Merhabalar, öncelikle bunun bir kitap incelemesi olmayacağını belirtmem lazım. Sadece Türkçeye henüz çevril(e)meyen bu takozun hakkındaki çokça bilinen – ülkemiz dışında tabii- şeyleri toparlayıp benim neden bu işe bulaştığımı açıklamaya çalışacağım bir parça.
Gravity’s Rainbow ya da benim çeviride kullandığım adıyla Yerçekimi Gökkuşağı (Gerçi Gökkuşağı’nın Çekimi de deniyormuş galiba, bilemedim.) Thomas Pynchon’un 1973’de yazdığı üçüncü romanı. Başlarda bunun roketlerle alakalı bir 2.Dünya Savaşı romanı olarak düşünebilirsiniz. Hatta yazar hakkında en ufak bir fikri olanlar kitabın paranoyak bir kurgu olabileceğini de iddia edebilir. Bazı bilim kurgu manyakları (Üst insana evrilmeden önce böyle bahsediliyordu kendilerinden) da 73 yılında Nebula ödülüne aday gösterilmesi nedeniyle kitabın bilim kurgu ya da fantastik bir roman olduğunu söyleyebilir. Hiçbiri yanlış değil, ama doğru da değil. Ama önce yazardan başlayalım isterseniz.
Yazardan başlayalım evet, ama küçük bir sorunumuz var: Pynchon’ın kim olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Hatta Thomas Pynchon diye biri gerçekten var mı diye soranlar bile var. Evet, var. Sonuçta Antik Yunan döneminde ya da I. Elizabeth İngiltere’sinde yaşamıyoruz. Bir takım kanıtlar var elimizde , ama bunlar bir UFO dosyasından hallice.
Thomas Pynchon, edebiyat dünyasının J.D. Salinger ile birlikte en büyük “münzevisi”. 1963’ten beri hiçbir röportaj vermemiş, tek bir fotoğrafı çektirmemiş. Elimizde sadece gençlik yıllarından kalma birkaç siyah-beyaz fotoğrafı var. Bir de Simpsons dizisine konuk olduğunda başına bir kese kağıdı geçirmiş hali. Gazeteciler onu bulmak için Meksika’nın dağ köylerine, New York’un kuytu sokaklarına bakmışlar. Hatta bir dönem, Pynchon’ın aslında J.D. Salinger olduğu, Salinger’ın bu isimle daha çılgın kitaplar yazdığına dair komplo teorileri bile yayıldı.
Aslında Pynchon kendi deyimiyle, o bir münzevi değil; Bir keresinde bir gazeteci izini sürüp onu bulduğunu iddia ettiğinde Pynchon’ın cevabı şu olmuş: “Münzevi kelimesini sevmiyorum. ‘Münzevi’ kelimesi, medya ile konuşmak istemeyen insanlara medyanın taktığı bir isimdir.” ” Ama bu gizem, yazdığı kitaplardaki o “her an izleniyoruz” paronayasıyla fazlasıyla örtüşüyor, hatta Pynchon’ın bizzat kendi romanlardan bir karaktere dönüşmüş durumda diyebiliriz belki.
Şimdi de kitaba geçelim, oy birliği ile Pulitzer ödülüne layık görülüp danışma kurulu tarafından müstehcen ve okunamaz bulunduğu için iptal edilen Yerçekimi Gökkuşağı’na. Kitabın ismi bendeki Penguin baskısın kapağından da anlaşılabileceği (Yalan, sadece renkli roket resimler var kapakta:) üzere Alman V-2 roketlerinin havada yaptığı parabolik eğriye bir gönderme. Bir nevi yerçekimi tarafından oluşturulan bir gökkuşağı gibi bir şey. Zaten V-2 kitabı içinde epey bir geçiyor, özellikle ses hızından süratli bu roketlerin sesinin düştükten sonra gelmesi 1001 ayrı metaforla gözümüzün içine sokulmuş durumda. Ama neyse ki GR (bundan söyle böyle kullanmaya karar verdim , daha kolay) bundan ibaret değil.
Konuyu en basit haliyle özetlemeye çalışayım (ki bu imkansıza yakın): Hikaye, İkinci Dünya Savaşı’nın son dönemlerinde, Londra’nın V-2 roketleriyle vurulduğu günlerde geçiyor. Ana karakterimiz Tyrone Slothrop Londra’da görevli bir Amerikalı asker. Ancak üzerinde bir lanet ya da bir mucize var. Slothrop, Londra’nın neresinde bir kadınla ilişki yaşarsa, birkaç gün sonra tam o noktaya bir Alman V-2 roketi düşüyor. Gizli servisler, bilim insanları ve her türlü sapkın karakter de Slothrop’un peşine düşüyor. Amaçları, roketlerin nereye düşeceğini önceden bilen bu “organik radarı” çözmek.
Tabii, Pynchon’ın dünyasında hiçbir şey göründüğü kadar basit değil. Kitap ilerledikçe karşımıza 400’den fazla karakter çıkıyor. Konuşan ampuller, dev ahtapotlar, gizli şirketler, uyuşturucu deneyleri ve elbette kitabın başındaki muzlar:) Kitabın açılışındaki o meşhur “Muz Kahvaltısı“ sahnesi yazarın tarzının klasik bir izdüşümü. Savaşın ortasında, her yerin bombalandığı Londra’da, karakterlerimiz bir binanın çatısında egzotik muzlarla devasa bir ziyafet çekiyorlar. Pynchon’un En derin trajedinin ortasına en absürt komediyi yerleştiriyor.
Bunun dışında milyonlarca farklı ortama giriyoruz kitabı okurken, bir anda 100 yıl geriye gidebiliyor, bir anda bir şarkı sözüne başlayabilir (evet, karakterler durduk yere Disney filmlerindeki gibi şarkı söylüyorlar) ya da bir karakterin rüyasının içindeki rüyaya dalabiliyoruz. Bir sayfada Pavlov’un köpeklerini tartışırken, diğer sayfada bir karakterin kanalizasyona düşüp bir rüya alemine geçişini okuyorsunuz. Kısaca çok fazla şey vaat ediyor Pynchon kitabında.
Ama en başta yazdığım “çevrilemeyen” olayına da girmem gerek, evet; Zor bir kitap GR. Bir çok yerde Ulysses ile karşılaştırılan bu kitapta (Tabii ki zorluk olarak, yoksa fazla bir benzerlik yok aralarında) bazen 10 sayfa boyunca bir kimyasal formülün felsefesini okuyor, bazen de bir karakterin neden bir domuz kostümü giydiğini anlamaya çalışıyoruz. Bu kitabı okumaya çalışanların %80’i muhtemelen 150. sayfayı göremiyor. Pynchon sürekli okuyucuyla oyun oynuyor. Belki de o paronayanın ve kafa karışıklığının fiziksel ağırlığını hissedebilmemiz için bizi bilinçli olarak yoruyor kitap boyunca. Hani Ulysses’i tanımlarken bazılarının Everest’i gibi bir kalıp kullanmıştım. Bu kitap daha çok bir hava bombardımanında hayatta kalmaya benziyor bir parça.
Ama yine de (Bu beklenen bir kalıptı elbette), bu GR’nin tüm zamanların en iyi romanları arasına girmesini engellemiyor. Mazoşist değil gerçek bir haz alıyor insan kitabı okurken (Saçma bir cümle oldu, ama mazoşist de kitapta çokça geçen kelimelerden:) Pynchon bize bir ‘hikaye’ değil, bir ‘deneyim’ vaat ediyor.(Evet, bilgi okyanusu söz konusu olunca boğulmak da bir deneyim:) Bu kitabı Wikipedia ya da Chat GPT/Gemini vb.siz okumaz imkansız adeta. Ve işte bu yüzden, sırf bu yüzden işte, giriştim ben de bu işe.
“Bu iş” derken tam olarak çeviriyi kastetmiyorum aslında. 180’lere gelmeme rağmen tamamlama ihtimalimi fazla gerçekçi bulmuyorum (Yine de deneyeceğim.) Ki okunma sayılarına bakınca bir parça da gereksiz olduğunu düşünüyorum. Ama bir yandan da kitaptan aldığım zevki başkalarıyla paylaşmak istiyorum.
Bu yüzden çevirinin yanında (hatta ona paralel gidecek şekilde) çeşitli yerlerden topladığım (çoğunlukla Gemini’ın topladığı:) bilgilerle çevirisini yaptığım kısımları değerlendirmeye karar verdim. Belki daha anlaşılır hale gelir de kitabı okumaya katkıda bulunur ilerde (belki de daha fazla karışır kafanız). Ulysses için olmuştu en azından. Açıkçası bu daha zor biraz, muammalar da çok (Joyce gibi not bırakmamış Pynchon- İsmi bile zor yazılıyor:) Ama en azından bana mantıklı gelen şekilde bu kaosu açmaya çalışacağım okuyanlar için. İsterseniz çevirilerle birlikte takip edebilirsiniz. Ya da ilerde kitap çevrilirse kılavuz gibi bir şey olur belki.
Neyse, umarım başta belirttiğim hedeflere ulaşmışımdır yazı içerisinde. Kitaba ilgisi olan ama henüz okuyamamış herkese şimdiden kolay gelsin. En çok da bana.
Başlangıç Bölüm 1-Kısım 1