Hyperion Kantoları -Dan Simmons

Bilimkurgu ve Fantastik edebiyatta en sevdiğim şey oluşturulan dünya/evren ya da gelecek tasvirleri oluyor genelde. Belki de o yüzden ilk kitaptan sonra ilgim biraz düşüyor serilere. Hatta aşırı uzatılmış serileri sıkılıp bırakıyorum genelde. Dan Simmons’un Hyperion Kantoları olarak adlandırdığı bu serilerinde de öncelikle bu noktada ilgimi çekti herkesin bahsettiği Canterbury Hikayeleri’nin aksine. Gerçi üstünkörü geçeceğim ama yazacağım her şeyin biraz spoiler olacağının bilincindeyim o yüzden bu konuda hassas olan arkadaşlar pas geçebilir buraları. Bunu da hallettikten sonra “Ne olmuş?”la başlayalım isterseniz.

Evet yaklaşık 700 yıl sonrasındayız. İyi/kötü çoğu gelecek tasvirinde bulunan (ve artık o geleceklerin hepsine hayli yaklaştığımızı fark etmemizi sağlayan), Yapay Zekaların oluşturduğu TeknoÇekirdek adı verilen güruh ununu eleğini asmış, insanlıktan ayrılıp ayrı bir yerde kendi işleriyle meşguller. Bu arada her türlü konuda yardımlarını da esirgemiyorlar hala. İnsanlar ne yapıyorlar peki.  Dünya büyük bir hata yüzünden (bu kez nükleer değil ama, yapay bir karadelik) yok olmuş. Hegemonya (Ya da Hakimiyet) denilen devasa bir hükümet yüzlerce gezegene yayılmış durumda. Bunların arasında ulaşım yine yapay zekanın hediyesi uzak atışçılarla (ya da alanaştıranla) sağlanıyor, ikeadaki kestirmeler gibi düşünebiliriz belki:) Çeşitli dünyalar, çeşitli hayatlar, çeşitli dinler vb. epey şey var anlaşılacak, yazar da fazla yardımcı olmuyor bize, başlangıçtan itibaren denize atlayıp neyin ne olduğunu öğrenmemiz gerekiyor yavaş yavaş. Neyse ki ilk kitabın başında (Pegasus baskısı) küçük bir sözlük var ama her halükarda yanınızda chat-gpt vb. bir şeyin olması yararlı olur (konsepte de uygun hem:)

İlk kitap, ikinci kitap demişken çeviri ile ilgili bir şey de söyleyeyim. Ben ilk baskı olan Pegasus çevirisinden okudum ilk kitabı (Hyperion) . Ne yazık ki Pegasus seriyi devam ettirmemiş, ama İthaki devralmış bu görevi. Şu anda serinin iki kitabı çevrilmiş durumda İthaki’de. İkinci kitabın çevrilmesinin önemini ilerde açıklarım ama ben Hyperion’un Düşüşü’nü aldığımda bazı ana terimlerin tamamen değiştirildiğini fark ettim. Anladığım kadarıyla ilk kitabın çevirmeni (Can Kantarcı) bu terimleri beğenmeyip yeniden isimlendirmiş, bu olunca da serinin devam kitaplarını okuyunca kafalar karışıyor biraz.  İngilizcesinden de takip ettiğim için fazla sorun olmadı benim için ama –benim düşüncem – böyle ilk çevirilerde verilen isimlerin aynen korunması yönünde. Yani bu Hobbit’de “buçukluk” kullanıp Yüzüklerin Efendisi’ninde ‘yarımlık’ demek gibi bir şey bana göre. Neyse, benim okuduğum iki kitapta da (İlk kitap Yaprak Onur, İkincisi Yosun Erdemli Timuçin) başka bir sorun yaşamadım çevirilerde. Böyle ağır temalara sahip bir seriyi iyi kotarmış çevirmenler. Yine de bazı yerlerde dipnot eksikliğini hissetmedim desem yalan olur, özellikle ikinci kitapta.

Başınızı yeterince şişirebildiysem devam edebiliriz, bu kez “Neler oluyor?”la. Her yerde bulunan kötü adamlar da var kitabımızda; Atılmışlar (Gaspçılar). İnsan Irkı farklı gezegenlere yayılırken bunlar dışarıda kalmayı seçmiş ve yerçekimsiz bölgelere adapte olmuş. Neyse kısaca dışlanmışlar. Yaklaşık 200 gezegenlik hegemonya dışında başka gezegenler, keşfedilecek (sömürülecek) farklı sistemler, gezegenler de var elbette. İşte seriye ve (Ve ilk iki kitaba) ismini veren Hyperion bu taşra gezegenlerden biri. Uzakatışla ulaşılamayan ama fazlasıyla ilginç bir gezegen.

Hyperion ismine de odaklanalım isterseniz. Bu ad verilen ilk kitap değil bu. Hyperion Yunan Mitolojisindeki Titanlardan birisi. Hani Zeus’u yiyen Kronos var ya Goya’nın tablosunda, onun kardeşi. Güneş tanrısı, zaten Güneş’i süren Helios’un da babası olduğu söylenmekte. Daha sonra Hölderin’in Yunanistan’ın kurtuluşunda bir genç ile ilgili yazdığı romantik dönemin önemli bir romanı var (Ben fazla girememiştim içine).  Bunların fazla bir ilgisi yok kitabımızla (lafügüzaf:). Bizim olayımız İngiliz Romantik şair John Keats’in 1800’lerin başlarında yazmış olduğu epik şiirle ilgili (Gerçi şiir de titanları anlatıyor:). İşte gezegenin ismi bu şiirden geliyor ve iki kitapta da bolca kullanılıyor. Hatta Gezegen’in en önemli şehrinin ismi de Keats.

Buradan Hyperion Kantoları’nın öyle alışılageldik bilimkurgu serilerinden olmadığını tahmin etmişsinizdir. Dan Simmons’un, Rahmaninov’un Do Diyez MinörPrelüd’üyle açtığı kitap (seri); teknoloji ile dinin, felsefe ile edebiyatın, tarih ile etiğin, politika ile bilimin ve bilmem daha nelerin iç içe geçtiği, terimlerin üstünüze akın ettiği bir fenomen aslında. Ama – söylediklerimden sonra- bu oldukça ağır olduğunu varsayacağınız şey, aynı zamanda oldukça akıcı; gerilim, aksiyon, entrika, işte ilginizi çekebilecek ne varsa koymuş kitaba Simmons. Açıkçacı ben sıkıldığım bir yer hatırlamıyorum. Bilimkurgu açısından da epey bir düğmeye basmış, uzay savaşları, zamanın bükülmesi, ölümsüzlük, labirent dünyalar, siberpunk, siborglar… Ama kitapları kötülediğimi sanmayın, her şey fazlasıyla tatmin etti beni.

Peki Canterbury Hikayeleri ya da Decameron neresinde kitapların? İsterseniz ilk kitaba geçelim artık. Hyperion başta da belirttiğim gibi özel bir dünya, Hegemonyaya’ya katılımın eşiğinde ama aynı zamanda ne olduğu fazla anlaşılamayan “Zaman Mezarları “ adında bir oluşum mevcut burada. Gezegenin Shrike adı verilen efsanevi bir yaratığa da ev sahipliği yaptığı söylentileri var. Acının Lordu adı verilen bu yaratık/Tanrı’nın kendine inanan bir tarikatı bile var. Ve yüzyıllardır ilk defa Atılmışlar Hegemonya’ya bu gezegen özelinde bir saldırı düzenlemeyi düşünüyorlar.

Bu ortamda Shrike Hacısı olarak tanımlanan 7 kişinin gezegendeki zaman mezarlarına ziyaretine karar (ya da izin, burası biraz muallâk) veriliyor. İşte Hyperion kantolarının ilk kitabı bu yedi hacının yolculukları ve bu esnada (tıpkı yukarıdaki diğer kitaplar gibi) anlattıkları kendi hikâyelerinden oluşuyor. Biz de bu hikâyeler vasıtasıyla gerek karakterleri, gerek evreni, gerekse olayları anlamlandırmaya çalışıyoruz. Yedi dedim ama aslında altı hikaye var, bunlarda fazlasıyla karanlık öyküler de var, oldukça heyecanlılar da, devrim hikayeleri de, siberpunk dedektif öyküleri de. Neyse sonunda dananın kuyruğunun koptuğu yere geliyoruz ve… Kitap bitiyor.

İşte başlarda söylediğim ikinci kitabın çevrilmesinin önemi burada anlaşıyor. Hyperion ilk kitapta tamamlanmamış bir eser. Çoğu bilimkurgu serisinde ilk kitap sonunda okur nispeten bir tatmine ulaşır ve ikinci kitapta tamamlayıcı konular ya da farklı öyküler anlatılır (Bu daha çok yazarların tek kitap için başlayıp seriyi uzattıkları durumda oluyor gerçi). Hyperion’da ikinci kitabı okuma mecburiyetini hissediyor insan. Neyse ki Pegasus gibi bekletmiyor okuru Simmons, bir yıl sonra Hyperion’un düşüşü yayınlanıyor.

İkinci kitapta farklı bir anlatım var. Bir sibrid (insan vücudunda bir yapay zeka bilinci) üzerinden rüyalar ve yaşanmışlıklarla hem sistemin hem de Hyperion’un, dolayısıyla da hacıların durumu anlatılıyor ve her şey olacağına varıyor. Yine ilk kitaptaki parçalı düzgün anlatım burada (özellikle yarısından sonra) sürekli atlamalı bir kaosa dönüşüyor. Aslında temponun arttığı bu bölümlerde romanın gidişatına da katkıda bulunuyor bir açıdan. İlk kitapta (haliyle) karakterler ön plandayken burada anlatılmak istenen çok fazla olay, açıklanmak istenen çok fazla şey var.  Felsefe ve etik de oldukça yoğun bu bölümlerde. Bazı şeyleri kafamda oturtmak için iki üç defa okuma ihtiyacı hissettim açıkçası. (Chat-gpt tabii ki faydalıydı, ama sonunda atmak zorunda kaldım onu da:) Yine de ikinci kitabı daha çok sevdim ben. Rahatsız eden tek şey ilk kitaptaki kimi şeylerin kısa notlar halinde hatırlatılmasıydı. Ama ne olursa olsun böyle bir evren, böyle bir kurgu yaratan Simmons’a hayran olmamak elimde değil. Anladığım kadarıyla yazarın bir korku gerilim geçmişi de var, tempo genellikle üst seviyedeydi.

Sonra… Sonrası Endymion (Keats’in başka bir şiiri) ve The Rise of Endymion. 270 yıl sonrasında geçiyormuş. İkinci kitabı bu yılın başlarında çeviren İthaki umarım bunları da yayınlar.

Olabildiğince az spoilerla anlattığımı düşünüyorum kitapları. İyi bilimkurgu seven ve/veya beynindeki atıl hücreleri de elektriklendirmek isteyen herkese tavsiye edilir. Yalnız benim yaptığımı yapmayın isterseniz, iki kitabı da İthaki’den okuyun. Çok kaybolmazsınız ikinci kitapta.

Bir Cevap Yazın