Baltimore’un Ruxton bölgesindeki evinin dışını ayda bir ilaçlamaya gelen haşere kontrol görevlisiyle yaptığı havadan sudan bir sohbetin ardından, William Sterog adamın kamyonetinden ölümcül bir böcek zehri olan Malathion dolu bir kutu çaldı ve bir sabah erkenden dışarı çıkıp mahalledeki sütçünün rotasını takip ederek, yetmiş evin arka kapısına bırakılmış her bir süt şişesine orta-büyük miktarlarda bu zehirden kaşık kaşık koydu. Bill Sterog’un bu eylemlerinden sonraki altı saat içinde iki yüz erkek, kadın ve çocuk kıvranarak can verdi.
Buffalo’da yaşayan bir teyzesinin lenf bezi kanserinden ölmek üzere olduğunu öğrenen William Sterog, annesinin alelacele üç bavul hazırlamasına yardım etti ve onu Friendship Havalimanı’na götürerek, annesini üçlü seyahat setinin içine Westclox Travalarm marka bir masa saati ve dört lokum dinamitten yaptığı basit ama etkili bir saatli bombayla birlikte Eastern Airlines jetine bindirdi. Jet, Pennsylvania, Harrisburg üzerinde bir yerlerde infilak etti. Bill Sterog’un annesi de dâhil olmak üzere doksan üç kişi patlamada hayatını kaybetti ve alevler içindeki enkazın halka açık bir yüzme havuzunun üzerine yağmasıyla ölü sayısına yedi kişi daha eklendi.
Kasım ayında bir pazar günü, William Sterog 33. Cadde’deki Babe Ruth Meydanı’na doğru yola koyuldu ve Baltimore Colts’un Green Bay Packers ile oynayacağı maçı izlemek üzere Memorial Stadyumu’nu tıklım tıklım dolduran 54.000 taraftardan biri oldu. Parkasının altına gri flanel bir kumaş pantolon, lacivert balıkçı yaka bir kazak ve el örgüsü kalın bir İrlanda yünü süveter giyerek sıkıca giyinmişti. Dördüncü çeyreğin bitimine üç dakika on üç saniye kala ve Baltimore, Green Bay’in on sekiz yarda çizgisinde on yediye on altı gerideyken, Bill Sterog koridorda mücadele ederek asma kat koltuklarının üstündeki çıkışa doğru ilerledi ve parkasının altındaki, Virginia, Alexandria’daki bir posta siparişi silah satıcısından 49,95 dolara satın aldığı Amerikan Ordusu ihtiyaç fazlası M-3 hafif makineli tüfeğini arandı. Atış alanını çok daha iyi bir hale getirecek şekilde 53.999 çığlık atan taraftar aynı anda ayağa fırlarken, top oyun kurucuya aktarıldığında ve o da başarılı bir alan golü (field goal) atmaya en yatkın savunma oyuncusu için topu tutarken, Bill Sterog aşağıdaki taraftarların üst üste yığılmış sırtlarına ateş açtı. Kalabalık onu yere yıkana kadar, kırk dört kişiyi öldürmüştü.
Sculptor’daki eliptik galaksiye giden ilk Keşif Gücü, Birliğin Flammarion Theta olarak adlandırdığı dördüncü büyüklükte bir yıldızın ikinci gezegenine indiğinde, o güne dek bilinmeyen mavi-beyaz bir maddeden (tam olarak taş değil, metal gibi bir şeyden) yapılmış, 12 metre yüksekliğinde insan şeklinde bir heykelle karşılaştılar. Figür çıplak ayaklıydı, togayı andıran bir giysiye bürünmüştü, başı kafatasına sıkıca oturan bir başlık ile örtülmüştü ve sol elinde tamamen farklı bir maddeden yapılmış, halka ve toptan oluşan tuhaf bir alet tutuyordu. Heykelin yüzü tuhaf bir şekilde huzur doluydu. Çıkık elmacık kemikleri, çukur gözleri; küçücük, neredeyse uzaylılara özgü bir ağzı ve iri burun delikleri olan geniş bir burnu vardı. Heykel, unutulmuş bir mimarın oyuklarla ve yarıklarla dolu eğrisel yapılarının arasında devasa bir şekilde yükseliyordu. Keşif Gücü üyeleri, heykelin yüzünde her birinin fark ettiği o tuhaf ifade üzerine yorumlar yaptılar. Zaman ve uzayda hayal bile edilemeyecek kadar uzak bir Dünya’da artık cılız bir şekilde parlayan güneşten renk olarak oldukça farklı, batmakta olan bir güneşle akşam gökyüzünü paylaşan muhteşem bir pirinç ayın altında duran bu adamların hiçbiri William Sterog’un adını duymamıştı. Ve bu yüzden hiçbiri, bu dev heykelin yüzündeki ifadenin, Bill Sterog’un kendisini ölümcül gaz odasında idama mahkûm etmek üzere olan son temyiz hakimine, “Dünyadaki herkesi seviyorum. Gerçekten seviyorum. Tanrı şahidim olsun ki sizi seviyorum, hepinizi seviyorum!” derkenki yüz ifadesiyle aynı olduğunu söyleyemedi. Haykırıyordu.
Çaprazzaman; zaman adı verilen düşünce çatlaklarının arasından, uzay adı verilen yansıtıcı imgelerin içinden uzanıyor; başka bir ‘o zaman’, başka bir ‘şimdi’. Bu yer, ta orada. Kavramların ötesinde, sadeliğin nihayetinde eğer olarak adlandırılan o tuhaf başkalaşımı yatıyor. Yana doğru kırk ve daha fazla adım, ama daha sonra, çok daha sonra. Orada, o nihai merkezde, her şey dışarıya doğru yayılıyor, sonsuz derecede daha karmaşık bir hal alıyor; simetrinin, uyumun, bölüşümün muamması; her şeyin başladığı, başlıyor olduğu ve daima başlayacağı bu yerde, ince ayarlı bir düzenle şarkı söylüyor. Merkez. Çaprazzaman.
Veya: gelecekte yüz milyon yıl. Ve: ölçülebilir uzayın en uç sınırının yüz milyon parsek ötesi. Ve: paralel varoluşların evrenleri boyunca uzanan sayılamayacak kadar çok paralaks bükülmesi. Son olarak: insan düşüncesinin ötesinde, zihnin tetiklediği sonsuz sayıda sıçrama. İşte orada: Çaprazzaman.
Leylak rengi seviyede, kavisli formunu gizleyen daha koyu fuşya dalgalanmaların içine çömelmiş olan manyak bekliyordu. Gövdesi bodur ve yuvarlak, uca doğru incelen halat gibi kuyruğunu bedeninin altına kıvırmış bir ejderhaydı; kavisli sırtından diklemesine yükselen ve uçları yukarı bakan küçük, kalın kemiksi kalkanlar kuyruğunun ucuna kadar iniyor; pençeli kısa kolları devasa göğsünde kavuşuyordu. Kadim bir Kerberos’un yedi başlı köpek yüzlerine sahipti. Her bir baş izliyor; aç ve çıldırmış bir halde bekliyordu.
Parlak sarı ışık kamasının leylak renginin içinde rastgele desenler çizerek ilerleyişini, sürekli yaklaşışını gördü. Kaçamayacağını, hareketin onu ele vereceğini ve hayalet ışığın onu anında bulacağını biliyordu. Korku, manyağı boğuyordu. Hayalet, denediği masumiyet, tevazu ve diğer dokuz duygusal maskeleme boyunca onu takip etmişti. Bir şey yapmalı, onları izinden saptırmalıydı. Fakat bu seviyede yalnızdı. Burası, kalıntı duygulardan arındırılmak üzere bir süre önce kapatılmıştı. Cinayetlerden sonra kafası o kadar korkunç bir şekilde karışmış olmasaydı, yönelim bozukluğu içinde boğuluyor olmasaydı, kendini asla böyle kapalı bir seviyeye hapsetmezdi.
Artık burada olduğuna göre, saklanacak hiçbir yer, onu sistematik olarak avlayacak olan hayalet ışıktan kaçacak hiçbir yer yoktu. Sonra onu tasfiye edeceklerdi.
Manyak o son şansını kullandı; tıpkı leylak rengi seviyenin kapatıldığı gibi o da zihnini, yedi beyninin tamamını kapattı. Tüm düşünceleri kapattı, duygu ateşlerini küllendirdi, zihnine güç sağlayan sinirsel devreleri kesti. Azami performansından aşağı doğru kademeli olarak inen devasa bir makine gibi düşünceleri gevşedi, soldu ve soluklaştı. Sonra, bulunduğu yerde bir boşluk oluştu. Yedi köpek başı uykuya daldı.
Ejderha düşünce bağlamında var olmayı bırakmıştı ve hayalet ışık, üzerine kilitleneceği hiçbir şey bulamayarak onu yıkayıp geçti. Fakat manyağı arayanlar akli dengesi yerinde olan kimselerdi, onun gibi delirmiş değillerdi: akıl sağlıkları düzenliydi ve bu düzen içinde her acil durumu hesaba katmışlardı. Hayalet ışığı; ısı güdümlü ışınlar, kütle hesaplayan sensörler ve kapalı bir seviyedeki yabancı maddenin izini sürebilen takipçiler izledi.
Manyağı buldular. Soğumuş bir güneş gibi kapanmış halde onu tespit ettiler ve transfer ettiler; o, hareketin farkında değildi; kendi sessiz kafataslarının içine kilitlenmişti.
Fakat tamamen kapanmanın ardından gelen o zamansız yönelim bozukluğunun içinde, düşüncelerini yeniden açmayı seçtiğinde, kendini 3. Kırmızı Aktif Seviyedeki bir boşaltım koğuşunda hareketsiz staz durumunda kilitli buldu. Sonra, yedi boğazdan birden çığlık attı.
Çıkan ses elbette, o kendini henüz geri açmadan önce onların yerleştirdiği boğaz susturucularında kaybolup gitmişti. Sesin bu boşluğu, onu daha da fazla dehşete düşürdü.
Onu rahatça saran kehribar rengi bir maddenin içine gömülmüştü; çok daha erken bir çağda, başka bir dünyada, başka bir süreklilikte olsaydı, bu sadece bağlama kayışları olan sıradan bir hastane yatağı olurdu. Fakat ejderha, çaprazzamanda, kırmızı bir seviyede staz durumuna kilitlenmişti. Hastane yatağı anti-yerçekimi özellikliydi, ağırlıksızdı, tamamen rahatlatıcıydı; deri benzeri postunun içinden ona besinlerle birlikte yatıştırıcılar ve canlandırıcılar veriyordu. Boşaltılmayı bekliyordu.
Linah koğuşa süzüldü, onu Semph izliyordu. Boşaltım işleminin kaşifi olan Semph. Ve Gözetmen pozisyonuna Toplumsal Yükseliş arzulayan, onun belagatli can düşmanı Linah. Kehribara sarılı hastaların dizildiği sıralar boyunca süzüldüler: kurbağalar, tambur kapaklı kristal küpler, dış iskeletliler, yalancı ayaklı şekil değiştirenler ve yedi başlı ejderha. Doğrudan manyağın önünde ve onun biraz yukarısında durakladılar. Manyak onlara aşağıdan bakabiliyordu; yedi kez görülen imgeler; ama ses çıkaramıyordu.
Linah, başını manyağa doğru eğerek, “Eğer kesin bir nedene ihtiyacım olsaydı, işte en iyilerinden biri,” dedi.
Semph, kehribar maddeye bir analiz çubuğu daldırdı, geri çekti ve hastanın durumuna dair aceleci bir okuma yaptı. Semph sessizce, “Eğer daha büyük bir uyarıya ihtiyacın olsaydı,” dedi, “bu en iyilerinden biri olurdu.”
“Bilim, kitlelerin iradesine boyun eğer,” dedi Linah.
“Buna inanmak zorunda kalmaktan nefret ederdim,” diye hızlıca yanıt verdi Semph. Sesinde adlandırılamayan bir ton vardı, ama bu ton sözlerindeki saldırganlığa karanlık bir alt ton katıyordu.
“Bununla bizzat ilgileneceğim Semph; inan bana. Konkord’un o tasarıyı geçirmesini sağlayacağım.”
“Linah, birbirimizi ne zamandır tanıyoruz?”
“Senin üçüncü akışından beri. Benim ikincimden.”
“Aşağı yukarı öyle. Sana hiç yalan söyledim mi, senden sana zarar verecek bir şey yapmanı hiç istedim mi?”
“Hayır. Hatırladığım kadarıyla hayır.”
“O halde bu kez neden beni dinlemiyorsun?”
“Çünkü hatalı olduğunu düşünüyorum. Ben bir fanatik değilim, Semph. Bundan siyasi bir çıkar sağlamaya çalışmıyorum. Bunun şimdiye kadar sahip olduğumuz en iyi şans olduğunu çok güçlü bir şekilde hissediyorum.”
“Ancak diğer herkes ve her yer için, ta en başa kadar ve paralaks boyunca Tanrı bilir ne kadar uzaklıktaki herkes için bir felaket. Gelmiş geçmiş diğer tüm yuvalar pahasına kendi yuvamızı kirletmeyi bırakıyoruz.”
Linah ellerini çaresizlikle iki yana açtı. “Hayatta kalmak.”
Semph, yüz ifadesine yansıyan bir bıkkınlıkla başını yavaşça iki yana salladı. “Keşke onu da boşaltabilseydim.”
“Yapamaz mısın?”
Semph omuz silkti. “Her şeyi boşaltabilirim. Ama geriye elimizde kalan şey, sahip olmaya değmezdi.”
Kehribar madde renk değiştirdi. Kendi derinliklerinde yoğun bir maviyle parladı. “Hasta hazır,” dedi Semph. “Linah, son bir kez daha. İşe yarayacaksa yalvarırım. Lütfen. Bir sonraki oturuma kadar oyalayın. Konkord’un bunu şimdi yapmasına gerek yok. İzin ver biraz daha test yapayım, bu çöpün ne kadar geriye püskürdüğünü, ne kadar hasara yol açabileceğini göreyim. İzin ver bazı raporlar hazırlayayım.”
Linah kararlıydı. Kesin bir tavırla başını iki yana salladı. “Boşaltım işlemini seninle birlikte izleyebilir miyim?”
Semph uzun bir iç çekti. Yenilmişti ve bunu biliyordu. “Evet, pekâlâ.”
Sessiz yükünü taşıyan kehribar rengi madde yükselmeye başladı. İki adamın seviyesine ulaştı ve aralarındaki havada pürüzsüzce kaydı. İçine köpek başlı ejderhanın gömülü olduğu pürüzsüz taşıyıcının peşinden süzüldüler ve Semph sanki başka bir şey daha söylemek istiyor gibiydi. Ancak söylenecek hiçbir şey yoktu.
Kehribar rengi krizalit beşik soluklaştı ve gözden kayboldu, adamlar ise maddesel özelliklerini yitirerek yok oldular. Hepsi boşaltım odasında yeniden ortaya çıktı. Işınlama platformu boştu. Kehribar beşik sessizce onun üzerine yerleşti ve madde akıp giderek, ejderhayı açığa çıkarırken ortadan kayboldu.
Manyak çaresizce hareket etmeye, kendini yukarı çekmeye çalıştı. Yedi baş nafile yere seğirdi. İçindeki delilik yatıştırıcıların üstesinden geldi ve o; çılgınlık, öfke, kıpkırmızı bir nefret tarafından tüketildi. Fakat hareket edemiyordu. Formunu korumak, yapabildiği tek şeydi.
Semph sol bileğindeki kordonu çevirdi. Kordon içeriden, koyu bir altın rengiyle parladı. Bir vakumu doldurmak için hücum eden havanın sesi odayı doldurdu. Işınlama platformu, bilinmeyen bir kaynaktan, sanki havanın kendisinden fışkırıyormuş gibi görünen gümüş rengi bir ışığa büründü. Ejderha gümüş ışıkla yıkandı ve yedi büyük ağız bir kez açılarak diş halkalarını sergiledi. Ardından çift göz kapaklı gözleri kapandı.
Başlarının içindeki acı korkunçtu. Milyonlarca ağzın emişine dönüşen korkunç bir sökülme. Bizzat beyinleri çekiştirildi, baskılandı, sıkıştırıldı ve ardından boşaltıldı.
Semph ve Linah, ejderhanın zonklayan bedeninden bakışlarını çevirerek odanın karşısındaki boşaltım tankına baktılar. Tank, onlar izlerken aşağıdan doluyordu. Neredeyse renksiz, içinden kıvılcımlar geçen çalkantılı bir duman bulutuyla doluyordu. Semph gereksiz yere, “İşte geliyor,” dedi.
Linah gözlerini güçlükle tanktan ayırdı. Yedi köpek başlı ejderha dalgalanıyordu. Sanki sığ bir suyun içinden bakılıyormuş gibi, manyak değişime uğramaya başlıyordu. Tank doldukça, manyak formunu korumakta giderek daha fazla zorlanıyordu. Tanktaki kıvılcımlı madde bulutu yoğunlaştıkça, ışınlama platformundaki yaratığın formu da o kadar dengesizleşiyordu.
Nihayetinde bu imkansız hale geldi ve manyak pes etti. Tank daha hızlı doldu; form titredi, değişti, küçüldü ve ardından yedi başlı ejderhanın üzerinde bir insan formunun üst üste binişi belirdi. Sonra tank dörtte üç oranında doldu ve ejderha, boşaltım başladığında orada olan şeyin alt bir gölgesine, bir ipucuna, bir belirtisine dönüştü. Şimdi insan formu saniyeler geçtikçe daha baskın hale geliyordu.
Nihayetinde tank doldu ve ışınlama platformunda normal bir adam yatıyordu; ağır ağır nefes alıyor, gözleri kapalı duruyor, kasları istemsizce seğiriyordu.
“Boşaltıldı,” dedi Semph.
“Hepsi tankta mı?” diye sordu Linah usulca.
“Hayır, hiçbiri değil.”
“O halde…”
“Bu sadece kalıntı. Zararsız. Bir grup duyarlıdan boşaltılan reaktifler onu nötralize edecektir. Tehlikeli özler, alanı oluşturan yozlaşmış kuvvet çizgileri… onlar gitti. Zaten boşaltılıp atıldı.”
Linah ilk kez rahatsız görünüyordu. “Nereye gitti?”
“Söyle bana, insanları seviyor musun?”
“Lütfen Semph! Nereye gittiğini… ne zamana gittiğini sordum?”
“Ben de başkalarını hiç umursayıp umursamadığını sordum?”
“Cevabımı biliyorsun… beni tanıyorsun! Bilmek istiyorum, en azından ne bildiğini anlat bana. Nereye… ne zamana…?”
“O zaman beni affedeceksin Linah, çünkü ben de insanları seviyorum. Her ne zamandaysa, her neresiyse; sevmek zorundayım, insanlık dışı bir alanda çalışıyorum ve buna tutunmak zorundayım. Yani… beni affedeceksin…”
“Ne yapacaksın…”
Endonezya’da bunun için bir tabir kullanıyorlar: Djam Karet — esneyen saat.
Vatikan’ın, Papa II. Julius için tasarladığı o büyük odaların ikincisi olan Heliodorus Odası’nda Raphael, Papa I. Leo ile Hun İmparatoru Attila arasında 452 yılında gerçekleşen tarihi buluşmanın muhteşem bir fresk tasvirini resmetti (ve öğrencileri tamamladı).
Bu tabloda, Hunların Kutsal Şehri yağmalamak ve yakmak için geldikleri o umutsuz saatte, Roma’nın ruhani otoritesinin onu koruduğuna dair dünyanın dört bir yanındaki Hıristiyanların inancı yansıtılıyor. Raphael, Papa Leo’nun müdahalesini desteklemek için Cennet’ten aşağı inen Aziz Petrus ve Aziz Pavlus’u tabloya dahil etti. Onun bu yorumu, yalnızca Havari Petrus’un —çekilmiş bir kılıçla Leo’nun arkasında durarak— anıldığı orijinal efsanenin detaylandırılmış haliydi. Ve efsane de, ilkçağlardan günümüze nispeten çarpıtılmadan ulaşan o bir avuç gerçeğin detaylandırılmış haliydi: Leo’nun yanında hiçbir kardinal yoktu ve kesinlikle hayalet Havariler de bulunmuyordu. O, heyetteki üç kişiden biriydi. Diğer ikisi ise Roma devletinin laik ileri gelenleriydi. Görüşme —efsanenin bizi inandırmaya çalıştığı gibi— Roma kapılarının hemen dışında değil, kuzey İtalya’da, bugünkü Peschiera’dan çok da uzak olmayan bir yerde gerçekleşti.
Yüzleşmeye dair bundan daha fazlası bilinmiyor. Oysa o güne dek asla durdurulamamış olan Attila, Roma’yı yerle bir etmedi. Geri döndü.
Djam Karet. Çaprazzamandaki bir paralaks merkezinden dışarı püsküren kuvvet çizgisi alanı; yirmi bin yıl boyunca zamanın, uzayın ve insanların zihinlerinin içinden geçerek nabız gibi atmış olan bir alan. Sonra aniden, açıklanamaz bir şekilde kesildi ve Hun İmparatoru Attila, zihni kafatasının içinde bir halat gibi kıvrılıp bükülürken ellerini başına kenetledi. Gözleri donuklaştı, sonra netleşti ve göğsünün derinliklerinden bir nefes aldı. Ardından ordusuna geri dönmeleri için işaret verdi. Büyük Leo, Tanrı’ya ve Kurtarıcı Mesih’in yaşayan anısına şükretti. Efsane, Aziz Petrus’u ekledi. Raphael ise Aziz Pavlus’u ekledi.
Yirmi bin yıl boyunca —Djam Karet— bu alan nabız gibi atmıştı ve saniyeler, yıllar veya binyıllar olabilecek kısacık bir an için kesintiye uğradı.
Efsane gerçeği anlatmıyor. Daha spesifik olmak gerekirse, gerçeğin tamamını anlatmıyor: Attila’nın İtalya’ya akın etmesinden kırk yıl önce Roma, Got Alarik tarafından ele geçirilip yağmalanmıştı. Djam Karet. Attila’nın geri çekilişinden üç yıl sonra Roma, tüm Vandalların kralı Gaiseric tarafından bir kez daha ele geçirilip yağmalandı.
Yedi başlı bir ejderhanın boşaltılmış zihninden çıkan o delilik çöpünün, her yerden ve her zamandan akmayı bırakmasının bir nedeni vardı…
Kendi ırkının haini Semph, Konkord’un önünde havada asılı duruyordu. Arkadaşı, yani şimdi bu nihai akışı talep eden adam olan Linah, duruşmaya Gözetmenlik yapıyordu. Büyük bilim insanının ne yaptığı hakkında alçak sesle ama belagatle konuştu.
“Tank boşalıyordu; bana, ‘Beni affet, çünkü ben de insanları seviyorum. Her ne zamandaysa, her neresiyse; sevmek zorundayım, insanlık dışı bir alanda çalışıyorum ve buna tutunmak zorundayım. Yani beni affedeceksin,’ dedi. Sonra da kendini araya soktu.”
Merkezde var olan her ırktan birer temsilci olan Konkord’un altmış üyesi; kuş-yaratıklar ve mavi şeyler ve koca kafalı adamlar ve titreyen silleri olan turuncu kokular… hepsi havada asılı durduğu yerde Semph’e baktılar. Bedeni ve başı kahverengi bir kese kâğıdı gibi buruşmuştu. Bütün tüyleri dökülmüştü. Gözleri donuk ve suluydu. Çıplak ve pırıl pırıl titreşerek hafifçe bir yana doğru süzüldü, sonra duvarsız odadaki başıboş bir esinti onu geri itti. Kendini boşaltmıştı.
“Bu Konkord’dan, bu adama nihai akış cezasını onamasını talep ediyorum. Araya girmesi sadece birkaç saniye sürmüş olsa da, çaprazzamanda ne gibi bir hasara veya anormalliğe yol açtığını bilmemizin hiçbir yolu yok. Niyetinin boşaltım sistemini aşırı yüklemek ve böylece onu işlevsiz hale getirmek olduğunu öne sürüyorum. Merkezin altmış ırkını, deliliğin hâlâ hüküm sürdüğü bir geleceğe mahkûm edecek bir canavarın bu eylemi, ancak tasfiye ile cezalandırılabilecek bir eylemdir.”
Konkord zihinlerini kararttı ve derin düşüncelere daldı. Zamansız bir zaman sonra yeniden zihinsel bağ kurdular ve Gözetmen’in suçlamaları haklı bulundu; ceza talebi yerine getirildi.
Bir düşüncenin sessizleşmiş kıyılarında papirüs adam; arkadaşının, celladının, Gözetmen’in kollarında taşınıyordu. Yaklaşan bir gecenin tozlaşan sessizliğinde Linah, Semph’i bir iç çekişin gölgesine yatırdı.
“Beni neden durdurdun?” diye sordu ağzı olan o kırışıklık.
Linah bakışlarını akın eden karanlığın ötesine çevirdi.
“Neden?”
“Çünkü burada, merkezde bir şans bulunuyor.”
“Ya onlar için, oradaki herkes için… hiçbir şans yok mu?”
Linah yavaşça oturdu, ellerini altın rengi sise daldırdı, sisin bileklerinden süzülerek dünyanın bekleyen etine geri dönmesine izin veriyordu. “Eğer buna burada başlayabilirsek, eğer sınırlarımızı dışarıya doğru genişletebilirsek, o zaman belki bir gün, bir zaman, o küçük şansla zamanın sonlarına kadar ulaşabiliriz. O zamana dek, deliliğin bulunmadığı tek bir merkeze sahip olmak daha iyidir.”
Semph kelimelerini hızlandırdı. Son, ona doğru hızla adımlıyordu. “Onların hepsini mahkûm ettin. Delilik yaşayan bir buhardır. Bir güç. Şişelenebiliyor. En kolay açılan şişedeki en kudretli cindir o. Ve sen, onları daima bununla yaşamaya mahkûm ettin. Sevgi adına.”
Linah tam olarak kelime denemeyecek bir ses çıkardı, ama sonra onu geri yuttu. Semph, bir zamanlar el olan bir titremeyle onun bileğine dokundu. Parmaklar yumuşaklığın ve sıcaklığın içinde eriyordu. “Senin için üzülüyorum, Linah. Senin lanetin gerçek bir adam olmak. Dünya geride kalanlar için yaratılmıştır. Sen bunu nasıl yapacağını hiç öğrenemedin.”
Linah cevap vermedi. Yalnızca artık ebedi olan boşaltımı düşünüyordu. Kendi zorunluluğu nedeniyle harekete geçirilmiş ve hareket halinde tutuluyordu.
“Benim için bir anıt yapacak mısın?” diye sordu Semph.
Linah başını salladı. “Bu geleneksel bir şey.”
Semph hafifçe gülümsedi. “O zaman bunu benim için değil, onlar için yap. Onların ölüm gemisini icat eden benim ve benim buna ihtiyacım yok. Ama onlardan birini seç; çok önemli biri olmasın, ancak bulduklarında ve anladıklarında onlar için her şey demek olacak birini. Anıtı o kişinin adına, benim ismimle dik. Yapacaksın, değil mi?”
Linah başını salladı.
“Yapacaksın, değil mi?” diye sordu Semph. Gözleri kapalıydı ve başın sallandığını göremiyordu.
“Evet. Yapacağım,” dedi Linah. Ama Semph duyamıyordu. Akış başladı ve bitti, ve Linah yalnızlığın o avuç içine alınmış sessizliğinde yapayalnız kalmıştı.
Heykel, henüz doğmamışken bile antik olan bir zamanda, uzak bir yıldızın uzak bir gezegenine yerleştirildi. Daha sonra gelecek olan insanların zihinlerinde var oluyordu. Ya da hiç gelmeyecek olanların.
Ama eğer gelirlerse, cehennemin kendi yanlarında olduğunu, insanların Cennet olarak adlandırdıkları bir Cennet’in bulunduğunu ve onun içinde tüm deliliğin dışarı aktığı bir merkezin olduğunu; ve o merkezin içine bir kez girildiğinde, orada huzur bulunduğunu bileceklerdi.
Bir zamanlar Stuttgart olan yerde, eskiden gömlek fabrikası olan bombalanmış bir binanın kalıntıları arasında Friedrich Drucker çok renkli bir kutu buldu. Açlıktan ve haftalarca insan eti yemiş olmanın anısıyla çıldırmış haldeki adam, kanlı parmak kütükleriyle kutunun kapağını parçalayarak açıyordu. Kutu, belirli bir noktasına basılarak aniden açıldığında, dehşete düşmüş Friedrich Drucker’ın yüzünü sıyırıp geçen kasırgalar dışarı fırladı. Kasırgalar ve gecenin içine doğru hızla akıp giden karanlık, kanatlı, yüzsüz şekiller; onları çürümüş gardenyalar gibi ağır kokan mor renkli son bir duman tutamı izliyordu.
Fakat Friedrich Drucker’ın bu mor dumanın anlamı üzerine kafa yormak için pek az zamanı vardı, çünkü ertesi gün IV. Dünya Savaşı patlak verdi.