Yerçekimi Gökkuşağı – Thomas Pynchon (Bölüm 1- Kısım 14 İkinci Yarı)

14.Kısım İlk Yarı

15.Kısım

Blicero ona lanet okuyor. Değerli bir Ter Borch1 tablosuna bir çizme kalıbı fırlatıyor. Batıda, Haagsche Bosch’a2 bombalar düşüyor. Rüzgar esiyor, dışarıdaki süs havuzlarını dalgalandırıyor. Makam araçları hırlayarak kayın ağaçlarıyla çevrili o uzun araba yolu boyunca uzaklaşıyor. Yarım ay puslu bulutların arasında parlıyor, karanlık yarısı yıllanmış et renginde. Blicero herkese sığınağa; kahverengi testiler dolusu cinin ve aralıklı tahta kasalar içindeki anemon soğanlarının bulunduğu mahzene inmesini emrediyor. Sürtük bataryasını İngilizlerin nişangahına oturtmuştur, baskın her an gelebilir! Herkes etrafta oturup oude genever3 içiyor ve peynir soyuyor. Savaş öncesine dair, çoğu komik olan hikayeler anlatıyorlar. Şafağa doğru hepsi sarhoş olup uyuyakalmış durumda. Balmumu kırıntıları yapraklar gibi yere saçılmış. Hiç Spitfire gelmiyor. Ama o sabahın ilerleyen saatlerinde 3 Numaralı Fırlatma Sahası taşınıyor ve el konulan o ev terk ediliyor. Ve kız çoktan gitmiş. İngiliz hatlarını geçmiş; o büyük hava indirme macerasının kış boyunca saplanıp kaldığı o hatta4, ayağında Gottfried’in çizmeleri ve üzerinde eski bir elbiseyle; siyah hareli, baldır hizasında, bir beden büyük, rüküş bir elbiseyle. Onun son kılığı. Bundan böyle Katje olacak. Ödenmemiş tek borç Yüzbaşı Prentice’e. Diğerleri—Piet, Wim, Davulcu, Kızılderili—hepsi onu yüzüstü bıraktı. Onu ölüme terk ettiler. Ya da bu onun şu uyarısı ki-

“Üzgünüm, hayır, o kurşuna ihtiyacımız var,” Wim’in yüzü, kızın gözünün telafi edemeyeceği gölgeler içinde, tepelerindeki tahtalarda kalabalığın düzensiz ayak sesleri, Scheveningen iskelesinin altında acı acı fısıldıyor; “bulabileceğimiz her lanet kurşuna. Sessizliğe ihtiyacımız var. Cesetten kurtulmak için ayıracak tek bir adamımız yoktu. Seninle zaten beş dakikamı harcadım…” böylece bu son görüşmelerini kızın artık dahil olamayacağı teknik meselelere harcıyor. Kız etrafına baktığında adam gitmiş, bir gerilla-sessizliğinde; ve kızın, adamın geçen yıl o kadar çok kas, omuzlarında ve uyluğunda o yara izlerini edinmeden önceki günlerde, serin şönil örtünün altında bir süreliğine hissettikleriyle bunu bir araya getirmesinin hiçbir yolu yok—geç açan biri, sonunda kendi eşiğini aşmaya kışkırtılmış tarafsız bir adam, ama kız onu ondan önce de sevmişti… sevmiş olmalı…

Artık onlar için hiçbir değeri yok. Onlar 3 Numaralı Fırlatma Sahasının peşindeydiler. Kız onlara diğer her şeyi verdi, ama Yüzbaşı’nın roket sahasının yerini tam olarak söylememek için sürekli sebepler bulup durdu; ve artık bu sebeplerin ne kadar geçerli olduğuna dair çok fazla şüphe var. Doğru, saha sık sık yer değiştiriyordu. Ama kız, karar alma mekanizmasının bundan daha yakınına yerleştirilemezdi: şnapslarının ve purolarının, alçak masalara yayılmış kahve lekeli haritaların, çürümüş et gibi mor mühürler basılmış krem rengi kâğıtların üzerine eğilen şey, onun o ifadesiz hizmetçi yüzüydü. Wim ve diğerleri bu işe vakitlerini ve hayatlarını yatırdılar—üç Yahudi ailesi doğuya gönderildi—ama durun şimdi, Scheveningen’de geçirdiği o aylarda kız bu durumu dengelemekten fazlasını yaptı, değil mi? Onlar çocuktu, nevrotik, yalnız; pilotlar ve mürettebat, hepsi konuşmayı seviyordu ve kız Kuzey Denizi’nin ötesine kim bilir kaç top “Çok Gizli” ince kağıt dolusu bilgi aktardı, değil mi; filo numaraları, yakıt ikmal durakları, spinden kurtulma teknikleri ve dönüş yarıçapları, güç ayarları, radyo kanalları, sektörler, trafik modelleri—yapmadı mı? Daha ne istiyorlar? Bunu ciddiyetle, sanki bilgi ile hayatlar arasında gerçek bir dönüştürme katsayısı varmış gibi soruyor. Ne tuhaftır ki, aslında var. Kılavuz’da yazılı, Savaş Bakanlığı’nda dosyalanmış durumda. Savaşın asıl işinin alım ve satım olduğunu unutmayın. Cinayetler ve şiddet kendi kendini denetler ve profesyonel olmayanlara emanet edilebilir. Savaş zamanı ölümünün kitlesel doğası pek çok yönden faydalıdır. Bir gösteri olarak, Savaş’ın gerçek hareketlerinden bir dikkat dağıtma işlevi görür. Tarih’e kaydedilecek ham maddeyi sağlar; böylece çocuklara Tarih, şiddet dizileri, savaş ardına savaş olarak öğretilebilir ve yetişkin dünyasına daha hazırlıklı olmaları sağlanır. En iyisi de, kitlesel ölüm, sıradan insanlar, küçük adamlar için, hala burada ve mideye indirebilecekken o Pastadan bir dilim kapmaya çalışmaları için bir uyarıcıdır. Gerçek savaş, piyasaların bir kutlamasıdır. Profesyoneller tarafından özenle “kara” olarak adlandırılan organik piyasalar her yerde türer. Kâğıt paralar, Sterlin, Reichsmark, o antiseptik mermer odalarının içinde klasik bale kadar ciddi bir şekilde hareket etmeye devam eder. Ama dışarıda, burada insanların arasında, daha gerçek para birimleri vücut bulur. Yani, Yahudiler takas edilebilir. Tıpkı sigaralar, sürtükler veya Hershey çikolataları kadar takas edilebilirler. Yahudiler aynı zamanda bir suçluluk, gelecekteki bir şantaj unsuru da taşırlar; ki bu da, doğal olarak, profesyonellerin lehine işler. Böylece Katje burada bir sessizliğe, umutların Kuzey Denizi’ne doğru bağırıyor; ve kızı o —kışla suratlı ve klostrofobik olmayı başaran şehir meydanlarında; merdiven kadar dik basamakların karanlık, yumuşak ahşap kokuları altında; yağlı bir rıhtımdaki bir yelkenlide ve aşağıya bakakalan bir kedinin kehribar rengi gözleri altında; avlusuna yağmur yağan eski bir apartman bloğunda ve mafsal kollarına ve yağ pompasına kadar sökülüp tozlu odaya saçılmış hantal, antika bir Schwarzlose5 eşliğinde— aceleci görüşmelerden tanıyan Korsan Prentice onu her defasında, daha iyi tanıdığı diğerler insanlardan bir yüz olarak, her girişimin kıyısında gören Korsan; şimdi, bu yüzle bağlamından kopuk bir şekilde karşılaştığında, arkasında tam yürüyüşe geçmiş uzun ve mürdüm rengi deniz bulutlarıyla dolu devasa bir gökyüzü varken, kızın yalnızlığındaki tehlikeyi seziyor, “Melek” olarak bilinen o yel değirmeninin yanındaki buluşmaya kadar kızın adını hiç duymadığını fark ediyor…Kız ona neden yalnız olduğunu anlatıyor—aşağı yukarı—neden bir daha asla geri dönemeyeceğini… ve kızın yüzü başka bir yerde, tuvale resmedilmiş, diğer hayatta kalanlarla birlikte Duindigt yakınlarındaki o evde asılı duruyor, sadece Fırın-oyununa tanıklık ediyor—morarmış bulutlar gibi geçen yüzyıllar, kendisi ile Korsan arasındaki sonsuz küçüklükteki bir vernik tabakasını karartarak ona ihtiyaç duyduğu o dinginlik kalkanını, o klasik ilgisizliği bahşediyor…

“Ama nereye gideceksin?” İkisinin de elleri ceplerinde, atkıları sıkıca sarılı; suyun geride bıraktığı parlak siyah taşlar tıpkı bir rüyadaki yazılar gibi bekliyor, burada sahil boyunca basılmış, her bir parçası şaşırtıcı derecede net ama ancak şimdi bir anlam kazanmak üzere olan bir yazı gibi…

“Bilmiyorum. Neresi iyi bir yer olurdu?”

” ‘Beyaz Ziyaret’, ” diye önerdi Korsan.

” ‘Beyaz Ziyaret’ uyar,” dedi kız ve boşluğa adımını attı…

“Osbie, ben delirdim mi?” Karlı bir gece, öğleden beri beş roket bombası düşmüş, geç vakit mum ışığındaki mutfakta titriyorlar; evin aptal-dâhisi Osbie Feel bu akşam küçük hint ceviziyle öyle derin bir deneyimin içinde ki bu soru oldukça yerinde görünüyor; soluk çimentodan Jungfrau6 loş bir köşeye çömelmiş, soğukkanlı ve anlaşılan o ki asabı bozuk.

“Elbette, elbette,” diyor Osbie, Bela Lugosi’nin White Zombie’de7 o aptal genç başrole ilaçlı şarap kadehini uzatışına dayanan akıcı bir parmak ve bilek hareketiyle; White Zombie, Osbie’nin izlediği ilk ve bir bakıma da son film; Tüm Zamanların En İyileri listesinde Son of Frankenstein8, Freaks9, Flying Down to Rio10 ve belki de dün gece Oxford Street’te izlemeye gittiği Dumbo11 ile aynı sırada; ki dünkü filmin yarısında, uzun kirpikli yavru filin o tombul hortumuna sarılı olan şeyin sihirli bir tüy değil de Bay Ernest Bevin’in12 mizah yoksunu, yeşil ve mor bir yüzü olduğunu fark etmiş ve müsaade istemenin ihtiyatlı bir davranış olacağına karar vermişti.

“Hayır,” zira bu arada Korsan, Osbie’nin söylediği şey her ne idiyse onu yanlış anlamış, “yani ‘elbette delirdin Prentice‘ değil, kastettiğim hiç de bu değildi…”

Osbie’nin kopuşu bir dakikayı geçtikten sonra Korsan soruyor: “Öyleyse ne,”

“Ha?” diyor Osbie.

Korsan şüpheye düşüyor, olan biten bu. Katje’nin artık ormandaki o evden hiç bahsetmekten kaçındığını sürekli aklına getirip duruyor. Kız oraya doğru, içeri ve dışarı şöyle bir göz attı, ama gerçeğin kristal katmanları onun tüm duyulabilir kelimelerini—çoğu zaman gözyaşlarına—kırarak dağıtıyor ve bırakın o parıldayan kristalin kendisine dair bir çıkarım yapmayı, söylenenlerden fazla bir anlam çıkaramıyor. Sahi, 3 Numaralı Fırlatma Sahasını neden terk etti? Bize nedeni asla söylenmedi. Fakat ara sıra, durgunluk ya da kriz anlarında, bir oyundaki oyunculara, bunun nihayetinde gerçekten bir oyun olduğu hatırlatılıyor  ve o zaman oyuncular aynı ruhla devam edemiyorlar… Bunun ani, gösterişli bir şey olması da gerekmiyor —sessiz bir şekilde de gelebiliyor—ve skordan, izleyici sayısından, onların kolektif arzusundan, kendilerinin ya da Liglerin verebileceği cezalardan bağımsız olarak oyuncu, kasten uyanarak, belki de Katje’nin o sert, genç ve izole omuz silkişi ve adımlarıyla siktir et deyip oyunu bırakıyor, bıçak gibi kesip atıyor…

“Pekala,” diye devam ediyor tek başına; Osbie bir uyuşturucu müptelasının hülyalı gülümsemesinde kaybolmuş, köşedeki Alp’in o olgun dişi kar-tenini takip ediyor; O ve yukarıdaki donmuş zirve ve mavi gece… “Öyleyse bu bir karakter zafiyeti, bir tuhaflık. Şu lanet olası Mendoza’yı13 taşımak gibi.” Biliyorsun, Şirket’teki herkes bir Sten14 taşıyor. Mendoza bunun üç katı ağırlığında, son zamanlarda Portobello Road’da bile kimse 7 mm’lik Meksika Mauser kurşunu görmüş değil: o muazzam Garaj Basitliğine veya atış hızına sahip değil, ama yine de onu seviyor (evet, büyük ihtimalle bugünlerde bu bir aşk). “Anlıyorsun ya, bu bir feragat meselesi, değil mi,” onun o Lewis-tarzı düz çekişinin nostaljisi, namluyu bir saniyede çıkarabilmesi (hiç bir Sten’in namlusunu çıkarmayı denedin mi?) ve biri kırılırsa diye çift uçlu bir ateşleme iğnesine sahip olması… “Ekstra ağırlığın bir fark yaratmasına izin mi vereceğim? Bu benim tuhaflığım, ağırlığa karşı kayıtsızım, yoksa kızı oradan çıkarıp getirmezdim, değil mi.”

“Ben senin sorumluluğun değilim.” Boynundan bileklerine ve ayak sırtlarına kadar şarap rengi façonné15 kadife içinde bir heykel; ve beyler, o ne zamandır gölgelerin içinden izliyor?

“Ah,” diyor Pirate mahcup bir hale bürünerek, “öylesin, biliyorsun.”

“Mutlu çift!” diye kükrüyor Osbie aniden; bir tutam daha küçük hint cevizini enfiye gibi burnuna çekerken, gözbebekleri o minyatür dağ kadar beyaz bir şekilde devriliyor. Şimdi mutfakta yüksek sesle hapşırırken, bu iki insanı aynı görüş alanının içine sığdırabilmesi ona inanılmaz geliyor. Korsan’ın yüzü utançla kararıyor, Katje’ninki ise değişmiyor; yarısına yan odadan ışık vuruyor, yarısı arduvaz rengi gölgeler içinde.

“Yoksa seni orada mı bırakmalı mıydım?” ve kız sadece sabırsızca dudaklarını birbirine bastırdığında, “yoksa buradaki birinin seni oradan çıkarmaya borçlu olduğunu mu düşünüyorsun?”

“Hayır.” Bu kıza dokundu. Korsan bunu yalnızca, karanlık bir şekilde, Buradaki Herhangi Birileri’nden şüphelenmeye başladığı için sormuştu. Fakat Katje için bir borç, ancak silinmek içindir. Onun o eski, iflah olmaz zaafı—o, denizleri aşıp aralarında olası hiçbir döviz kurunun bulunmadığı ülkeleri birbirine bağlamak istiyor. Ataları Orta Felemenkçe şöyle şarkı söylerdi:

ic heb u liever dan en everswîn,     
al waert van finen goude ghewracht16,

Altınla, altın buzağıyla, hatta bu durumdaki gibi altın bir domuzla bile kıyaslanamaz bir aşk. Fakat 17. yüzyılın ortalarına gelindiğinde artık altından domuzlar kalmamıştı; sadece, bir tekne dolusu canlı domuzla Mauritius’a giden ve on üç yılını abanoz ormanlarında o haakbus‘unu17 taşıyarak, bataklıklarda ve lav akıntılarında dolaşıp, yerli dodoları18 açıklayamadığı nedenlerle sistematik olarak katlederek harcayan bir diğer atası Frans Van der Groov gibi etiyle kanıyla ölümlü olanlar kalmıştı. Felemenk domuzları yumurtaların ve yavru kuşların icabına bakıyordu. Frans, 10 ya da 20 metre mesafeden ebeveynlere dikkatlice nişan alıyor, tüfek kancasına dayanmış, tetiği yavaşça eziyor, gözü o tüy döken çirkinliğe odaklanmışken, daha yakında, şaraba batırılmış ve o yılanın çenelerinde tutulan yavaş yanan fitil aşağıya doğru kırmızı bir çiçek gibi açarak iniyor, yanağındaki o sıcaklık tıpkı kendi küçük Güneş’im, diye yazıyordu eve, ağabeyi Hendrik’e, benim Burcumun yöneticisi… diğer eliyle koruduğu ağızotunu açıyor—ateşleme çanağında ani bir parlama, ateşleme deliğinden geçiyor ve sarp kayalıklarda yankılanan o yüksek patlama sesi, dipçik geri tepip omzu boyunca yukarı doğru çarpıyor (oradaki deri ilk başta taze, su toplamış, sonra ilk yazın ardından nasırlaşmış). Ve uçmak veya herhangi bir hızda koşmak için asla tasarlanmamış o aptal, hantal kuş—ne işe yararlardı ki?—şimdi katilinin yerini bile tespit edemeden, parçalanmış, kan sıçratarak, kulak tırmalayıcı bir hırıltıyla ölüyor… Evde ise ağabeyi, yıllara yayılan, bazıları gıcır gıcır, bazıları deniz lekeli veya solmuş, hepsi aynı anda teslim edilen mektuplara göz gezdiriyor—bunun çok azını anlıyor, günü sadece her zamanki gibi bahçelerde ve serasında laleleriyle (zamanın hüküm süren bir çılgınlığı), özellikle de şu anki metresinin adını taşıyan yeni bir türle geçirmek için sabırsızlanıyor: kan kırmızısı, ince mor dövmeli… “Yeni gelenlerin hepsi yeni snaphaanı19 taşıyor… ama ben o hantal, eski fitilli tüfeğime sadık kalıyorum… böylesine hantal bir av için hantal bir silahı hak etmiyor muyum?”  Fakat Frans; kurşun bilyelerin ardından namluya eski üniforma parçalarını tıkıştıran, güneşten yanmış, sakallı ve kirli bir halde—yağmur yağmadığı ya da o eski yanardağların kraterlerinin gök mavisi yağmur sularını kendisine yapılan bir adak gibi kucakladığı yüksek arazilerde olmadığı sürece—kendisini o kış kasırgalarının ortasında dışarıda tutan şeyin ne olduğunu anlatmaya bir adım bile yaklaşamıyor.

Dodoları çürümeye bıraktı, etlerini yemeyi midesi kaldırmıyordu. Genellikle yalnız avlanırdı. Fakat çoğu zaman, aylar süren bu durumun ardından, izolasyon onu değiştirmeye, bizzat algılarını değiştirmeye başlardı—izlerken güpegündüz parlayan sarp dağlar garip safran renklerine, akan çivit mavilerine dönüşür, gökyüzü onun cam serası, tüm ada onun lale çılgınlığı olurdu. Sesler uyuyanların sözcüklerini konuşuyordu; uykusuzluk çeken kendisinin, yüzlerle ve dododan daha inanılmaz masal yaratıklarıyla kaynayan, takımyıldızları oluşturamayacak kadar yoğun güney yıldızlarının sözlerini. Tek tek, ikili, koro halinde. Ritimler ve tınılar Felemenkçeydi ama uyanıkken hiçbir anlam ifade etmiyorlardı. Sadece onu uyardıklarını düşünüyordu… azarladıklarını, anlayamadığı için kızgın olduklarını. Bir keresinde bütün gün çimenlik bir tümsekteki tek bir beyaz dodo yumurtasına bakarak oturdu. Burası, yiyecek arayan herhangi bir domuzun bulamayacağı kadar ücra bir yerdi. Bir tırmalama sesi, o kireçli yüzeyi ağ gibi saracak ilk çatlağı bekledi: bir doğuşu. Çelik yılanın dişleri arasına sıkıştırılmış kenevir; yakılmaya hazır, tıpkı kara barut denizine inen güneş gibi inmeye hazır; ve o bebeği, o ışık yumurtasını karanlık yumurtasına dönüştürerek yok etmeye hazır, o şaşkın bakışının, bu güneydoğu alizelerinin serinlettiği o ıslak tüylerinin daha ilk dakikası içinde… Her saat başı namludan nişan aldı. Eğer silahın; kendisi ile, o yumurtanın içinde hâlâ atalar zinciriyle bir olan ve dünyanın ışığına bir göz kırpımından daha uzun süre çıkmaması gereken bu kurban arasında, tıpkı Dünya’nın kendi ekseni kadar güçlü bir eksen oluşturduğunu görmüşse, işte bu o anda olabilirdi. İşte oradaydılar; sessiz yumurta, çılgın Hollandalı ve onları sonsuza dek birbirine bağlayan o kancalı tüfek; çerçevelenmiş, tıpkı herhangi bir Vermeer tablosu kadar kusursuzca hareketsiz. Sadece güneş hareket ediyordu: en tepeden aşağıya, en sonunda o çarpık dişli dağların arkasından Hint Okyanusu’na, katran karası geceye doğru. Tek bir titreme bile olmamış, yumurta hâlâ çatlamamıştı. O an, yattığı yerde onu havaya uçurmalıydı: kuşun şafaktan önce yumurtadan çıkacağını anlamıştı. Fakat bir döngü tamamlanmıştı. Diz ve kalça eklemleri şiddetli bir acı içinde, ayağa kalktı; kafası o vızıldayarak geçen, üst üste binen, uykuda-konuşanların acil talimatlarıyla bir gong gibi çınlarken, sadece silahını askeri nizamda sağ omzuna asıp topallayarak uzaklaştı.

Yalnızlık onu bu tür durumlara sürüklemeye başladığında, sık sık bir yerleşkeye döner ve bir av partisine katılırdı. Hepsini sarhoş, üniversiteli bir histeri esir alır, gece taşkınlıklarına çıkarlar ve çok geçmeden önlerine gelen her şeye ateş ederlerdi; ağaç tepelerine, bulutlara, duyma sınırının ötesinde çığlık atan meşin kanatlı iblis yarasalara. Alizeler gece terlerini soğutmak için yokuş yukarı eserken, gökyüzünün yarısı bir yanardağ tarafından kızıla boyanmışken, ayaklarının altındaki homurtular yarasaların sesleri ne kadar yüksekse o kadar derinken; tüm bu adamlar aradaki o spektruma yakalanmış, kendi seslerinin ve kelimelerinin frekansları arasına hapsolmuşlardı.

Bu öfkeli güruh, Tanrı tarafından seçilmiş bir ırkı taklit eden kaybedenlerdi. Koloni, bu girişim, can çekişiyordu—tıpkı adadan soyup soğana çevirdikleri abanoz ağaçları gibi, yeryüzünden tamamen sildikleri o zavallı tür gibi. 1681’e gelindiğinde Didus ineptus20 tamamen yok olmuş olacak, 1710’a gelindiğinde ise Mauritius’taki son yerleşimci bile gitmiş olacaktı. Buradaki girişim, kabaca bir insan ömrü kadar sürmüş olacaktı. Bazıları için bu mantıklıydı. O sendeleyen kuşları, Şeytani bir müdahaleyi düşünecek kadar kusurlu yaratılmış, Tanrısal bir yaratılış argümanına karşı çıkmayı somutlaştıracak kadar çirkin görüyorlardı. Mauritius, Dünya’nın o koruyucu setlerinden sızan ilk zehir damlası mıydı? Hıristiyanlar bunu burada durdurmalı, aksi takdirde bu kez Tanrı tarafından değil, Düşman (Şeytan) tarafından serbest bırakılacak ikinci bir Tufan’da yok olacaklardı. Barut haklarını tüfeklerine tokmakla sıkıştırma eylemi, bu adamlar için sembolizmini anladıkları ibadet niteliğinde bir eyleme dönüştü. Fakat eğer Mauritius’a gelmek için seçilmişlerse, neden aynı zamanda başarısız olup gitmek için de seçilmişlerdi? Bu bir seçilme miydi, yoksa bir es geçilme mi? Onlar Seçilmişler21 miydiler, yoksa Es Geçilmişler22 mi ve dodolar gibi yok olmaya mahkum muydular? Frans, Reunion adasındaki birkaç tanesi dışında, bunların Yaratılış’taki tek dodolar olduğunu ve bir ırkın yok edilmesine yardım ettiğini bilemezdi. Fakat zaman zaman, avın boyutu ve çılgınlığı kalbini huzursuz edecek kadar içine işliyordu. “Eğer bu tür böylesine bir sapkınlık olmasaydı,” diye yazdı, “nesillerimizi beslemek için kârlı bir şekilde yetiştirilebilirdi. Onlardan buradaki bazıları kadar şiddetle nefret edemiyorum. Ama şimdi bu katliamı ne hafifletebilir? Artık çok geç… Belki daha göze hitap eden bir gaga, daha gür tüyler, ne kadar kısa olursa olsun bir uçma kapasitesi… Tasarımın detayları. Ya da, bu adada sadece vahşiler bulmuş olsaydık, o zaman kuşun görünüşü bize Kuzey Amerika’nın yaban hindisinden daha tuhaf gelmeyebilirdi. Ne yazık ki onların trajedisi, Mauritius’taki baskın Yaşam formu olmalarına rağmen ama konuşma yetisinden yoksun olmaları.”

İşte asıl mesele tam olarak buydu. Dil olmaması, o yuvarlak hatlı ve keten saçlı işgalcilerinin Kurtuluş dedikleri şeye onların dahil edilme şansının olmaması demekti. Fakat Frans, çoğundan daha yalnız geçen o sabah ışıkları boyunca, nihayetinde bir mucizeye tanık olmaktan kendini alamadı: bir Konuşma Hediyesi… Dodoların Dönüşümü. Kıyıda binlercesi saf tutmuş halde, arkalarındaki suda resifin parlayan o aydınlık profili, sükunetteki yanardağlar ve asılı kalmış rüzgar eşliğinde o sabahki tek sesin o resifin kükremesi olduğu bir an, hepsinin üzerine camsı ve derin bir ışık saçan bir sonbahar gün doğumu… yuvalarından ve üreme alanlarından, lav tünellerinin ağzından fışkıran derelerin kenarlarından, kuzey kıyısı açıklarında enkaz gibi yıkanan küçük adalardan, ani şelalelerden ve balta ağızlarının paslandığı, kaba su oluklarının çürüyüp rüzgarda devrildiği o harabe yağmur ormanlarından, dağ köklerinin gölgeleri altındaki o ıslak sabahlarından kalkıp bu kutsal toplantıya hantal bir hac yürüyüşüyle, paytak paytak geldiler: kutsanmak için, içeri alınmak için… Zira onlar da Tanrı’nın yaratıkları oldukları, rasyonel söylem yetisine sahip oldukları ve sonsuz yaşamın ancak O’nun Sözü’nde bulunabileceğini kabul ettikleri için…  Ve dodoların gözlerinde mutluluk gözyaşları var. Artık hepsi kardeş, onlar ve bir zamanlar onları avlayan insanlar, Mesih’in gözünde kardeşler; şimdi yakınında oturmayı, onun ahırında tünemeyi, tüyleri huzur içinde, bütün gece boyunca o küçük bebeği ve onun o sevgili yüzünü izlemeyi hayal ediyorlar…

Bu Avrupa maceracılığının en saf hali. Bunca şey ne içindi; o katil denizler, kangrenli kışlar ve açlık çeken baharlar, inançsızların peşindeki o iliklerimize işleyen takibimiz, Canavar’la boğuşulan o gece yarıları, terimizin buza ve gözyaşlarımızın solgun kar tanelerine dönüşmesi; eğer tam da böyle anlar için değilse: görüş alanından akıp giden o küçük dönmeler23, öylesine uysal, öylesine güvenen—bizim o bıçağımızın, o gerekli bıçağımızın huzurunda hangi kursak korkuyla kasılabilir, hangi korkakça feryat koparılabilir ki? Kutsanmış olarak şimdi bizi besleyecekler, kutsanmış kalıntıları ve dışkıları ekinlerimizi gübreleyecek. Onlara “Kurtuluş” mu dedik? Şehir’de sonsuza dek ikamet etmeyi mi kastettik? Sonsuz yaşamı mı? Eski haline getirilmiş bir yeryüzü cennetini, adalarının eskiden olduğu gibi onlara geri verilmesini mi? Muhtemelen. Bütün bu zaman boyunca, kendi lütuflarımız arasında sayılan o küçük kardeşleri düşünerek. Gerçekten de, eğer bizi bu dünyada açlıktan kurtarıyorlarsa, o zaman ötede, Mesih’in krallığında da kurtuluşlarımız, aynı ölçüde, birbirinden ayrılmaz olmalıdır. Aksi takdirde dodolar, dünyanın o yanıltıcı ışığında göründükleri şeyden ibaret olurlardı—yalnızca bizim avımız. Tanrı bu kadar zalim olamaz. Frans her iki versiyona da; hem o mucizeye hem de şimdi hatırlayabildiğinden çok daha uzun yıllar süren o ava, gerçek ve eşit olasılıklar olarak bakabiliyor. Her ikisinde de, eninde sonunda dodolar ölüyor. Fakat inanca gelince… o yalnızca taşıdığı ateşli silahın o tek çelik gerçekliğine inanabiliyor. “Bir snaphaan‘ın daha hafif çekeceğini; horozunun, çakmaktaşının ve çeliğinin ona daha kesin bir ateşleme sağlayacağını biliyordu—ama haakbus‘a karşı bir nostaljik bir şeyler hissediyordu… ekstra ağırlığı umursamıyordu, bu onun tuhaflığıydı…”

Korsan ve Osbie Feel çatı pervazlarına yaslanıyorlar; kıvrılarak uzanan nehrin, o emperyal yılanın karşısında ve yukarısında muhteşem bir gün batımı; fabrika kalabalıkları, apartmanlar, parklar, dumanlı kuleler ve çatılar; göz alabildiğine uzanan kilometrelerce derin sokaklar ile birbirine giren çatıların ve kıvrımlı Thames nehrinin üzerine doğru aşağıya sarkan, bir ziyaretçiye buradaki faniliğini hatırlatmak, kiralık odanın o ağır sabun kokusuna ve döşeme tahtalarındaki mercan rengi gün batımı karelerine girmeden önce sokakta bir iki kelime konuşacak, sadece biraz arkadaşlık arayan gözlerinin görebildiği tüm kapı ve pencereleri mühürlemek veya boşaltmak için yanık turuncu renginde şiddetli bir leke düşüren akkor bir gökyüzü—kendi içine kapanık eski bir ışık, o ölçülü kış katliamında tüketilen yakıt, duman iplikleri veya tabakaları arasındaki o daha uzak şekillerin artık bizzat kendilerinin kusursuz kül kalıntıları oluşu; güneşin bir anlığına vurduğu daha yakındaki pencerelerin hiç yansıtmayıp aynı yok edici ışığı, geri dönüş vaadi olmayan bu yoğun soluşu barındırması; kaldırım kenarlarındaki hükümet araçlarını paslandıran, sanki nihayet devasa bir siren çalmış gibi soğukta dükkanların önünden aceleyle geçen son yüzleri cilalayan, birçok sokağı soğuk ve ıssız kanallara dönüştüren ve milyonlarcası puslu taş kaidelere, boşalan meydanlara ve büyük bir kolektif uykuya doğru birleşen Londra sığırcıklarıyla dolan bir ışık. Radar ekranlarında halkalar halinde, eşmerkezli halkalar halinde akıyorlar. Operatörler onlara “melekler” diyor.

“Sana musallat oluyor,” diyor Osbie bir Amanita sigarası tüttürerek.

“Evet,” diyor Korsan çatı bahçesinin kenarlarında dolanarak, gün batımında asabi bir halde, “ama bu inanmak isteyeceğim en son şey. Diğeri zaten yeterince kötüydü…”

“Peki onun hakkında ne düşünüyorsun.”

“Biri onu kullanabilir sanırım,” dün Charing Cross İstasyonu’nda, kız “Beyaz Ziyaret”e gitmek için ayrılırken karar vermişti buna. “Birileri için öngörülmeyen bir kar payı.”

“Orada, aşağıda akıllarında ne var biliyor musun?”

Sadece dev bir ahtapotu içeren bir şeyler tezgahladıklarını biliyorum. Ama burada, Londra’da hiç kimse kesin olarak bilmiyor. “Beyaz Ziyaret”te bile aniden büyük bir gidiş geliş yaşanıyor ve bunun nedenine dair bataklık gibi bir belirsizlik var. Myron Grunton’ın Roger Mexico’ya pek de yoldaşça olmayan bakışlar fırlattığı görülüyor. Zouave24 Kuzey Afrikadaki kendi birliğine, Lorraine Haçı’nın altına geri döndü; Almanların onun siyahlığında uğursuz bulabileceği her şey filme kaydedilmiş, bir zamanlar Lang, Pabst, Lubitsch25 gibi isimlerin yakını ve hala onların dengi olan; şimdilerde ise sayısız sürgün hükümetinin işleriyle, para birimlerindeki dalgalanmalarla ve kuşatma altındaki kıta boyunca yanıp sönen şaşırtıcı bir piyasa operasyonları ağının kuruluşu ve çöküşüyle haşır neşir olan Gerhardt von Göll’ün ta kendisi tarafından tatlı dille ya da zorbalıkla ondan koparılmış durumda. Sokaklarda aşağı yukarı çelik ıslıklar çalan çatışmalara ve gökyüzündeki oksijeni süpüren ateş fırtınalarına ve Flit26 sıkılmış gibi boğularak düşen müşterilere rağmen… ama ticaret von Göll’ün o “Dokunuşunu” alıp götürmemiş: hatta bu günlerde her zamankinden hassas hale durumda. Bu ilk kaba kurgularda o siyah adam bir SS üniforması içinde; roketin ve Meillerwagen‘in27 tahta çıta ve kanvastan yapılma maketleri arasında dolaşıyor (İngiltere’deki çekim yerini ele vermeyecek şekilde daima çam ağaçlarının, karın arasından ve uzak açılardan çekilmiş); diğerleri ise o gün için işe alınmış oldukça makul bir zenci makyajı (blackface) içindeler; tüm ekip bir eğlence aleminde; Bay Pointsman, Mexico, Edwin Treacle ve Rollo Groast, ARF’nin28 kadrolu beyin cerrahı Aaron Throwster, hepsi o kurgusal Schwarzkommando‘nun29 siyah roketçilerini oynuyorlar—hatta Myron Grunton bile konuşması olmayan bir rolde, diğerleri gibi bulanık bir figüran. Filmin süresi üç dakika 25 saniye ve on iki plandan oluşuyor. Film eskitilecek, biraz mantarlandırılacak ve ferrotip işlemi uygulanacak; ve Hollanda’ya, Rijkswijksche Bosch’taki sahte bir roket fırlatma sahasının “kalıntılarının” bir parçası olmak üzere nakledilecek. Ardından Hollanda direnişi bu sahaya büyük bir yaygara kopararak “baskın düzenleyecek”, sahte lastik izleri yaratacak ve aceleci bir kaçışın çöplerini etrafa saçacak. Bir Ordu kamyonunun içi Molotof kokteylleriyle harap edilecek: küller, kömürleşmiş kıyafetler, kararmış ve hafifçe erimiş cin şişeleri arasında; özenle sahtesi yapılmış Schwarzkommando belgelerinin ve yalnızca üç dakika 25 saniyesi izlenebilir olacak bir film makarasının parçaları bulunacak. Von Göll hiç istifini bozmadan bunun en büyük eseri olduğunu ilan ediyor.

“Nitekim, olayların gelişimi göz önüne alındığında,” diye yazıyor tanınmış film eleştirmeni Mitchell Prettyplace, “von Göll’ün vermiş olabileceği ya da kendi tuhaf bakış açısından öngörmüş olabileceği nedenlerden çok daha farklı sebeplerle de olsa, onun bu tahminiyle pek tartışılamaz.”

“Beyaz Ziyaret”te, istikrarsız finansman yüzünden sadece tek bir film projeksiyon makinesi var. Her gün, öğleye doğru, Kara Kanat Operasyonu ekibi o düzmece Afrikalı roket birliklerini izledikten sonra, Webley Silvernail gelip projeksiyon makinesini o yıpranmış ahşaplı, soğuk koridorlardan aşağıya, tekrar ARF kanadına, ahtapot Grigori’nin tankında asık suratla pelte gibi yayıldığı o iç odaya geri taşıyor. Diğer odalarda köpekler sızlanıyor, acı içinde tiz tiz havlıyor, gelmeyen ve asla gelmeyecek olan bir uyarıcı için inliyorlar ve kar, yeşil perdelerin arkasındaki o hissiz pencere camına çarpan görünmez dövme iğneleri gibi savrulup duruyor. Film makarası takılıyor, ışıklar kapatılıyor, Grigori’nin dikkati, bir görüntünün çoktan yürümekte olduğu ekrana yönlendiriliyor. Kamera, uzun bacaklarıyla hiçbir yere doğru ilerlemeden odalarda ağır ağır dolaşan kızı takip ediyor; omuzlarında ergence bir genişlik ve kamburluk, saçları hiç de o kaba saba Hollanda tarzında değil, aksine eski, kararmış gümüş bir taçla tutturulmuş şık bir topuzla yukarı toplanmış…

14.Kısım İlk Yarı

15.Kısım

  1. Gerard ter Borch, 17. yüzyıl Hollanda Altın Çağı’nın en önemli ressamlarından biri ↩︎
  2. Lahey (Den Haag) kentinde bulunan büyük bir ormanlık alan ↩︎
  3. Hollanda’ya özgü geleneksel bir cin türü ↩︎
  4. Müttefiklerin Eylül 1944’te Hollanda üzerinden Almanya’ya girmek için başlattıkları, ancak Arnhem köprüsünde ağır bir yenilgiye uğrayıp kış boyu çamura saplandıkları Market Garden Operasyonu ↩︎
  5. Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma, Avusturya-Macaristan yapımı hantal ve eski bir ağır makineli tüfek ↩︎
  6. Bakire aynı zamanda İsviçre Alplerinde bulunan ünlü bir dağ ↩︎
  7. Beyaz Zombi – 1932 yapımı korku filmi ↩︎
  8. Frankenstein’ın Oğlu ↩︎
  9. Ucubeler ↩︎
  10. Rio’ya Uçuş ↩︎
  11. Disney’in sevimli, uçan yavru fili, hikayede kendine inanmasını sağlayan “sihirli bir tüy” tutuyor ↩︎
  12. Dönemin İngiltere’sinin en güçlü ve otoriter figürlerinden biri olan Çalışma ve Ulusal Hizmet Bakanı ↩︎
  13. Meksika yapımı, çok ağır, kurşunu bulunmayan ve hantal bir silah ↩︎
  14. İngiliz ordusunun İkinci Dünya Savaşı’ndaki standart hafif makineli tüfeği ↩︎
  15. Kendinden desenli, dokuma ↩︎
  16. Seni seviyorum bir yaban domuzundan daha çok, saf altından yapılmış olsa bile ↩︎
  17. Fitilli tüfek ↩︎
  18. Soyu tükenmiş bir kuş türü ↩︎
  19. Çakmaklı bir tüfek ↩︎
  20. Dodo ↩︎
  21. Elect -Kalvinizme göre Tanrı tarafından başından beri kurtuluşiçin seçilmiş azınlık ↩︎
  22. Preterite – Kurtuluş listesinde adı olmayan, sıradan, harcanabilir, Tanrı’nın unuttuğu yığınlar ↩︎
  23. Yeni-inananlar ↩︎
  24. 1830-1962 yılları arasında Fransız ordusunda görev yapan, Kuzey Afrika (çoğunlukla Ceayir) kökenli hafif piyade birlikleri ↩︎
  25. Ünlü Alman Yönetmenler ↩︎
  26. Böcek ilacı ↩︎
  27. Fırlatma rampası aracı ↩︎
  28. Allied Research Facilities / Müttefik Araştırma Tesisleri ↩︎
  29. Siyah Komando ↩︎

1 thought on “Yerçekimi Gökkuşağı – Thomas Pynchon (Bölüm 1- Kısım 14 İkinci Yarı)”

Yorum bırakın