Merhabalar, merdivenlerden inip ikinci kısma geçiyoruz, okumak isteyenler için çeviri linki aşağıda.(2 kısım halinde çevirmiştim gerçi, yani ilk kısımdan daha uzun olacak bu)
Korsanın dillere destan muz kahvaltısı rutinine başlayabiliriz herhalde. Nasıl olsa 5 dakikayı geçirdik herhalde ve herhangi bir patlama olmadı. Bilinç akışı bir açılış paragrafı bölümün mutfakla ilgili olacağına dair bir ipucu veriyor.
Evet on dakika olmuş ve merkezi arayıp durumu öğrenme zamanı gelmiş, muhtemel bir roket arızası, bu sefer yırttılar ama sonuçta geçici bir infaz ertelemesi sadece. Ama kahvaltıyı bekleyen güruh için yeterli bu.
Burada Pynchon’un klasik neşeli şarkılarından biri ile karşılaşıyoruz, her yere sıkıştırıyor bunları kitaplarında. Bunu da İngiliz müzikhol şarkısı olarak düşünebilirsiniz. Örnekleri için buraya bakabilirsiniz.
Ve yine isimler, Osbie Feel, Bartley Gobbitch, Joaquin Stick , DeCoverley Pox ve Maurice (‘Sax’) Reed, kafanızda şekillendirmenizi kolaylaştırıyor karakterleri.
Bundan sonra ilk bölümde o kasvet yerini kaotik bir kahvaltı hazırlığı alıyor. Sahne tam bir kaos orkestrasına dönüşmüş durumda. Bir yanda dayak yiyen Osbie, bir yanda çalınmış bir bar tabelası üzerinde muz doğrayan sarhoşlar, diğer yanda buz kırmak için devasa bir maket dağını yumruklayan adamlar ya da gecikmiş bir buzulu zorlayan tükenmiş tanrılar…
Burada minimalist bir şeyler isteyen okurların neden Pynchon okumaması gerektiğini anlıyoruz. Çok fazla şey veriyor tek paragrafta yazar, ekonomi (golf topu/yumurta takası), mimari (kapıdan çıkmayan beton dağ), gastronomi (frappé ve waffle) ve mitolojiyi (bitkin tanrılar) tek bir kahvaltı hazırlığında birleştiriyor.

Bütün binaya yayılan o meşhur “Muz Kokusu” üzerinden kurulan bir sonraki sahne de akşamdan kalma askerlerin perişan hallerinden başlayıp, kokunun genetik bir zincir gibi ölümü reddedişine kadar uzanıyor.
…Çiçeksi, her yere nüfuz eden, şaşırtıcı, kış güneşinin renginden bile daha baskın; herhangi bir kaba keskinlik ya da yoğunlukla değil de, moleküllerinin örülmesindeki o yüksek karmaşıklıkla kontrolü ele alıyor, bir sihirbazın sırrını – ölüme bu kadar açık bir şekilde siktir git dendiği pek görülmemesine rağmen- işte yaşayan genetik zincirlerin on ya da yirmi kuşak sonrasına bile bir insan yüzünü aktaracak kadar labirentimsi olduğunu kanıtlayan o sırrı paylaşıyor…
Ve sonra muz var, çok fazla muz, muzdan yapılacak (ve yapılamayacak) her şeyi içeren bir kahvaltı masası. Mutfağın bir coğrafi haritaya, yemek masasının ise tropik bir adaya dönüştüğü bu gastronomik şölen insanda – en azından bende – muz yeme isteği uyandırıyor.

Ama savaş devam diyor ve silahlı kuvvetlerle ilişkisi olan herkes plan yapmanın saçmalığını bilir. Bu kahvaltı da kaba ve metalik bir çift osuruk gibi bir telefon sesiyle kesiliyor ve görev Korsanı çağırıyor. Bu çağrı, o sabah gördüğü posta masadaki kaba güruhla arasına bir perde çekiyor.
…açlıklarının o koyu, damaksıl sesleri, onlarla kendisi arasında uzanan sabahın uzayıp giden o boşluğunda bir yerlerde kaybolup gidiyor. Bir anda, yüz millik bir mesafe giriyor araya. Bu savaşın ağları arasında bile yalnızlık, canı istediğinde onu kör bağırsağından yakalayıp, tıpkı şu anda olduğu gibi, sahiplenici bir tavırla dokunabiliyor. Korsan yine herhangi bir pencerenin diğer tarafında kalmış, kahvaltı eden yabancıları izliyor…
Buradan sonra sahne değişiyor ama isterseniz yukarıyı tekrar bir gözden geçirip atladıklarım, aklıma takılanlar ya da söylemeden duramayacaklarımı da ekleyeyim.
Öncelikle muz ile V-2 arasındaki benzerliğe göndermeler var haliyle. Ama bunu beceriksiz bir şairin yapabileceği metaforlarla yapmıyor, kelimeleri had safhada iyi kullanıyor kendisi. Kelimeler derken duymuşsunuzdur, İngilizcede yaklaşık 1 milyon kelime varmış. Pynchon ‘un kendi uydurdukları dışında bu kelimelerin tamamını kullandığına eminim ama kanıtlayamam. Haliyle bir şeyi 30 ayrı şekilde 30 farklı gönderme yaparak söyleyen bir adamı nispeten kısıtlı (150 000 civarı) bir dağarcığa sahip Türkçeye çevirmek (her ne kadar farklı kelimeler kullanmaya çalışsam da) epey bir zor oluyor.

V-2 roketiyle ilgili teknik bilgileri de edebiyata dönüştürüyor yazar. Örneğin Tanrı, o havasız gökyüzünden roketi onun için çelik bir muz gibi koparıp almış cümlesi. Bazıları için belki zorlama gelebilir, ama bence roketin arıza yaptığı ve tepe noktasının atmosferin dışında , uzay boşluğunda olduğu daha güzel nasıl anlatılabilir bilmiyorum.
Başka bir şey Pynchon’un müzik tutkusu/bilgisi, ilerde de birçok bölümde görülecek müzik jargonu ve göndermeleri burada da Osbi’nin baget niyetine salladığı muzun ritminde görülüyor. Bolca kullanılacak fonetik terimlerine de damaksı sesleri örnek gösterebiliriz.
Aslında Pynchon günümüz Herbokologlarını olmak isteyip de olamadıkları kişi adeta, gerçekten bir şeyi anlatırken olabildiğince farklı şeyi betimleme, metafor, benzetme vb. yöntemlerle kullanıp sürekli araştırmak zorunda bırakıyor. Dönem kitaplarında ya da teknik kitaplarda görülebilecek bir şey bu, evet ama en bilinmeyen kumaş türlerinden, en farklı renklere kadar Türkçede çok fazla yeni kelime öğrendim ben şimdiye kadar. Mesela paraşütçülükle ilgili bir terimi battaniyesiyle ranzadan inen birisi için kullanabiliyor adam.
Daha işin felsefi kısmına gelmedik bile. Mesela bir kokunun sırf bileşenlerinin karmaşıklığı yüzünden kendisini dayatması yani diğer her şeyin önüne geçmesi nedir düşündünüz mü, ya da aynı kokunun gökten düşen o çelik ve ölümcül roketin panzehiri olması. Bir yanda yıkım teknolojisi, diğer yanda yaşamın kokusu.
Ve telefondan sonra tekrar savaş anına dönüş. Bölümün ismi, burada da Greenwich noktası yani zamanın sıfır noktası olarak karşımıza çıkıyor. Sıfırın ötesinde o vodvil komedisinden çıkıp bombanın patlamadan düştüğü yere doğru yola çıkıyoruz bu ikinci kısmın ikinci yarısında.
Buranın başında bile gülümseten bir detay var; his batman – a corporal Wayne – Emir eri anlamına gelen “batman”in ismi. Bunlar küçük şeyler ama hoşuna gidiyor insanın.
Sokağı temizleyen bir askerin komik şarkısını dinlerken birden ambale oluyoruz. Kaçak bir bilinç giriyor adeta romana, biz de romanın neden fantastik olarak da değerlendirilebileceğini öğreniyoruz. Evet bu sadece bir savaş romanı değil , çok kapsamlı bir şey ve Korsan’ın bir tür yeteneği var.
Pirate Prentice sadece bir casus değil, başkalarının (özellikle de devlet için önemli olan kişilerin) takıntılı fantezilerini ve kabuslarını bizzat “yaşayan” bir vekil. Korsan, aslında ruhsal bir “çöpçü” gibi. Önemli adamlar delirmesin ve savaşı yönetmeye devam edebilsinler diye, onların deliliklerini o üstleniyor. Bu yüzden o “muz kahvaltısının” tadını çıkarırken bile bir anda kendini bir Romen kraliyetçisinin suikast korkusu içinde bulabiliyor.
Ve buradan da Pynchon’un favori olayına geliyoruz; paranoya, her kitabında bir komplo teorisi , açıklanmayan bir oluşum mevcut. Burada da büyük harflerle Şirket böyle yetenekli insanları kullanmasıyla biliniyor. Dünyayı yöneten kaç aile var bilmiyorum ama büyük resim olayı fazlasıyla göze çarpıyor:)
Korsanın kafasının içindeyiz artık, onun trajikomik durumunu bir müzikal şarkısına dönüşüyor. Bu kısım hem neşeli bir tempoda (tubalar ve armonik trombonlarla) hem de Korsan’ın “vekil” olma kaderine dair karanlık bir teslimiyetle dolu. Sonra da eski bir film şeridinde (aslında fantasmagorya) Korsanın bu yeteneği, başkalarının rüyalarını , hayatlarını gördüğü yaşadığı ve bunu fark ettiği ilk dönemleri, ilk vekaletini görüyoruz. Saçma bir çocuk tacizcisi ile ilgili anıyı, savaş öncesi sömürge yıllarında başka bir askerin zihnine girdiğini fark etmesi ve bu durumu Şirket tarafından da fark edilmesi, Şirketin kendisini kullanmaya başlaması ve dev geniz eti olayı:)

Ama önce şu 1935’deki ilk atağından başlayanlım. Pynchon Korsanın zihnindeki o “sömürgeci/kolonyal” fantezi katmanlarını birer birer açıp 1930’ların İngiliz popüler kültür referanslarıyla yoğurduğu hem komik hem de oldukça karanlık bu gündüz düşünde aslında gerçekliğin (sinekler, hastalık, birasızlık) ne kadar sıkıcı ve pis olduğunu, zihninin ise bu pislikten kaçmak için nasıl “şatafatlı Oryantal masallara” sığındığını gösteriyor. “Koca Yağlı Burunlu Bir Arap” ve “zenciler” (horrid blacks) gibi ifadeler, Pynchon’un o dönemin sömürgeci bakış açısını yansıtmak için kullandığı kasti, çiğ ve rahatsız edici tabirler. Tabii bu cinsel/dini fantezi de aslında başkasının , beceriksiz er “H.A.Loaf’ın”. BU olayın teyidini yapması üst birimlerin kulağına gidiyor ve Marveldeki HYDRA –SHIELD olayı gibi harıl harıl üstün yetenekli birilerini arayan Şirket devreye giriyor.
Daha sonra Şirket için çalıştığı zamanlara geçiyoruz. Pynchon burada işleri tam anlamıyla absürt ve gerçeküstü bir boyuta taşıyor. Korsan’ın zihnine sızan fantezi artık bir “Melodram” veya “Oryantalist masal” değil; Londra’yı tehdit eden devasa, canlı bir doku: Dev bir Geniz Eti (Adenoid). Korsan bu fanteziyi “teslim aldığında”, aslında devletin en tepesindeki birinin en gizli ve en saçma korkusuna dokunmuş oluyor. Lord Osmo’nun boğazındaki ufacık bir lenf dokusunun (Geniz Eti) büyüyüp tüm Londra’yı esir alması, aslında İmparatorluğun hantallığını ve kendi içindeki çürümeyi simgeliyor. Pynchon, politik krizleri tıbbi anomalilerle eşleştirerek (Balkanosis illeti, homeopatik huzur dozları) devlet mekanizmasını hastalıklı bir organizma olarak sunuyor.

Burada başka bir varyete şarkısıyla İngiltere’nin Balkan politikasına da göz atıyoruz. İmparatorluğun “tıkalı” ve hastalıklı dış politikasını bu dışişleri bürokratının şişen geniz eti sorunu üzerinden izlerken kendimizi adeta Godzilla-vari bir B-Filmi içinde buluyoruz (İkinci sınıf film tam olarak karşılamıyor çeviriyi, kusura bakmayın:) Evet Pynchon adeta siyah beyaz bir yaratık filmi anlatımıyla yüksek siyaseti ucuz romanlarla kıyaslayarak, bir şekilde politik tarihin aslında ne kadar saçma olduğunu hissettiriyor. Buralarda casusların üst dudaklarına şifre kazınıp, bıyıkla gizlenmesi ve sonra deri nakliyle silinmesiyle ilgili muazzam bir metafor var. İnsan bedeni, bir palimpeste, üzerine devlet sırlarının yazılıp silindiği bir parşömene dönüşüyor. Bireyin kendi kimliği (melez/uydurma isimler) yok edilip, geriye sadece “gizli etler” ve yara izleri kalıyor. Bu, belki de sistemin kendi insanlarını nasıl harcadığına abartılı bir örnek. Belki de diyorum çünkü Pynchon’un neyi neden yaptığına dair tek fikrimiz mantık yürütmek bu da aşırı okumayı beraberinde getiriyor.

Neyse, sonrasında Lord Osmo –Korsan sayesinde Avrupa’yı Balkan Kıyametinden kurtardıktan sonra- ironik bir şekilde geniz etiyle mukusuna benzeyen tapyoka pudingiyle dolu bir küvette boğularak ölüyor ve Korsan yeni görevler – ve İkinci Dünya Savaşı için yelken açıyor. Fazlasıyla yorucu olan bu yetenek, Şirket tarafından “pazarlanabilir bir beceri” olarak kullanılıyor. Korsan, başkalarının en iğrenç, en karanlık kabuslarını yaşamak zorunda. Sistemin Korsan’ı hayatta tutma şekli bile bir işkence yöntemidir; ona huzuru bir uyuşturucu gibi, sadece kriz geçirmesini engelleyecek minimum dozlarda enjekte ediyorlar.
Ölümün gölgesindeki yaşamı absürt neşeyle yürütmeye çalışan bir güruhun şeker krizine sokabilecek kahvaltısından, bilinçaltının sömürgeleştirilmelerine ve nöronların absürt hareketlerinin uzanan bu kısımdaki göndermeler oldukça fazla yine ama bunları kendiniz fark etmeniz daha eğlenceli. Her ne kadar çevirideki notlarda bir kısmını göstermiş olsam da, mesela Kipling Dönemi’ni anlayabilmek için Rudyard Kipling’in o meşhur şiirini okumak ya da Yenipazar Sancağı için Wikipedia’yı karıştırmak daha zevkli –en azından benim için-
Bir yerde bu kitapla ilgili şunu okumuştum, “Eğer bu kitabı okumaya niyetlenirseniz size tek tavsiyem var: Her şeyi anlamaya çalışmayın. Akıntıya bırakın kendinizi. O devasa bilgi okyanusunda boğulmak da bir çeşit deneyimdir.” Ben yine de olabildiğince içine girmeye çalışıyorum bu gökkuşağının, altında hazine bulabilecek kadar yaklaşabilecek miyiz bilmiyorum, ama en azından deneriz. Üçüncü kısımda görüşürüz.
Çeviri Başlangıç Bölüm 1-Kısım 2 İlk Yarı
Çeviri Başlangıç Bölüm 1-Kısım 2 İkinci Yarı
İnceleme Bölüm 1- Kısım 3
[…] İnceleme Bölüm 1- Kısım 2 […]
BeğenBeğen
[…] İkinci Kısım İnceleme […]
BeğenBeğen