Merhabalar, geçen bölümde ise Bloat ACHTUNG binasındaki boş ofiste casusluk yapıyordu. Şimdi aynı saatlerde Slothrop’un nerede olduğunu görüyoruz. Hatırlarsanız ikinci kısmın sonunda Korsan Prentice bombanın patlamadan düştüğü yere doğru hareket halindeydi, Greenwich’teyiz biz de şu an.

Müttefik İstihbaratın bir üyesi olarak Slothorp (belki de şahsi nedenlerle) bombaların peşinde dolaşıp duruyor. Bugün de bu “Unlucky Strike”ın olayını öğrenmeye çalışıyor. (Biraz çiğ bir kelime oyunu yine, adam kendini tutamıyor 🙂 Ama karşısında –yine- askeri ve bürokratik duvarlar., devasa üst dudakları boydan boya örten şakaya gelmez bıyıklar. Patlamadan kurtulmuş Grafit bir silindirden başka bir şey göremiyor Slothrop, patlamadan kurtulması gereken bir silindir. Ne? Ne demek bu, yine kafamıza bir şeyler ekiyor Pynchon.
Ve Korsan olay yerine geliyor. Gelmesiyle silindiri alıp gitmesi bir oluyor aslında, ama burada adamın bir tasvirini alıyoruz en azından.
Slothrop’un bir anlık görebildiği rüzgar yanığı bir yüz, koca bir bela.
İşe yaramaz bürokrasiyle birlikte Slothrop’un bir hastanede test programının bir parçası olarak geçici olarak görevlendirildiğini de öğreniyoruz. O meşhur Minnesota Çok Yönlü Kişilik Testi zırvalıkları. Açıkçası psikoloji ile ilgili birçok eserde (film /kitap dizi ) geçen ve günümüzde halen kullanılan bu test için buradan bilgi alabilirsiniz. (Reklam değil, google’dan buldum:)
Bunun nereye çıkacağını daha sonra göreceğiz ama şimdi flashback zamanı. Önce yakın dönemden kareler. Şu V-1 Vızıltı bombalarıyla V-2 roketleri arasındaki farkları, daha doğrusu aralarındaki kaygı farkını , V-1’lerin “duyulabilir” gürültüsünden, V-2 roketlerinin o sinsi ve sessiz dehşetine geçişi bir kez daha anladıktan sonra , biri İngiliz biri Amerikalı iki oda arkadaşının dostluğunu görüyoruz.
Teğmenler, Snipe and Shaft barının yüksek ve soğuk pencerelerinin dışında gün kararırken, biralı gölgelerin arasından birbirlerine bakıyor, masalarının o ahşap Atlantik’i üzerinde Dörtnala gülüyor ya da ‘Aman Tanrım’ diye homurdanıyordu. Bu üç yıl boyunca, Slothrop’un pek çok kuşak önceki atası olan ilk transatlantik yolcusu William’ın geçtiğinden çok daha hırçın nice Atlantik’ler aşılmıştı masanın üstünde. Giyim kuşam ve konuşmadaki vahşilikler, davranışlardaki aksamalar. Bu tür şeyler dehşet verici bir sıklıkla tekrarlanıyordu; yine de nezaket, bu okyanuslar için yeterince sağlam bir gemiydi. Dörtnala her zaman orada, yüzü kızararak ya da gülümseyerek bekliyordu ve Slothrop, gerçekten ihtiyaç duyduğunda Dörtnala’nın onu hiç yarı yolda bırakmamasına şaşırıyordu.

Fazlasıyla güzel bir metafor, ama biz yıldızlı haritaya geri dönelim. Slothorp’un iki gümüş yıldızı, aşk bahçesindeki iki güzel çiçeği aynı anda aynı yerde görünce başlayan -biraz abartılı- paranoyası roket korkusuna bağlanıyor bir şekilde. İçten içe o da farkında bu korelasyonun. Dörtnala ise buna bildiği tek yol ile çare bulmaya çalışıyor:
“Neden gidip bazılarının düştüğü yerleri incelemiyoruz seninle…”
Ve biz de sonunda haritanın oluşturulma ve bombaların araştırılma sebebini anlıyoruz.
Şimdi biraz ara vereyim ve küçük detaylara gireyim, yoksa bu şey bir özet olmanın ilerisine geçemeyecek. Bir denge tutturmalıyım aslında söylemem ve söylememem gerekenler arasında, yani “Bunu da mı açıklamaya ihtiyaç duydun ?” gibi bir serzeniş olacağını tahmin edebiliyorum, ama işte aklıma gelen her şeyi de yazmak istiyorum bazıları fazla abartılı bile olsa . O yüzden kusura bakmayın şimdiden ekstralar için.
Bölümün başında (ve bölümde) izlediğimiz gri bulutların altında yapayalnız bir Amerikalı Teğmen. Aşırı çakın ve eğlenceli olduğu düşünülebilir ama gurbetteki o yalnızlığı bir çok yerde veriyor Pynchon. Örneğin o yıldızların kızları kategorize etmek için kullanıldığını düşünebilirsiniz Sezen Aksu gibi. Ama sadece kızlarla beraberken o günkü ruh halini belirtiyormuş o yıldızlarla.
Savaş her zaman ana aktörlerden biri gibi karşımıza çıkıyor bazen vurucu bazen esprili anlatımlarla. Mesela savaşın herkesi askerleştirdiği bir dünyada sivil kavramının yitip gitmesine gönderme yapıyor bir yere yazar, başka bir yerde ölüm ihtimallerine giden “kardeşlerde” ya da karartma gecelerinde içilen son sigarada savaşın izlerini görüyoruz yine.
Kategorize etmek yok dedim ama biraz ilerde Pynchoon’un kendisi listeliyor o derin tutkusuyla Londra kadınlarını

Kış uykusundaki şehrinin dört bir yanındaki yaprakların ya da çiçeklerin arasında; çay salonlarında, kuyruklarda babuşka şeklinde bağlanmış eşarpları ve paltolarına sarınmış halde iç çekip hapşırırken; kaldırım taşları üzerinde iplik çoraplı bacaklarıyla otostop çekerken; saçlarındaki dolgun buklelerinden sarı kurşun kalemler fışkırırken yazı yazıp dosyalama yaparken buluyor onları—hatunlar, dilberler, dar kazaklı kızlar—evet, belki biraz saplantılı ama…
Tabii burada 17.Yüzyıl Püriten Vaizinin ağdalı konuşmasına yaptığı göndermeler de (yine benzer kelime oyunları:) ayrıca dikkat çekiyor. Dar kazaklı kızlar (sweater girls) 1940’lar ve 50’lerin popüler kültüründe çok yaygın olan bir kadın tipolojisini yani Slothrop’un zihnindeki “idealize edilmiş Amerikan kadını” imgesini yansıtıyor.
Yine gökyüzünden gelen ani yıkım karşısında hazırda tuttuğu anlık kurtarılmış parçalar , , Jennifer’ın göğüslerinin sıcaklığı, Irene’in gözlerini kamaştıran çorapları, Çıplak dizinin sıcak çorba ile yanması, Aliison’daki gramofondan gelen Amerikalı kız sesleri, Amerika’dakinden farklı bir ateşböceğinin gece karanlığında çizdiği okunamayan yazılar, bizi ötelere götüren duyusal hafıza parçacıkları olarak beynimizde yerini alıyor.
Bir de ileriki bölümlerde bolca geçen Pavlov’a dair bir gönderme var burada – bir nevi önseme (Foreshadowing’in Türkçesi böyleymiş, bilmiyordum)- havlayan refleksle ilgili. Oralara gelince zaten fazlasıyla bunalacağınız için şimdilik buna girmeye gerek yok ama.
Neyse devam edelim. Normalde çeviriyi ikiye bölmüşüm bu kısımda tam buradan, ama sonraki kısımlar bazen daha uzun olmasına rağmen bölecek yer bulamadım. Ama açıklamayı tek kısım halinde devam ettiriyorum. İlerde buraları da birleştiririm belki.
Evet Pynchon Slothrop’u trajik bir dedektif gibi yıkıntıların arasına salıyor bundan sonra. Aslında roketin yarattığı felaketleri ilk bu paragrafta tam olarak görebiliyoruz. Hiçliğin tozdan elinin silip geçtiği binalar, yüzükoyun kapaklanmış burunsuz kadın heykeli şeklinde sütunlar, bizim depremlerde yaşadığımız enkaz içinde bir nefes ihtimali.

Sessizlik çağrılarının ardından, onları bekleyen bir ele ya da bir ten parıltısına, bir sağ kalana ya da bir kurbana doğru giderlerdi. Yardım edemediği zamanlarda uzak durur, başlarda, diğer Blitz’den bu yana ilk kez, yaşamın kazanması için geleneksel bir şekilde Tanrı’ya dua ederdi. Ama ölenlerin sayısı o kadar çoktu ki, bir süre sonra bunun bir anlamı olmadığını görüp vazgeçti.
Enkazdan bir kızın sevimli Shirley Temple gülümsemesi, bir anda tüm karamsarlığı yok edip üç yüz yıllık püriten geleneğini hatırlatıyor Slothrop’a. Mitolojik ve dini metaforlar da cirit atıyor buralarda; Ejderhayı öldüren Aziz George, burunsuz karyatidler, Slothrop’un seküler Londra içinde Bunyan’ın Pilgrim’s Progress’iyle paralel bir şekilde ilerlemesi vb. Yanki’nin damarlarında akan o 300 yıllık devasa genetik yükün, atalarının ağırlığını ve soy ağacının kaçınılmaz bir güçle akışını kastettiği soyunun o gürültülü çığının dibinde asılı durma metaforu ise her zamanki gibi muazzam.
V-2 roketinin olabilecek her şeyle kıyaslayan Pynchon 1.Dünya Savaşı askerlerinin üzerinde adları yazılı bir mermi ile ölme paranoyasına gönderme yapmayı da ihmal etmiyor. Ve “Kelam”, incilin “Başlangıçta Söz Vardı” ifadesine tersinden bir atıf yaparak bitişe, yok oluşa yakıştırıyor bu sessiz roketin mementomori nidasını.
İlk defa duyduğu/gördüğü anı hatırlıyor roketi. Pynchon burada alışılageldik ironisini yine kullanıyor, o felaket anlarında insanların saçma esprilerini ve kendi olayını hatırlıyor, roketle ereksiyonları arasındaki ilişkiyi.

Burada kısa bir girdi daha yapayım. Pynchon anlatımında çoğunlukla sinematik bir tarz kullanıyor. Mesela paragrafın sonundaki şu cümle tam bir sinematik karama anı, İlerde de bir çok yerde çeşitli çekim tekniklerini metne buladığını göreceğiz yazarın.
O kahverengi gitgide koyulaşıyor ve bir anlığına—belki de gün batımının asıl kırılma noktasında—senin için şarap kıvamında, şarap gibi teselli veren bir siyaha bürünüyordu

Ve sonra başka flashbackler, Amerika’ya dönüş. O bahsettiğimiz püriten genetik yükü mezar kitabeleri üzerinden takip etmeye başlıyoruz gülerek. Bu mezarlıkta, Buddenbrookllardakli gibi bir ailenin yükselişi ve çöküşünü görebiliyoruz ama sadece 1-2 sayfada
Son bir flashback’te Slothorp’un çocukluğundan, yakınlara düşen bir meteor yağmurunu bugünkü dehşetle kıyaslıyor ve gökyüzündeki o işaretin ilahi bir şey olabileceğini düşünüyor Amerikalı teğmenimiz. O püriten geçmişinden gelen bir tanrının eli belki.
Neyse , açılmaya başladık biraz, önümüzdeki kısımda dönemin ezoterik havasına ve “Şirket”imize yani “Beyaz Ziyaret”e göz atacağız. Şimdiden iyi okumalar..
Çeviri Bölüm 1 Kısım 4 İlk Yarı
Çeviri Bölüm 1 Kısım 4 İkinci Yarı
İnceleme Bölüm 1- Kısım 4
[…] İnceleme Bölüm 1- Kısım 4 […]
BeğenBeğen
[…] Dördüncü Kısım İnceleme […]
BeğenBeğen