; dünkü yeni perması, koyu telkari işlemelerin arasından parlayan o çok açık sarı saçlarını tepede yüzlerce girdap halinde donmuş vaziyette bırakıyor. Bu öğleden sonrası için en geniş mercek açıklığı kullanılıyor, takviye olarak fazladan tungsten ışığı da var; zira bu, yakın tarihin en yağmurlu günü, güneyde ve doğuda uzaklarda patlayan roketler ara sıra daireyi ziyaret ediyor, ıslak pencereleri değil de sadece kapıları, içeri girmek için can atan, sadece bir an, tek bir dokunuş bekleyen dosta muhtaç zavallı ruhlar gibi ağır, üçlü-dörtlü vuruşlarla zangırdatıyor…

Evde yapayalnız, tabii gizli kameramanı ve çatıdaki mantar hasadıyla dışarıda mutfakta gizemli işler çeviren Osbie Feel’ı saymazsak. Mantarların, üzerinde beyazımsı-gri örtüden kalma kabarık lekeler bulunan parlak, turuncumsu kırmızı şapkaları var. Huzursuzluğunun geometrisi, onu arada bir kapı eşiğinden, Osbie’nin Amanita muscaria1 ile (çünkü Osbie’nin tüm dikkatini –ya da onun için dikkat diye ne denebilirse onu– meşgul eden, zehirli Ölüm Meleği’nin2 özel bir akrabası bu) çocuksu uğraşını süzmeye itiyor; ona arkadaşça olduğunu düşündüğü bir gülücük atıyor ama bu gülüş Osbie’ye son derece görmüş geçirmiş, sofistike ve muzip görünüyor. Kız, Osbie’nin konuştuğu ilk Hollandalı olduğundan, tahta pabuçlar yerine yüksek topuklularla karşılaşmasına şaşırıyor; aslında kızın bu denli bakımlı ve (kendi imgeleminde) Avrupai tarzı, sarı kirpikli gözlerinin veya dışarıda taktığı koyu camlı gözlüklerin ardındaki zekası, bebeksi yağların izleri ve ağzının iki yanına gömülmüş gamzeleri karşısında biraz aptallaşıyor. (Yakın çekimde cildi, neredeyse kusursuz olsa da, hafifçe pudralanmış ve allık sürmüş görünüyor; kirpikler bir parça koyulaştırılmış, kaşlar iki üç boş folikül3 payıyla yeniden şekillendirilmiş… .)

Genç Osbie’nin aklından neler geçiyor olabilir? Cennet meyvesi rengindeki her bir mantar şapkasının içini dikkatlice kazıyor ve geri kalanını parçalara ayırıyor. Mülksüzleştirilmiş elfler çatıda abuk sabuk sesler çıkararak koşuşturuyor. Şimdi önünde avuç avuç dumanı tüten bir su tenceresine eklemeye başladığı, giderek büyüyen turuncu-gri bir mantar yığını var. Önceki partiden kalanlar da ocağın üzerinde ağır ağır kaynıyor; üzeri sarı bir köpükle kaplı, koyu bir bulamaca dönüşmüş halde. Osbie şimdi bunu alıp Pirate’ın karıştırıcısında iyice püre haline getiriyor. Ardından bu mantarımsı ezmeyi teneke bir kurabiye tepsisine yayıyor. Fırını açıyor, asbestli tutacaklarla üzeri koyu, taşlaşmış bir tozla kaplı başka bir tepsiyi çıkarıyor ve onun yerine az önce hazırladığını yerleştiriyor. Bir havan ve tokmağıyla bu maddeyi ezip toz haline getiriyor ve eski bir Huntley & Palmers bisküvi kutusuna boşaltıyor; sadece Rizla marka meyan köklü bir sigara kağıdına ustaca sarıp yakacak ve dumanını içine çekecek kadarını ayırıyor.

Ancak kız, tam da Osbie’nin o yankı yapan fırını açtığı anda içeriye bir göz atmış bulunuyor. Kamera yüzünde hiçbir değişiklik kaydetmiyor, ama neden şimdi kapıda böylesine hareketsiz? Sanki kare durdurulup kararmış ve parlatılmış altının tam da o uzunlamasına anına uzatılacakmış gibi; masumiyet mikroskobik düzeyde maskelenmiş, dirseği hafifçe bükük, eli duvara yaslı, parmakları uçuk turuncu duvar kağıdının üzerinde, sanki kendi tenine dokunurcasına yelpaze gibi açılmış, dalgın bir dokunuş…Dışarıda, silikon ve dondurucu bir düşüş içindeki uzun yağmur, Orta Çağ’dan kalma pencerelere ıssız ve hafiften aşındıran bir şekilde çarpıp nehrin karşı kıyısını duman gibi perdeliyor. Bu şehir, bombalarla delik deşik olmuş kilometreleriyle bitip tükenmeden düğümlenmiş bir kurban… parıldayan çatı arduvazlarından teni, karanlık ya da aydınlık pencerelerin, o milyonlarca deliğin her birinin etrafında yüksek sular gibi kabaran isli tuğlaları bu kış gününün kasvetine karşı savunmasız. Yağmur yıkayıp sırılsıklam ediyor, olukları şarkı söyleyerek dolduruyor; şehir de durmaksızın omuz silkerek karşılık veriyor… Bir gıcırtı ve metalik bir çarpmayla fırın yeniden kapanıyor ama Katje için o fırın asla kapanmayacak. Bugün daha önce aynaların önünde epey poz vermiş, saçının ve makyajının kusursuz olduğunu biliyor, Harvey Nichols’tan ona getirdikleri elbiseye hayranlıkla bakıyor; vatkalı omuzlardan göğüslerinin arasındaki derin bir noktaya doğru dökülen incecik bir krep bu, bu ülkede “nigger” olarak bilinen zengin bir kakao tonunda, eğrilip dokunmuş, belden gevşekçe bağlanmış, yumuşak pileleri dizlerine kadar inen metrelerce uzunlukta nefis bir ipek. Kameraman, bunca dökümlü krepin yarattığı beklenmedik etkiden memnun, özellikle de Katje bir pencerenin önünden geçtiğinde ve içeri sızan yağmur ışığı, birkaç kısa deklanşör anı boyunca onu kömüre doymuş, antika ve hava koşullarından yıpranmış bulanık bir cama dönüştürdüğünde; elbisesi, yüzü, saçları, elleri, ince baldırları bir selüloit anı boyunca asılı kalarak tamamen cama ve cilaya dönüşüyor — gün boyu yakınlı uzaklı roket patlamalarıyla sarsılan bir yağmurun yarı saydam koruyucusu o; arkasında aşağıya doğru uzanan, karanlık ve yıkıcı zemin, karelerin geçişi uğruna onu tanımlıyor.

Aynada gördüğü imgelere bakarken Katje de bir kameramanın aldığı hazzı hissediyor, ama onun bilemeyeceği bir şeyi biliyor: Kendi içinde, o değerli kumaşların ve ölü hücrelerin o bakımlı yüzeyinin içine hapsolmuşken, kendisinin bir yozlaşma ve kül olduğunu, hiçbirinin tahmin edemeyeceği kadar acımasız bir şekilde Fırın’a… Der Kinderofen’a4 ait olduğunu biliyor… şimdi adamın o sözleri söylerken beliren uzun, korkunç, parlak kahverengi bir çürükle damarlanmış dişlerini anımsıyor; Yüzbaşı Blicero’nun o lekeli çatlaklardan oluşan bir ağa benzeyen sarı dişlerini ve gece-nefesinin gerisinde, kendi içindeki o karanlık fırında daima sarmal halinde bekleyen çürüme fısıltılarını… Başka herhangi bir uzvundan önce onun dişlerini hatırlıyor; Fırın’dan, yani o ve Gottfried için planlanan şeyden en doğrudan faydalanacak olan o dişleri. Blicero bunu asla açık bir tehdit olarak dile getirmiyor ya da doğrudan ikisinden birine yöneltmiyordu; bunun yerine akşamki konuklara doğru onun eğitilmiş saten kalçalarının üzerinden aşırarak, ya da Gottfried’in uysal omurgası boyunca aşağı doğru gönderiyordu sözlerini (İtalyan’ın geldiği ve hepsinin yuvarlak yatakta olduğu o gece buna “Roma-Berlin Ekseni” demişti Yüzbaşı Blicero, Gottfried’in havaya dikilmiş kıçına, İtalyan ise aynı anda çocuğun o güzel ağzına yapışmışken) Katje ise o gece İtalyan’ın giderek beyazlaşan parfümlü bukleleri için (tam da bozunup ekşimeye yüz tutmuş gül ve yağ kokusu) sadece pasif, elleri ayakları bağlı, ağzı tıkaçlı ve takma kirpikli bir halde canlı bir yastık olarak hizmet veriyordu… adamın ağzından çıkan her bir ifade, pul pul dökülerek açılmaya ve sonsuz ifşalara yol açabilecek (kız, kendisi için, genel bir terimi olmayan, sonsuza kadar karanlık bir biçimde ama asla tamamen sürpriz olmayan bir kuvvet serisine çiçek gibi genişleyecek matematiksel bir fonksiyon düşünüyordu) kapalı bir çiçekti… Padre Ignacio sözü açılarak İspanyol engizitörüne, siyah cübbelere, kemerli kahverengi buruna, boğucu tütsü kokusuna + günah çıkaran rahip/cellat + karanlık günah çıkarma kabininde yan yana diz çökmüş Katje ve Gottfried’e + eski masalların içinden çıkıp Fırın’ın önünde diz çöken, dizleri soğuk ve ağrı içinde olan, Fırın’a başka kimseye anlatamayacakları sırları fısıldayan çocuklara + Katje’nin NSB5 kimliğine rağmen ikisinden de şüphelenen Yüzbaşı Blicero’nun cadı-paranoyasına + dinleyici/intikamcı olarak Fırın’a dönüşüyor + Katje, en şatafatlı travesti kostümüyle, siyah kadife ve Küba topuklularıyla Blicero’nun önünde diz çöküyor; Yüzbaşının penisi et rengi deri bir suspansuvarın6 altında ezilerek görünmez olmuş, üzerinde meşhur Madam Ophir tarafından Berlin’de el işçiliğiyle yapılmış samur kürkünden bir takma kadınlık organı ve kasık peruğu taşıyor; takma dudaklar ve parlak mor klitoris (Madam malzeme sıkıntısını bahane edip yalvarmıştı) sentetik kauçuk ve yeni polivinil klorür Mipolam’dan7 kalıba dökülmüş… gerçeğe benzeyen pembe rutubetin içinden fırça gibi fırlamış yüzlerce minik paslanmaz çelik bıçak; Katje diz çökmüş halde bunları yalayarak dudaklarını ve dilini kesmek, ardından da “kardeşi” Gottfried’in astarsız8 altın rengi sırtına baştan sona öperek kanla soyut şekiller çizmek zorunda bırakılıyor. Oyunda kardeş, kölelikte kardeş… Atış alanlarının yakınındaki, kraliyet şehrinden doğuya doğru, iki kurutulmuş arazi düzlüğü arasından Wassenaar’a doğru uzanan o küçük çiftlikler ve malikanelerle dolu kara parçasının ormanlarına ve parklarına gizlenmiş o el konulmuş eve gelmeden önce onu hiç görmemişti—yine de, onun yüzünü o ilk seferinde, oturma odasının büyük batı penceresinden süzülen sonbahar güneşinin altında gördüğünde, çivili bir köpek tasması dışında çırılçıplak diz çökmüş halde, Yüzbaşı Blicero’nun verdiği komutlar eşliğinde metronom eşliğinde mastürbasyon yaparken; bütün o açık renk teni öğleden sonra güneşiyle, kızın daha önce tenle hiç bağdaştırmadığı sentetik, parlak bir turuncuya boyanmışken, penisi kandan bir monolite9 dönüşmüşken, aletinin kalın soluklar alan ağzı, halı kaplı sessizlikte duyulurken, yüzü hiçbirine değil de sanki tavandaki bir şeye, ya da onun zihninde tavanın temsil edebileceği gökyüzüne dönük, ama tıpkı çoğu zaman olduğu gibi gözleri hep aşağıdayken— yükselen, kasılan, boşalan yüzü tıpkı kızın hayatı boyunca aynalarda gördüğü şeye, kendi o çalışılmış manken bakışına o kadar benziyor ki, kız Blicero’ya tam da böyle bir bakış atmadan önce nefesi kesiliyor, kalbinin hızlanan vuruşlarını bir anlığına hissediyor. Adam çok memnun. “Belki de,” diyor kıza, “senin saçını keserim.” Gottfried’e gülümsüyor. “Belki de onunkini uzattırırım.” Bu aşağılanma her sabah içtimada çocuğa iyi gelecekti, eski barış günlerinin o telaşlı, kaybeden Korkuluk kuşlarının10 bir zamanlar at koşturduğu o Schußstelle 3’ün yakınındaki bataryasıyla sıraya girdiğinde—defalarca denetimlerden kalmasına rağmen Yüzbaşısı tarafından Ordu disiplininden korunuyordu. Bunun yerine, atışlar arasında, gece ya da gündüz, uykusuz kalarak, tuhaf saatlerde, Yüzbaşının kendi o “Hexeszüchtigung”undan11 muzdaripti. Ama Blicero kızın saçını da kesti mi? Şimdi hatırlayamıyor. Sadece bir iki kez Gottfried’in üniformalarını giydiğini (saçını, evet, kepinin altına iterek) biliyor; kolayca onun ikizi gibi görünerek, Blicero’nun kurallarını koyduğu üzere bu geceleri “kafes”te geçirdiğini, Gottfried’in ise kızın ipek çoraplarını, dantelli önlüğünü ve başlığını, tüm o satenlerini ve kurdeleli organdilerini12 giymek zorunda kaldığını biliyor. Ama sonrasında çocuk daima tekrar kafese dönmek zorunda. Durum böyle. Yüzbaşıları, ağabey mi kız kardeş mi, hangisinin gerçekten hizmetçi kız, hangisininse semirtilen kaz olduğu konusunda hiçbir şüpheye yer bırakmıyor.

Kız oyunu ne kadar ciddiye alıyor? İşgal edilmiş bir ülkede, insanın kendi fethedilmiş ülkesinde, dışarıda gece gündüz demeden hiçbir biçime veya insani sınıra sığmadan akıp giden şeyin—yargısız infazların, derdest edilmelerin, dayakların, hilelerin, paranoyanın, utancın—resmi, rasyonelleştirilmiş bir versiyonuna girmenin daha iyi olduğuna inanıyor… Aralarında hiçbir zaman açıkça konuşulmasa da; görünüşe bakılırsa Katje, Gottfried ve Yüzbaşı Blicero bu Kuzeyli ve kadim hikayenin, hepsinin bildiği ve içinde rahat ettiği o hikayenin—yolunu kaybeden çocuklar, yenilebilir evdeki orman cadısı, esaret, semirtilme, Fırın—onların koruyucu rutini, dışarıda hiçbirinin katlanamadığı o şeye, yani Savaşa, şansın o mutlak egemenliğine ve tam da bunun ortasındaki kendi acınası tesadüfiliklerine karşı sığınakları olacağı konusunda anlaşmış durumdalar.

Evin içinde bile güvende değiller… Neredeyse her gün bir roket tekleme yapıyor. Ekim ayının sonlarında, bu malikaneden pek de uzak olmayan bir yerde, bunlardan biri geri düştü ve patladı; yer ekibinden on iki kişiyi öldürdü, Katje’nin o altından oyun-kardeşini ilk gördüğü oturma odasının batı penceresi de dahil olmak üzere etraftaki yüzlerce metrelik alanda camları tuzla buz etti. Resmi söylenti sadece yakıt ve yakıcının infilak ettiğini belirtiyordu. Ancak Yüzbaşı Blicero, titreyen—kızın nihilist demesi gerektiği—bir hazla, savaş başlığındaki Amatol13 dolgusunun da patladığını, bunun da onları fırlatma sahası olduğu kadar bir hedef haline de getirdiğini, hepsinin ölüme mahkum olduğunu söylüyordu… Ev, Duindigt hipodromunun batısında, Londra’nın tam aksi yönünde yer alıyor, ancak hiçbir kerteriz emniyetli değil—çoğu zaman roketler çıldırmış halde, gökyüzünde korkunç bir şekilde kişneyerek rastgele dönüp geri yöneliyor ve her biri, o ulaşılamaz ve tedavi edilemeyeceğinden korkulan deliliğine göre ayrı ayrı düşüyor. Vakitleri olduğunda, sahipleri onları telsizle, o sarsıntının tam ortasında imha ediyorlar. Roket fırlatmalarının arasında İngiliz baskınları var. Akşam yemeği vaktinde Spitfire’lar14 karanlık denizin üzerinden alçaktan kükreyerek geliyor, şehirdeki projektörler yalpalayarak göğe vuruyor, sirenlerin o ardıl uğultusu parklardaki ıslak demir bankların çok üzerinde gökyüzünde asılı kalıyor, uçaksavar topları arayış içinde ritmik homurtularla ateşleniyor ve bombalar ormanlık alanlara, kurutulmuş arazilere, roket birliklerini barındırdığı düşünülen apartmanların arasına düşüyor.

Bu, oyuna üst bir ton ekliyor, bu da tınıyı hafifçe değiştiriyor. Belirsiz bir gelecekte, Gottfried için hazırlanan Fırın’a Cadı’yı itmesi gereken kişi kızdır. Bu yüzden Yüzbaşı, kızın bir İngiliz casusu veya Hollanda yeraltı direnişinin bir üyesi olma ihtimalini de göz önünde bulundurmak zorunda kalıyor. Almanların tüm çabalarına rağmen, istihbarat verileri Hollanda’dan RAF Bombardıman Komutanlığı’na kesintisiz bir sel halinde akmaya devam ediyor; birliklerin konuşlanmalarından, ikmal rotalarından, hangi koyu yeşil ağaç öbeğinin bir A4 mevzisini15 gizleyebileceğinden bahsediyor—veriler saat başı değişiyor, zira roketler ve destek ekipmanları o kadar hareketli ki. Fakat Spitfire’lar  bir elektrik santraliyle, bir sıvı oksijen ikmaliyle ya da bir batarya komutanının karargahıyla yetinecekler… işte asıl kışkırtıcı soru bu. Acaba Katje günün birinde, ölüm anlamına gelse bile, kendi oyununun hapishanesi olan bu evin tam tepesine İngiliz avcı bombardıman uçaklarını çağırarak yükümlülüğünün ortadan kalktığını hissedecek mi? Yüzbaşı Blicero bundan emin olamıyor. Bir noktaya kadar bu ızdırabı haz verici buluyor. Kuşkusuz Mussert’in16 adamlarındaki sicili kusursuz; en az üç gizli Yahudi ailesinin kokusunu alıp ortaya çıkarmasıyla nam salmış durumda, toplantılara sadakatle katılıyor, Scheveningen17 yakınlarındaki bir Luftwaffe tatil köyünde çalışıyor ve buradaki amirleri onu becerikli, neşeli ve asla işten kaytarmayan biri olarak görüyor. Keza, pek çoğunun yaptığı gibi, yeteneksizliğini örtbas etmek için parti fanatizmini de kalkan olarak kullanmıyor. Belki de tek ikaz gölgesi şu: kızın bağlılığı duygusal değil. Partide olmak için kendine has nedenleri var gibi görünüyor. Matematik geçmişi olan ve nedenleri olan bir kadın…

“Değişimi İste,” demişti Rilke, “Ah, Alevden ilham al!18” Defneye, bülbüle, rüzgara… bunu isteyerek, ele geçirilmeyi, kucaklamayı, tüm duyuları dolduracak kadar büyüyen o aleve doğru düşmeyi… artık eyleme geçmek mümkün olmadığı için sevmemeyi… ama çaresizce bir aşk halinde olmayı isteyerek…

Ama Katje öyle değil: o güveler gibi alevin içine dalmıyor. İçten içe kızın Değişim’den korktuğu, bunun yerine yalnızca en az öneme sahip olanları, süsü ve kıyafeti yüzeysel olarak gözden geçirmeyi seçtiği, sadece Gottfried’in kıyafetlerinde değil, o geleneksel mazoşist üniformasında, uzun bacaklı adımlarına, sarışınlığına, kanatlara benzeyen o arayış içindeki omuzlarına hiç uymayan Fransız hizmetçi kostümündeki o politik travestilikten öteye gitmediği sonucuna varmak zorunda kalıyor—kız bunun sadece oyununu oynuyor… oyun oynamayı oynuyor.

Adamın elinden hiçbir şey gelmiyor. Can çekişen Reich’ın ortasında, emirlerin kağıt üzerinde birer acizliğe dönüştüğü şu günlerde ona, Gottfried’e, hala hissedebilen ellerindeki o gerçek meşin kayışlara ve kırbaçlara, kızın çığlıklarına, çocuğun kaba etlerindeki o kırmızı kamçı izlerine, onların ağızlarına, kendi penisine, parmaklara ve ayak parmaklarına öyle muhtaç ki—tüm bu kış boyunca kesin olan, güvenilebilecek tek şeyler bunlar—size hiçbir neden sunamaz, ancak kalbinde, tüm o Märchen und Sagen19 içinden çıkıp gelen bu hikayeye, belki de artık sadece bu hikayeye güveniyor; ormandaki bu efsunlu evin korunacağına, buraya kazara hiçbir bombanın düşemeyeceğine, bunun ancak bir ihanetle, ancak ve ancak Katje’nin İngilizler için çalışan bir muhbir olup onları buraya çağırmasıyla olabileceğine güveniyor—ve kızın bunu yapamayacağını biliyor: herhangi bir kelimenin kemik titreşiminin çok daha derinlerindeki bir büyü sayesinde, olası tüm arkadan itişlerin içinden, o Fırın’ın demir ve nihai yazına doğru yapılabilecek tek yasaklı hamlenin bir İngiliz hava baskını olduğunu biliyor. Gelecek, evet, onun Kaderi gelecek… o şekilde değil—ama gelecek… Und nicht einmal sein Schritt klingt aus dem tonlosen Los20…. Tüm Rilke şiirleri içinde en çok sevdiği bu Onuncu Ağıt; şu kısımları hatırladığında Özlem’in o acı birasının gözlerinin ve sinüslerinin arkasında karıncalanmaya başladığını hissedebiliyor… kendi Ağıdına, o son bağına kucak açan, artık onun o ucu ucuna insani olan dokunuşunu bile sonsuza dek terk edip, tepesinde o vahşi derecede yabancı takımyıldızlarla İlk Acı’nın dağlarına doğru tırmanan, yapayalnız, ölümcül bir yalnızlık içinde tırmanan o yeni ölmüş genci…Ve bir kez bile çınlamaz adımı o sessiz Kader’den… O dağa tırmanan kendisi, Blicero’; yaklaşık 20 yıldır, o Reich’ın alevini kucaklamasından çok önceleri, Südwest‘ten21 bu yana tırmanmakta… yapayalnız. Cadıyı, yamyamı ve acı aletlerini savuran o büyücüyü yatıştırmak için orada hangi beden olursa olsun—yapayalnız, yalnız. Cadıyı tanımıyor bile, onu tanımlayan o açlığı anlayamıyor, sadece zayıf anlarında onun kendisiyle aynı bedende var olmasına şaşırıp kalıyor. Bir sporcu ve onun yeteneği, birbirinden ayrı farkındalıklar… Genç Rauhandel en azından böyle söylemişti… kim bilir barış günlerinde kaç yıl önce… Blicero genç arkadaşını (daha o zamanlar bile Doğu Cephesi’nin bir formuna öylesine bariz, öylesine acınası bir şekilde mahkum olmuştu ki) bir barda, dışarıda sokakta izlemişti; üzerinde ne kadar dar veya biçimsiz bir takım elbise, ne kadar kırılgan ayakkabılar olursa olsun, onu tanıyıp da hiç yoktan bir futbol topu fırlatan şakacıların bu hareketine tüm o zarafetiyle nasıl karşılık verdiğini izlemişti—o ölümsüz performanslar! O imkansız derecede yüksek, öylesine kusursuz bir parabol çizen anlık vuruşu, topun kilometrelerce yükselip Friedrichstrasse’deki Ufa sinemasının o iki uzun, fallik elektrik sütununun tam arasından geçişini… kilometrelerce, saatlerce sürdürebildiği o kafa kontrolünü, şiir kadar akıcı konuşan ayaklarını… Yine de o sadece kafasını iki yana sallayabiliyor, sorduklarında iyi bir çocuk olmak istiyor, ama gerçekten bir şey söyleyemiyordu—”Sadece… oluyor işte… kaslar yapıyor bunu—” sonra eski bir antrenörün sözlerini hatırlayarak—”kaslarla ilgili,” diyordu güzelce gülümseyerek; daha o eylemin kendisiyle bile çoktan askere alınmış, çoktan top yemi olmuş bir halde, kısa tıraşlı kafatasının o ızgarasında gezinen barın solgun ışığı altında—”refleksler, anlıyor musun… Ben değilim… Sadece refleksler.” diyordu. O günlerdeki  Rauhandel’in kendi yeteneği karşısındaki dilsiz şaşkınlığı gibi, Blicero için her şey şehvetten yalın bir kedere dönüşmeye ne zaman başlamıştı? Özellikle ’39’dan bu yana, içlerinde aynı gizemli konukları, yabancıları –çoğu zaman top mermilerinin düşmediği yerlerde bulunma yeteneği kadar tuhaf olmayan şeyleri– barındıran bu Rauhandel’lerden o kadar çok gördü ki… bu hammaddelerden herhangi biri “Değişimi istiyor mu”? Biliyorlar mı ki? Bundan şüpheli… Yüz binlercesinin refleksleri, başkaları tarafından –Alev’in ilham verdiği o soylu güveler tarafından– aynı anda, sadece kullanılıyor. Blicero bu konudaki tüm masumiyetini yıllar önce kaybetti. Yani onun Kaderi Fırın’dı: Hiçbir şey bilmeyen, üniformaları ve kimlik kartlarından başka hiçbir şeyi değiştirmeyen o yolunu kaybetmiş çocuklar ise; onun gazlarının, küllerinin ve bacadan ayrılışının çok ötesinde hayatta kalacak ve serpilecekler. Demek ÖYLE. Acı dağlarında bir Wandervogel22. Bu iş çok uzun zamandır devam ediyor, oyunu tam da kendisine getireceği son için seçmediyse ne için seçti ki, nicht wahr23? Bugünlerde çok yaşlı, gripleri eskisinden daha uzun sürüyor, midesi sıklıkla gün boyu süren ağrılarla kıvranıyor, her muayenede gözleri ölçülebilir şekilde daha da körleşiyor; bir kahramanın hatta bir askerin ölümünü tercih edemeyecek kadar “gerçekçi”. Artık sadece kıştan kurtulmak, Fırın’ın sıcaklığının, karanlığının, çelik sığınağının içine girmek, arkasındaki kapının o daralan mutfak ışığı dikdörtgeni içinde sonsuza dek gürültüyle kapanmasını istiyor. Geri kalanı sadece bir önsevişme. Yine de, yapmaması gerektiği halde ve bunu yaptığına şaşırarak çocukları –onların niyetlerini– önemsiyor. Kendisinin Fırın’a duyduğu özlemle aynı şiddette onların da kendi özgürlüklerini aradıkları sonucuna varıyor ve böyle bir sapkınlık peşini bırakmıyor, onu karamsarlığa sürüklüyor… tekrar ve tekrar, ormandaki o eski evin, şimdi sadece kırıntılara ve şeker lekelerine indirgenmiş o ziyan olmuş, anlamsız görüntüsüne geri dönüyor; geriye kalan tek şey o siyah, boyun eğmez Fırın; ve o iki çocuk, arkalarında bıraktıkları o tatlı enerjinin zirvesiyle, açlıkları yeniden başlarken ağaçların yeşil boşluğuna doğru amaçsızca uzaklaşıyorlar… Nereye gidecekler, geceleri nereye sığınacaklar? Çocukların o tedbirsizliği… ve temeli, onu yok etmek zorunda olan o aynı Fırın’a dayanan bu Küçük Devlet’lerinin o sivil paradoksu…

Fakat her gerçek tanrı hem kurucu hem de yıkıcı olmalıdır. Hristiyan bir iklimde yetişmiş biri olarak, Südwest’e yaptığı o yolculuğa, kendi Afrika fethine kadar bunu idrak etmesi onun için çok zordu. Kalahari’nin o aşındırıcı ateşleri arasında, çarşaf gibi alabildiğine serilmiş kıyı göğünün altında, ateşle ve suyla öğrendi bunu. Misyonerler tarafından Hristiyan günahlarının, çakal-hayaletlerin, ruhuyla –omurgası boyunca yaşayan o değerli solucanla24 – beslenmek için peşine düşen o kudretli Avrupalı sahil-kurtlarının25 korkusuyla uzun süre eziyet gören Herero26 çocuk; şimdi eski tanrılarını kafese koymaya, onları kelimelerle tuzağa düşürüp, o vahşi ve felç olmuş halleriyle dile böylesine aşık görünen bu entelektüel beyaza teslim etmeye çalışıyordu. Südwest’e gitmek üzere gemiye bindiğinde Annesinin verdiği matbaadan yeni çıkmış bir Duino Ağıtları27 kopyasını çantasında taşırken; o eski yük gemisi bir dönenceden diğerine dalıp çıkarken yeni mürekkebin kokusu gecelerini baş döndürücü kılıyordu… ta ki takımyıldızlar, o Acı-diyarı’nın yeni yıldızları gibi tamamen yabancılaşana ve dünyanın mevsimleri tersine dönene dek… ve 20 yıl önce mavi pantolonlu askerleri o büyük Herero İsyanı’nı28 ezmeleri için o metal demirleme sahasından içeri taşıyan yüksek pruvalı ahşap bir tekneyle karaya çıktı. İç kısımlarda, Namib29 ile Kalahari30 arasında uzanan o parçalanmış dağların tepelerinde kendi sadık yerlisini, kendi gece çiçeğini bulmak için.

Güneşin kavurduğu, geçit vermez bir kaya yığını… hiçbir yere varmadan kıvrılıp giden kilometrelerce uzunlukta kanyonlar; diplerinde, öğleden sonraları uzadıkça soğuk, kraliçelere layık bir maviye dönüşen beyaz kumların biriktiği kanyonlar… Şimdi Ndjambi Karunga31 yapıyoruz, omuhona32… yanan diken dallarının üzerinden gelen bir fısıltı; Alman’ın elindeki o ince kitabıyla ateş ışığının dışında bekleyen enerjileri uzaklaştırmak için adeta büyü yaptığı yerden. Adam telaşla başını kaldırıyor. Çocuk sikişmek istiyor, ama Tanrı’nın Herero dilindeki adını kullanıyor. Beyaz adamın üzerine olağanüstü bir ürperti çöküyor. O da, bu çocuğu yozlaştıran Ren Misyoner Cemiyeti33 gibi, kutsala saygısızlığa inanıyor. Hele ki çölün ta burasında, şehirlerdeyken, güpegündüz bile adını anmaya cesaret edemediği tehlikelerin etrafta toplandığı, kanatları katlanmış, kaba etleri soğuk kuma değer halde beklediği bu yerde… Bu gece her bir kelimenin kudretini hissediyor: kelimeler, temsil ettikleri şeylerden yalnızca bir göz seğirmesi kadar uzaktalar. O Kutsal İsim’in rezonansı altında oğlancılık etme tehlikesi onu delicesine bir şehvetle dolduruyor, ateşin dışından gelecek anlık bir misillemenin yüzündeki – maskesindeki- bir şehvetle dolduruyor…ama çocuk için Ndjambi Karunga, onlar birleştiğinde olan şeydir, hepsi bu: Tanrı yaratıcı ve yok edicidir, güneş ve karanlıktır, siyah ve beyaz, erkek ve dişi de dâhil olmak üzere bir araya getirilmiş tüm zıtlıkların bütünüdür… ve o, burada Avrupalının terinin, kaburgalarının, karın kaslarının ve aletinin altında (çocuğun kendi kasları saatlerce sımsıkı kasılmış kalıyor, sanki öldürmeye niyetliymiş gibi, ama bedenlerinin üzerinden geçip giden o uzun, klonik34, kalın gece dilimleri boyunca tek kelime bile etmiyor), bu masumiyeti içinde Ndjambi Karunga‘nın çocuğu olur (tıpkı kendi tarihlerinin ötesinde, amansızca dışlanmış35 olan tüm klanı gibi)

Ondan ne yarattım? Yüzbaşı Blicero, Afrikalı’nın şu anda Almanya’nın ta öbür ucunda, Harz’ın36 derinliklerinde olduğunu ve eğer bu kış Fırın’ın kapısı arkasından kapanacak olursa, çoktan son kez auf Wiedersehen37 demiş olduklarını biliyor. Midesi kasılarak, bezleri huzursuzlukla şişmiş halde, o sürü-desenli kamuflajla boyanmış fırlatma-kontrol aracının içinde konsolun üzerine eğilmiş oturuyor. Motor ve yönlendirme panellerindeki çavuşlar sigara molasına çıkmışlar—kontrollerde yapayalnız. Kirli periskoptan bakıldığında, Dışarıda sıvı oksijen tankının sonuna kadar doldurulduğu, o şaha kalkmış gölgeli roketin göbeğini saran parlak buz kuşağından düğüm düğüm bir sis çözülüyor. Ağaçlar sıkıca birbirine sokuluyor: üstünüzde ancak roketin yükselişi için yetecek kadar bir gökyüzü görüyorsunuz. Bodenplatte —çelik şeritlerin üzerine dökülmüş beton plaka— Londra’ya giden tam 260 derecelik kerterizi üçgenlemek için gövdelerine işaretler kazınmış üç ağacın belirlediği bir boşluğun içine yerleştirilmiş. Kullanılan sembol kaba bir mandala38, içinde kalın siyah bir haç bulunan kırmızı bir daire; geleneğe göre ilk Hristiyanların yasadışı sembollerini gizlemek için kırarak gamalı haçı elde ettikleri o kadim güneş tekerleği olarak tanınıyor. Haçın tam merkezinden ağaca iki çivi çakılmış. Boyanmış işaretlerden birinin, en batıdakinin yanına, birisi ağaç kabuğuna bir süngünün ucuyla şu kelimeleri kazımış: IN HOC SIGNO VINCES39. Bataryadaki hiç kimse bu eylemi üstlenmiyor. Belki de Yeraltı Direnişinin40 işidir. Ama silinmesi emri de verilmedi. Bodenplatte‘nin etrafında soluk sarı kütük tepeleri göz kırpıyor, taze odun yongaları ve talaşlar daha eski, dökülmüş yapraklara karışıyor. O çocuksu, derin koku, petrol ve alkolle bulanıyor. Yağmur tehdit ediyor; belki de bugün kar yağacak. Mürettebat gri-yeşil bir gerginlik içinde geziniyor. Parlak siyah kauçuk kablolar, yer ekipmanını Hollanda şebekesinin 380 voltuna bağlamak üzere ormanın içine doğru yılan gibi kıvrılarak uzanıyor. Erwartung41

Nedense bugünlerde hatırlamak ona daha zor geliyor. Prizmalarda çerçevelenmiş, kirden bulanıklaşmış o şey, o ritüel, ormanların içinde yeni açılmış bu üçgenlerin içindeki o günlük tekrar; hafızanın o bir zamanlar rastgele yaptığı yürüyüşlerin, o masum imge-toplama işinin yerini almış durumda. Fırlatmaların temposu hızlandıkça, Katje ve Gottfried ile uzakta geçirdiği zamanlar daha da kısalıyor ve daha da kıymete biniyor. Çocuk, Blicero’nun birliğinde olmasına rağmen, görev başındayken Yüzbaşı onu neredeyse hiç görmüyor—ölçümcülerin verici istasyonuna giden kilometreleri ölçmesine yardım eden altından bir parıltı, rüzgarda dalgalanan saçlarının o sönük parlaklığı, ağaçların arasında kaybolup gidişi…Afrikalı’nın ne kadar da tuhaf bir zıttı—renkleri tersyüz edilmiş bir negatif gibi, sarı ve mavi. Yüzbaşı, duygusal bir taşkınlıkla, bir tür önseziyle, Afrikalı çocuğuna Rilke’nin İskandinav renklerine sahip, vadilere saf bir kelime gibi indirilen o dağ yamacı centiyanının42 adını, “Enzian” adını vermişti:

Bringt doch der Wanderer auch vom Hange des Bergrands
nicht eine Hand voll Erde ins Tal, die alle unsägliche, sondern
ein erworbenes Wort, reines, den gelben und blaun
Enzian. 43

“Omuhona… Bana bak. Ben kırmızıyım, ve kahverengi… siyahım, omuhona…” “Liebchen44, burası dünyanın öteki yarısı. Almanya’da olsaydın sen sarı ve mavi olurdun.” Ayna-metafiziği. Kendi zarafeti sandığı şeyle, o kitabi simetrileriyle kendi kendini büyülemesi… Yine de neden o çorak dağa, günün sıcağına, durmaksızın içtiği o vahşi çiçeğe böylesine amaçsızca konuşmuştu ki… Bütün o felaket öncesi sendromunun, ne kadar üstünkörü düşünürse düşünsün kendi orta yaşının yarattığı dehşetin, herhangi bir “gelecek sağlama” ihtimalinin imkansızlığının ötesinde bir kehanet yoksa, neden o kelimeleri seraba, kanyonlardaki sarı güneşe ve dondurucu mavi gölgelere doğru kaybetmişti ki? Ötesinde kabaran, kıpırdayan, kelimelerinden daima daha aşağıda, onlardan daima daha önce var olan bir şeydi bu; öyleyse en az bu kış kadar ve Savaş’ın şimdi büründüğü biçim kadar korkunç bir zamanın geldiğini, yapbozun son bir parçasının şeklini kaçınılmaz kılan bir biçimi görebilen bir şeydi bu: sarı saçlı, mavi gözlü genç ve sessiz ikizi Katje ile oynanan bu Fırın-oyunu. (Südwest’te kızın karşıtı kimdi? O kör edici güneşin içinde, geceleri trenlerin o boğuk ve külle kaplı geçişlerinde daima gizli kalan, hiç görmediği o siyahi kız; kimsenin, hiçbir anti-Rilke’nin adlandırmadığı o karanlık yıldızlar takımyıldızı…)—ama 1944 tüm bunların bir önemi olması için çok geç bir tarih artık. Bu simetriler tamamen savaş öncesine ait bir lükstü. Kehanette bulunacağı hiçbir şey kalmadı ona.

En başta da kızın oyundan o aniden çekilişini. Asla öngörmediği, hazırlık yapmadığı o tek varyasyon; belki de gerçekten o siyahi kızı da hiç görmemiş olduğu içindi bu. Belki de o siyahi kız meta-çözümlerin45 bir dehasıdır—satranç tahtasını deviren, hakemi vuran türden çözümlerin. Fakat o yaralama, o kırma eyleminden sonra, bu küçük Fırın-devletine ne olacak? Onarılamaz mı? Belki yeni bir hikaye, daha uygun bir şey… okçu ve oğlu, ve elmanın vurulması46… evet ve zalim kral olarak Savaş’ın ta kendisi… hala kurtarılabilir değil mi, yamalanabilir, roller yeniden dağıtılabilir, dışarı fırlamaya hiç gerek yok, orada…

Gottfried, kafesin içinde, kızın bağlarından kurtulup gidişini izliyor. Açık tenli ve narin; bacaklarındaki tüyler sadece güneş ışığında ve o zaman da ince, hesaplanamaz altından bir ağ gibi görünürken, göz kapakları daha şimdiden tuhaf bir biçimde genç/yaşlı imzalarla kırışıp buruşuyor; gözleri nadir rastlanan türden bir mavi, öyle ki bazı günlerde havayla uyum içinde bu badem saçaklarına fazla gelip taşıyor, sızıyor, çocuğun tüm yüzünü aydınlatmak için dışarı kanıyor; bakir-mavisi, boğulmuş-adam mavisi47, eski barışın o öğle vakitlerinde sessizce bisikletle geçtiğimiz Akdeniz sokaklarının tebeşir rengi duvarlarına o kadar doymak bilmez bir şekilde çekilmiş bir mavi… Onu durduramıyor. Eğer Yüzbaşı sorarsa, gördüklerini anlatacak. Gottfried daha önce de kızın gizlice dışarı çıktığını görmüştü ve ortada söylentiler var—kız Yeraltı Direnişi’yle birlikteymiş, Scheveningen’de tanıştığı bir Stuka48 pilotuna aşıkmış… Ama Yüzbaşı Blicero’yu da seviyor olmalı. Gottfried kendini pasif bir gözlemci olarak biçimlendiriyor. Şimdiki yaşının ve askerlik celbinin onu gelip yakalamasını arsız bir dehşetle, tıpkı kontrollü bir patinajda ilk kez alınması niyetlenen bir virajın içine doğru hücum edilmesini izler gibi beklemişti; al beni, son olası ana kadar hızlanarak, al beni, iyi geceler dileğinin tek duası buydu. İhtiyaç duyduğunu sandığı tehlike onun için hala kurgusal: flört edip dalga geçtiği bu şeyde ölüm gerçek bir sonuç değil; kahraman daima patlamanın kalbinden yüzü gözü is içinde ama sırıtarak yürüyüp çıkar—patlama sadece gürültü ve değişimden, ve siper almak için yere atlamaktan ibarettir. Gottfried henüz kaskatı bir ceset görmedi, en azından yakından. Arada sırada evden arkadaşlarının öldüğü haberini alıyor, uzun, gevşek branda ceset torbalarının uzaklarda kamyonların o zehirli grisine doğru taşınmasını ve farların sisi yarışını izledi… ama roketler arızalanıp da onları fırlatan sizlerin üzerine geri devrilmeye kalktığında ve bir düzineniz siper hendeklerinde birbirinize sıkışıp o ter kokan yünler içinde, tutulan kahkahalarla gergin bir halde beklediğinizde, sadece şunu düşünüyorsunuz—Yemekhanede anlatılacak, Anneye yazılacak ne harika bir hikaye… Bu roketler onun evcil hayvanları; zar zor evcilleştirilmiş, sık sık başa bela olan, hatta eski vahşi haline dönmeye bile yatkın. Görevi başka bir yere çıksaydı atları, ya da Tiger tanklarını nasıl sevecekse, onları da o şekilde seviyor.

Burada kendini teslim alınmış hissediyor, gerçek bir huzur içinde. Savaş olmasaydı ne umut edebilirdi ki? Oysa bu maceranın bir parçası olmak… Eğer Siegfried’i söyleyemiyorsan, en azından bir mızrak taşıyabilirsin49. Bunu hangi dağ yamacında, hangi bronzlaşan, hayranlık duyduğu yüzden duymuştu? Tek hatırladığı, o bembeyaz yukarıya doğru süzülüş, bulutların üşüştüğü o kapitone çayırlardı… Şimdi bir meslek öğreniyor, roketlerin bakımıyla ilgileniyor ve Savaş bittiğinde mühendis olmak için okuyacak. Blicero’nun öleceğini ya da çekip gideceğini ve kendisinin de o kafesten ayrılacağını anlıyor. Fakat bunu Fırın’la değil, Savaş’ın sona ermesiyle ilişkilendiriyor. Tıpkı herkes gibi o da biliyor ki, tutsak çocuklar her zaman tehlikenin en üst boyuta ulaştığı o an serbest bırakılırlar. Sikiş, Yüzbaşı’nın o yorgun, çoğu zaman iktidarsız organını uysal ağzına sokuşturken hissettiği o tuzlu uzunluk… o can yakan cezalandırmalar, öperken Yuzbaşının çizmesinde yüzünün yansıması; gresle, yağla, yakıt ikmali sırasında dökülen alkolle lekelenmiş ve aşınmış olan o parlaklığın, yüzünü tanıyamadığı bir yüze doğru karartması—bunlar gerekli, bunlar onun tutsaklığını spesifik kılıyor, aksi takdirde Ordunun boğuculuğundan, Ordunun baskısından pek bir farkı kalmazdı. Bunlardan bu kadar zevk almaktan utanıyor—belirli bir ses tonuyla söylendiğinde kaltak kelimesi bile onu indiremeyeceği şekilde erekte edebiliyor—aslında yargılanıp lanetlenmemişse bile, delirdiğinden korkuyor. Bütün batarya bu anlaşmayı biliyor: her ne kadar Yüzbaşı’ya hala itaat etseler de, bu onların yüzlerinde, çelik şerit metreler boyunca dışarı doğru titreyişi hissediliyor, yemekhanede tepsisine sıçrıyor, mangasının her hizaya geçişinde sağ koluna bir dirsek darbesi olarak iniyor. Bugünlerde sık sık kendisini isteyen, hiç konuşmayan çok solgun bir kadının rüyasını görüyor—ama gözlerindeki o mutlak özgüven… herkesin görür görmez tanıdığı bir ünlü olan o kadının onu tanıdığına ve yüzündeki o davet dışında onunla konuşmak için hiçbir nedeni olmadığına dair duyduğu o korkunç kesinlik, geceleri onu titreyerek uyandırıyor; Yüzbaşı’nın bitkin yüzü o buruşuk gümüş rengi ipeğin üzerinden sadece birkaç santim ötede, zayıf gözleri kendisininkiler gibi dik dik bakarken, aniden yanağını sürtmek zorunda kaldığı sakalları, o kadının nasıl olduğunu, kendisine nasıl baktığını hıçkırarak anlatmaya çalışırken…

Yüzbaşı elbette onu gördü. Kim görmedi ki? Onun teselli anlayışı çocuğa şunları söylemek: “O gerçek. Bu konuda senin hiçbir söz hakkın yok. Seni elde etmeyi kafasına koyduğunu anlamalısın. Çığlık atarak uyanmanın, beni bu şekilde rahatsız etmenin hiçbir faydası yok.”

“Ama ya geri gelirse—”

“Boyun eğ, Gottfried. Her şeyden vazgeç. Bak bakalım seni nereye götürecek. Seni ilk siktiğim anı düşün. Ne kadar sıkı olduğunu. Benim içine girmeye niyetlendiğimi anlayana dek. O küçük gül goncan çiçek açmıştı. Kaybedecek hiçbir şeyin kalmamıştı, o zamanlar ağzının masumiyeti bile… “

Ama çocuk ağlamaya devam ediyor. Katje ona yardım etmeyecek. Belki de uyuyordur. Asla bilemiyor. Onunla arkadaş olmak istiyor ama neredeyse hiç konuşmuyorlar. Kız soğuk, gizemli; çocuk bazen onu kıskanıyor ve diğer zamanlarda—genellikle onunla sikişmek istediği ama Yüzbaşı’nın bir tür kurnazlığı yüzünden yapamadığı zamanlarda—işte böyle anlarda onu umutsuzca sevdiğini düşünüyor. Yüzbaşı’nın aksine, o kızı asla kendisini kafesten kurtaracak sadık bir kız kardeş olarak görmedi. Bu kurtuluşu hayal ediyor elbette; ama bunu, hiçbirinin ne istediğinden bağımsız olarak gerçekleşecek karanlık ve dışsal bir Süreç olarak görüyor. O gitse de kalsa da. Bu yüzden, Katje oyunu temelli bıraktığında, çocuk sessiz kalıyor.

13. Kısım

14.Kısım İkinci Yarı

  1. Sinek Mantarı ↩︎
  2. Amanita cinsinden tüm mantarlara verilen genel bir ad ↩︎
  3. Kıl kökü ↩︎
  4. Çocuk Fırını ↩︎
  5. Hollanda Ulusal Sosyalist Hareketi ↩︎
  6. Kasık bağı ↩︎
  7. Erken dönem bir PVC/plastik markası ↩︎
  8. Gesso : Resim sanatında tuval üzerine sürülen, boyaya zemin hazırlayan astar maddesi ↩︎
  9. Dikilitaş ↩︎
  10. Yarış müdavimleri ↩︎
  11. Cadıları cezalandırma ile ilgili uydurulmuş bir kelime ↩︎
  12. Genellikle giysi yapımında (elbise, bluz) hacim vermek veya astar olarak kullanılan pamuktan üretilen, çok hafif, şeffaf, sert ve gevşek dokulu bir kumaş ↩︎
  13. TNT ve amonyum nitrat karışımından oluşan yüksek güçlü bir patlayıcı madde ↩︎
  14. İngiliz Uçakları ↩︎
  15. Aggregat 4 – V-2 roketinin teknik ve askeri adı ↩︎
  16. Anton Mussert, savaş sırasında Nazilerle işbirliği yapan Hollanda Ulusal Sosyalist Hareketi’nin lideri ↩︎
  17. Hollanda’nın Lahey kentine bağlı, Kuzey Denizi kıyısında bir sahil beldesi ↩︎
  18. Alman edebiyatının en büyük şairlerinden Rainer Maria Rilke – Orpheus’a Soneler (Bölüm II, Sone 12) ↩︎
  19. Masallar ve Efsaneler ↩︎
  20. Rilke’nin Duino Ağıtları kitabının “Onuncu Ağıt”ından ↩︎
  21. Güneybatı Afrika ↩︎
  22. Gezgin Kuş – 1896-1933 yılları arasında Almanya’da sanayileşmeye ve burjuva değerlerine karşı doğaya dönüşü savunan, yürüyüş ve kamp odaklı Alman gençlik hareketi ↩︎
  23. Değil mi? ↩︎
  24. Omurga boyunca yaşadığına inanılan ruh ↩︎
  25. Afrikaans dilinde strandwolf olarak bilinen kahverengi sırtlanlar ↩︎
  26. Namibya, Angola ve Botsvana’da yaşayan, Bantu dil grubuna bağlı bir halk ↩︎
  27. Rilke’nin bu bölümde bolca geçen kitabı ↩︎
  28. 1904-1907 yılları arasında Alman İmparatorluğu’nun Güneybatı Afrika’da Herero ve Namaqua halklarına karşı işlediği, 20. yüzyılın ilk soykırım ↩︎
  29. Nabibyada bulnan bir çöl ↩︎
  30. Afrikanın güneyinde bulunan yarı çöl plato alanı ↩︎
  31. Herero inancındaki en yüce yaratıcı Tanrı ↩︎
  32. Herero dilinde “efendi/sahip” ↩︎
  33. 19. ve 20. yüzyıllarda Güneybatı Afrika’da (Namibya) çok aktif olan gerçek bir Alman Protestan misyoner örgütü ↩︎
  34. Kasların istemsiz, ritmik ve şiddetli bir şekilde kasılıp gevşemesi (spazm) ↩︎
  35. Preterite – Kalvinist teolojide Tanrı tarafından kurtuluş için seçilmemiş, lanetlenmek üzere “Dışlanmış “olanlar ↩︎
  36. Kuzey Almanya’nın en yüksek dağları ↩︎
  37. Allahaısmarladık ↩︎
  38. Sanskritçede Çember, Mandala evrenin bütünlüğünü simgeler ↩︎
  39. Bu işaretle (haçla) fethedeceksin/kazanacaksın ↩︎
  40. Hollanda direnişi ↩︎
  41. Beklenti/Bekleyiş, aynı zamanda ünlü besteci Arnold Schoenberg’in 1909 tarihli karanlık ve ekspresyonist operası ↩︎
  42. Yılanotu ↩︎
  43. “Zira vadiye dönerken dağ yamacından bir avuç toprak getirmez gezgin, o dile gelmez olan, aksine kazanılmış saf bir kelime getirir; sarı ve mavi centiyanı.” ↩︎
  44. Sevgilim ↩︎
  45. Sistem üstü çözüm ↩︎
  46. Wilhelm Tell efsanesine yapılan bir gönderme ↩︎
  47. T.S. Eliot’ın Çorak Ülke şiirine gönderme ↩︎
  48. Bir Alman uçağı ↩︎
  49. Richard Wagner’in epik Nibelung Yüzüğü operalarına çok net bir gönderme ↩︎

2 thoughts on “Yerçekimi Gökkuşağı – Thomas Pynchon (Bölüm 1- Kısım 14 İlk Yarı)”

Yorum bırakın